Archive for Mart, 2012

187

Hasan Tahsin Kaya31 Mart 20121 Comment

N.Ç.Davası ve Ülkemizde Artan Tecavüz Vakıalarına Dair…

     Bazen hayret dolu gözlerle okuduğunuz oluyordur günlük gazetelerinizi.” Bu fiillerin faili insan olamaz.” Şeklinde tepkiler vermişsinizdir muhtemelen çok defa. Toplum içinde fakat toplumun değerlerini bilmeyen, bu değerleri özümsememiş, hayattan zevk almayı yalnız hayvanlar gibi kendi arzularını tatmin etmek zanneden kimselerin bütün bir cemiyeti bi-huzur ettikleri görülüyor. İşte bu anlatmış olduğum menfur vakıalardan birisi N.Ç. olayı. Henüz 13 yaşında, çocukluk ve gençlik arasında git-geller yaşarken 26 kişi ile cinsel münasebet kurmak zorunda kalmış bir kız çocuğunun yürekler parçalayan hikayesini ve bu yaşananların hukuk aleminde bulduğu karşılığı anlatmaya çalışacağım bu hafta.
2002 yılında henüz 13 yaşında olan N.Ç. Mardin’de iki kadın tarafından para karşılığında fuhuş yapmaya zorlandı. Olayın adli mercilere intikali ile bu iki kadın ve para karşılığında henüz kızları yaşındaki N.Ç. ile münasebet kuran 26 kişi gözaltına alındı.

      Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 24 sanığa alt sınırdan 5 yıl ceza verdi ve iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 ay-4 yıl 10 aya indirdi. 18 yaşından küçük bir sanığa da 3 yıl 2 ay ceza verildi. Mahkeme, sanıkları cezalandırırken eski TCK’nın “Her kim 15 yaşını bitirmeyen bir küçüğün ırzına geçerse 5 seneden aşağı olmamak üzere ağır hapse mahkûm olur” şeklindeki 414. maddesinin 1. fıkrasını uygulayarak N.Ç.’nin, kendi rızasıyla fuhuş yaptığı yorumuna imza atmış oldu. Aynı mülga kanunun 414. Maddesinin 2. Fıkrasına göre dava konusu fiil cebir veya tehdit unsurlarıyla birlikte işlenildiğinde suça ilişkin cezanın alt sınırı 10 sene olacaktı. Fakat ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı olayda cebir veya tehdit unsurlarının bulunmadığı yönünde oldu. Yargıtay ise bu dava neticesinde ilk derece mahkemesi tarafından verilen kararı onadı. Somut delilleri araştırma, olayı başından geçen kimselerden dinleme veya hakikati öğrenmek için farklı bir yola başvurma imkanımız olmadığından somut olayda cebir veya şiddet kullanılıp kullanılmadığı konusunda net bilgi sahibi olamayacağımızdan verilen kararlar hakkında tenkit edici bir ifade kullanmamız doğru olmayacaktır. Fakat henüz 13 yaşındaki bir ilkokul çocuğunun doğru ve yanlış arasındaki farkı idraki mevzu bahis olamayacağından cinsel münasebet gibi hususlarda rıza gösterip gösteremeyeceği veya göstermiş bulunduğu rızaya hukuki bir sonucun bağlanıp bağlanamayacağı konusu şüphelidir. Kaldı ki olay sonrasında N.Ç. oturmakta güçlük çektiği için 4 farklı ameliyat geçirmiş ve ruh haleti belki de bir daha hiç düzelmemek üzere bozulmuştu. 

     Toplum gündemini sıkça meşkul eden ve insan vicdanını rahatsız eden bu ve bunun gibi olaylar şüphe yok ki kendiliğinden gelişmiyor. Bu olayların psikolojik altyapısını hazırlayan yine bizleriz maalesef. Televizyon kanallarında gösterilen diziler başta gelmek insanlara tecavüz vakıasını normalleştiren ve bu fiili insani bir fiilmiş gibi gösteren yayınlar yapılıyor. İnsanlar iyi ve kötü olmak üzere iki kardeş duyguyu içlerinde beslerken biz kötüyü çağırarak insanları suça itiyoruz. Öte yandan bir de kalkıp bu faillere hak ettikleri ceza verilmiyor diye adalet sistemini eleştiriyoruz. Anlatılan vakıa çok güzel özetliyor ki adalet sistemi bir mükemmeliyet barındırmıyor fakat “….l’ün suçu ne?” ve benzeri yayınların ülkemizde izlenme rekorları kırdığı düşünüldüğünde, bu kişilere verilen cezanın fazla olduğu bile düşünülebilir. Çünkü ceza kaideleri toplumların ahlaki hassasiyetlerinin büyük ölçüde yansımasıdır. Ahlaki değerlerin muhafaza edilmeye çalışıldığı ve tecavüz gibi telaffuzu bile ürkütücü vakıaların yaşanmadığı bir Türkiye dileyiyle…
8

Resul Sevimli29 Mart 2012Yorum Yaz

İran’ın Nükleer Programı ve Olası İran-İsrail Savaşı

 

Ortadoğu’da hareketli günler devam etmektedir. Arap Baharı hareketleri, bölgedeki totaliter rejimleri birer birer yıkarken, bu rejimler ile arasında sıkı bir ilişki bulunan İran-İsrail ilişkilerini gittikçe germektedir.

 Özellikle 2003’de İran’daki seçimlerle birlikte Ahmedinejad’ın Devlet Başkanı olması ve İsrail’in gizli tuttuğu İran üzerindeki emellerinin açığa çıkmasıyla, her iki devlet arasındaki ilişkiler daha da gerilmeye başlamıştır. İran’ın nükleer programının yol açacağı olası bir savaşla ilgili söylentiler son haftalarda artarken; İsrail ve Amerika, Tahran Hükümeti’nin nükleer bomba elde etmesini engellemek için askeri bir müdahale seçeneğini hazırda tutmaktadır. İran’ın nükleer programına ilişkin söylemler giderek sertleşse de olası felaketlere karşı en iyi çözüm diplomasiden geçmektedir.

 Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) İran’ın nükleer programına ilişkin ‘en sert raporu’ dünya gündemine oturmuştur. Raporun en önemli özelliği ilk kez İran’ın nükleer askeri kapasitesini geliştirmek için denetlenen resmi çalışmalar dışında da gizli denemeler yaptığına dair ‘güçlü kanıtlar’dan bahsetmesi…Uzmanlara göre rapor, İran’ın nükleer bomba sahibi olmaktan çok ,savaş başlıklarını da içeren askeri teknolojiyi geliştirme çabalarını ortaya koymaktadır. İran’ın nükleer programına karşı tepkiler de bir hayli artmaktadır. Özellikle İsrail ve onun koruyucu meleği ABD, İran’ın bu duruma son vermesi için kendilerine taraftar çekerek söylemlerini meşrulaştırmaktadırlar.

 İran’ın nükleer programından şüphesiz ki en rahatsızlık duyan ülke İsrail’dir. Olası bir nükleer saldırıda İsrail yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.İki ülke arasında bitmek bilmeyen gerginlik yeni boyutlara ulaşmıştır. Giriş kısmında bahsettiğim İsrail’in İran üzerindeki emelleri, özellikle İran’ın nükleer silah üreten tesislerini vurmaya yöneliktir. İsrail devlet adamlarının söylemlerine göre İran’ın nükleer tesislerine yönelik yapılacak saldırıda, İran’ı 3-4 sene geriye götürecek güçleri bulunmaktadır. İsrail’in bölgede yumruk kadar toprağı ve nüfusu olmasına karşın bu denli cesaret dolu konuşmaları sizce nereden gelmektedir? Bu devrede işin içine tahmin ettiğiniz gibi ABD girmektedir. ABD, İran’ın nükleer programına karşı Avrupa ülkelerine gönderdiği direktiflerle, İran’a ekonomik yaptırımlar uygulatmaya başlamıştır. İran bu ekonomik yaptırımlara özellikle petrol ihracatının zarar görmesinden doğacak sonuçlara karşılık Avrupa ve ABD’ye, Hürmüz Körfezi’ne indireceği balta ile ticaret yaptırmayacağını dile getirmektedir. Uygulanan yaptırımların arttırılması da henüz sonuç vermemiştir. Zaten, dünyada ekonomik ve siyasi yaptırımlarla çöken bir rejim de bulunmamaktadır.

İran’ın nükleer programı tüm İranlılar için milli bir gurur haline gelmektedir ve Şiilikten sonra İran halkını bütünleştiren ikinci en önemli unsur olmuş durumdadır. Nitekim, Batı’da yaşayan İranlı muhalifler bile nükleer programı desteklemektedir. Bu nedenle, İran ile görüşmeler yapılması sonuç vermemektedir. İran’a karşı en kötü seçenek askeri müdahale olacaktır. Olası savaşta İran’ın, İsrail’i dolaylı olarak Ortadoğu’da müslüman topraklarına yerleştireceği nükleer başlıklarıyla vurma ihtimali bulunmaktadır. Bu da Ortadoğu merkezli olarak dünyayı yeni bir Soğuk Savaş’a sokabilir. Bu da 20.yüzyılda gördüğümüz sistemlerin kutuplaşmasıyla meydana gelen Soğuk Savaş, 21. yüzyılda yerini dinlerin kutuplaşmasının Soğuk Savaşı’na bırakabilecektir. Bu olasılık, sözde demokratikleşme çabalarını arttıran dünya için felakettir.

 Sonuç olarak düşünülmesi gereken;İsrail’in ,İran’ın nükleer tesislerine füze saldırılarında bulunması ABD’de Kasım 2012’de yeni gelecek hükümete göre mi olacağı veyahut Suriye’de Esad rejiminin çökmesinden sonra mı olacağıdır. Türkiye’yi ilgilendiren en önemli kısım ise Malatya’ya yerleştirilmesi düşünülen füze kalkanın, İran’ın İsrail’e karşı saldırılarını engelleyeceğinden dolayı, İran’ın bu durum karşısında Türkiye’yi vurmaktan çekinmeyeceğini söylemesidir. Önümüzdeki süreçlerde ne olacağını hep birlikte göreceğiz. Tarihin akışını iyi anlayan devletler ayakta kalacaktır diğerleri ise sel olup gidecektir…

17

Yunus Emre Oğuz28 Mart 2012Yorum Yaz

Terörle Mücadelede Yeni Dönem

Geçtiğimiz temmuz ayında yaşanan Silvan saldırısı sonrası başlayan teröre dönük operasyonlardan sonuç alınmış,Uludere olayına kadar bu süreç başarıyla sürdürülmüştü.Devletin içindeki teröre destek veren derin kanat, yabancı bir ülkenin istihbarat servisiyle birlikte Uludere senaryosunu başarıyla gerçekleştirmiş ve 7 Şubat 2012’den beri operasyonlar durma noktasına kadar gelmişti.Yavaştan başlayan operasyonlar Nevruz’da yaşananlarla tekrar sekteye uğradı.Burada KCK-PKK-BDP üçgeninin tek bir amacı var,devlet ile halk çatışması yaratarak devrimci halk savaşını başlatmak ve bölünmeye giden son yola girmek.Fakat iki olayın sonucunda da bu hedefin önü kesildi.

Sızdırılan Oslo görüşmelerinden(sızdırılmayan 9 kaset daha olduğu söyleniyor) PKK ile bir şekilde görüşme ya da müzakere yapıldığı ortaya çıktı.Bu görüşmeler neticesinde devlet içindeki müzakereci kanadın göremediği en büyük şey PKK’nın silah bırakma gibi bir isteğinin olmadığıydı.Yaşanan süreçte de bunu gayet açık gördük.Son günlerde ortaya çıkan terörle mücadelede yeni strateji kapsamında aslında çok da yeni olmayan,10 yıllık AKP iktidarının terörle mücadele konusunda yazan çizen insanların dediklerine geldiğini görüyoruz.Burada en önemli nokta zararın neresinden dönersek kârdır mantığıdır.

Terörün iç dinamiklerinin yanında bir de dış dinamikleri mevcut.İran ve Suriye’nin PKK’yı desteklediği,Türkiye sınırları içinde yapılan bazı saldırıların İsrail tarafından planlandığı çok defa söylendi.KCK,kısa vadede Suriye’de yaşananları kendine örnek alıyor , “yazının başında bahsettiğim olaylardan beklediği sonucu alabilseydi olayları Suriye’deki gibi sokak çatışmalarına dönüştürmeyi hedefliyordu.Şimdilik bu hedefin önü kesildi,fakat bu sonucu almak için çeşitli eylemleri önümüzdeki süreçte görebiliriz.

Medyada, kendini barış taraftarı ilan eden müzakereci köşe yazarlarının  Uludere olayında devleti hedef göstermesi,Nevruz’da yaşanan olaylarda da ağızlarını açmaması hiç şaşırtıcı değil gerçekten.Bunların mantığı, “devlet silah bırakmazsa PKK silah bırakmaz”.Böyle bir anlayış dünyanın hiçbir ülkesinde yok.Devlet,”vatandaşının can güvenliğini sağlamasın” anlayışı da sadece Türkiye’de olur herhalde.Bir de İngiltere ve İspanya örnekleri sık sık gündeme getiriliyor,o ülkelerde yaşanan sürecin tamamı anlatılmaksızın toplum yanlış yönlendiriliyor,Türkiye’nin bu süreçte anti demokratik olduğunu ileri sürüyorlar.Bu sözde barışseverlerin amacının, “üzüm yemek değil ,bağcıyı dövmek” olduğu gayet açık.

Gelinen durumda hükümetin yanlışlardan döndüğü ve yeni süreçte sonuca dönük çalışmalar gerçekleştireceği söyleniyor.Bu noktada yeni süreç için şunları söyleyebiliriz :
-PKK’nın mutlak şekilde tasfiye edilerek kısa vadede Türkiye içinden,uzun vadede bölgeden temizlenmesi gerekmektedir.Bunun için de operasyonlar aralıksız devam etmelidir.
-Eğer yeni bir anayasa yapılacaksa da bu KCK-PKK varlığı sonlandırılmadan yapılamaz. Bu dikkatlerden kaçan çok önemli bir ayrıntıdır.
-Güvenlik politikasından taviz vermeyerek, eş zamanlı olarak temel hak ve özgürlükler noktasında da Türkiye’nin tamamına yönelik adımlar atılması gerekmektedir.

Yeni süreç güvenlikçi bir anlayış gibi görülmekle birlikte, sabote edilmeye oldukça müsait. Bu mesele partiler üstü bir mesele olduğu için sırf AKP’ye muhaliflik yüzünden bu süreç baltalanamaz. Herkes, elini taşın altına koyarak üzerine düşeni yapmak zorunda.

4

Bayram Mamedov28 Mart 2012Yorum Yaz

Türkiye Irak İlişkileri Bağlamında Irak Türk(men)leri


     Birinci cihan harbinde Devlet-i Âliyye’nin yenilmesinden sonra, kocaman coğrafya dünya emperyalistleri tarafından paylaşılmaya başlandı. Daha sonra, Anadolu’da başlayan halk harekâtını bir nevi emperyalistlere karşı açılmış yegâne savaş olarak bu coğrafyada göreceğiz. Devlet-i Âli Osmanî’nin bir parçası olan daha doğrusu bir vilayeti olan Irak, İngilizler tarafından işgal edildi; daha sonra Irak’ın İngilizler’den bağımsızlığını izleyen farklı süreçler gelişmiştir.
     Bunlara genel olarak değineceğim; ama ilk önce, Irak Cumhuriyeti’ni genel hatlarıyla inceleyelim. Irak; Dicle ve Fırat nehirlerini kapsayan, “Medeniyetlerin Beşiği” diye nitelendirdiğimiz Mezopotamya coğrafyasında bulunmaktadır. Irak’a sınırı olan devletleri Suriye, Türkiye, İran, Suudi Arabistan, Ürdün ve Kuveyt şeklinde sıralayabiliriz. Irak’ın 2008 yılı nüfus tahminlerine göre 28 milyon nüfusa sahiptir. Toplam nüfusun % 65-70′ini Araplar, % 16-18′ini Kürtler  ve % 14-15′ini ise Irak Türk(men)leri  ve diğer etnik gruplar oluşturuyor. Yüzde 97’si Müslüman olan halkın; %50-60′ı Şii Müslümanlar, %40-45’i Sünni Müslümanlardan oluşmaktadır. Şii Araplar Irak’ın güneyinde yaşarken, Bağdat civarında Sünni ve Şii Araplar; Irak’ın kuzeyinde ise Sünni, Yezidi Kürtleri ve Irak Türkmenleri yaşamaktadır. Irak, bağımsızlığından sonra bölgede son derece önemli rol oynamıştır; bundan dolayı Türkiye ile olan ilişkilerini incelediğimizde, Kerkük-Musul meselesinin Irak’la Türkiye arasında hep gerilimlere neden olduğunu görürüz. Bunun sebepleri üzerinde duracağım.

Özellikle son dönem Türkiye-Irak arasındaki ilişkileri etkileyen bir diğer neden de PKK meselesi ve Irak’ın kuzeyindeki bölgesel yönetim olmuştur. Öncelikle, şunu kaydetmemde yarar var diye düşünüyorum; etnopolitik ve jeopolitik açıdan incelediğimizde, Irak’ın kuzeyi Türkiye Cumhuriyeti’nin güneydoğu ve doğu bölgesinin bir uzantısıdır. Şöyle ki; yukarıda da açıkladığımız gibi Irak’ın kuzeyini Türkmen ve Kürt etnisiteleri teşkil etmektedir ve gerek kültürel olarak gerekse mezhep açısından Doğu ve Güneydoğu’nun bire bir aynısıdır.
    
      Birinci Dünya Savaşı sonrası verilen bağımsızlık savaşında, Kerkük ve Musul Cephesi Anadolu’daki  bağımsızlık hareketine katılmış ve önemli mücadeleler verilmiştir. Son Osmanlı meclisinin de, ilk Türkiye Millet Meclisi’nin de kabul ettiği Misak-i Milli sınırları içerisinde bu bölge de yer almaktaydı. 1920’den sonra bölgeyi İngiltere Krallığı işgal etti, cumhuriyetin ilanından sonra Kuzey Irak meselesi Lozan’da Türkiye ile İngiltere arasında önemli sorun olarak kalacak, Lozan’da bir sonuca varamayan taraflar meseleyi Milletler Cemiyeti’ne götürecekti. İngiliz Hükümeti; Milletler Cemiyeti’ne müracaat ederek, Musul meselesinin gündeme alınmasını istedi. Türkiye, adı geçen teşkilata üye değildi. Milletler Cemiyeti’nin kuruluş tüzüğünün 11. maddesi gereğince; üye olmayan devletlerin, kendilerini ilgilendiren görüşmelere delege gönderme hakkı vardı. Bu maddeye dayanarak, cemiyet 19 Ağustos 1924 tarihinde bildirdiği yazı ile Türk Hükümeti’nden cevap istedi. 3 Eylül 1924′te toplanan Bakanlar Kurulu, Milletler Cemiyeti’nde Türkiye’yi temsil edecek heyeti seçti. Meclis Başkanı olan Fethi (Okyar) Bey’in başkanlığında seçilen bu heyet, hazırlıklarını tamamladıktan sonra, 10 Eylül’de Cenevre’ye hareket etti. Fethi Bey; heyetin hareketinden önce Tanin gazetesinin muhabirine verdiği beyanatta, özet olarak şunları söyledi: “Türkiye, Cenevre’de Musul vilayetinin Milli sınırlarımıza dahil edilmesini isteyecektir. İngiltere de bu toprakları istemektedir. İngiltere, tezini savunmak için Lozan’da ve Haliç Konferansı’nda fetih hakkından bahsetmiştir. Bu iddia hiçbir biçimde kabul edilemez. Çünkü mütareke esnasında, İngiliz kuvvetleri Musul vilayetini işgal etmemişti. İngiltere, Musul vilayetinde Türklerin zayıf bir azınlık oluşturduklarını göstermeye çalışmaktadır. İngiliz subayları tarafından düzenlenen istatistikler, Türklerin sayısını birkaç bin kişi olarak göstermektedir. İngiltere Hükümeti, Musul vilayeti halkının Irak krallığına katılmayı arzu ettiğini iddia etmektedir. Güya anlaşmazlık konusu olan toprakta yaşayan halk Emir Faysal’ı kral seçmek suretiyle bu arzusunu göstermiştir. Halbuki, Süleymaniye Sancağı bu amaçla toplanan oylara katılmadığı gibi, Kerkük Sancağı halkı da Faysal’ı hükümdar tanımayı kesin biçimde reddetmiştir. Lord Curzon Lozan’da, Percy Cox İstanbul’da, Musul vilayeti halkının Irak ile birleşmeyi arzu ettiklerini gösterdikleri halde, her ikisi de oylara başvurma meselesini kabul etmemişlerdir. Şu halde; halkın Irak’a katılmayı arzu ettikleri iddiası nasıl kabul edilebilir? Cenevre’ye büyük bir güvenle gidiyoruz. Davamız açıktır. Biz halkın oylarına müracaat edilmesini istiyoruz. Halkın oylarını kabul etmeye hazırız. Teklifimizin büyük bir tarafsızlıkla tetkik edileceğine ve Milletler Cemiyeti meclisinin kararının, meclisin yalnız adalet fikrinden hareket ettiğini dünyaya göstereceğine inanıyoruz.”


     Milletler Cemiyeti’nden çıkacak karar belliydi.  Türkiye’nin, üyesi olmadığı bir Cemiyete bu sorunu götürmesi doğru değildi; burada yapılması gereken sorunu ertelemek olabilirdi. Günümüzde olduğu gibi uluslararası kuruluşlar güçlü devletlerin maşası haline gelmiştir. Şimdiye kadar uluslararası meselelerde hep büyük devletlerin istediği doğrultuda karar çıkmıştır. Burada daha çok meselenin güncel boyutuna dikkat çekmek istiyorum. Bilindiği üzere Türkiye son zamanlarda bölgesel yönetimle iyi ilişkiler kurmaya çalışıyor. Özellikle Davutoğlu, “komşularla sıfır sorun” çerçevesinde, Erbil’de 11 Mart 2010 tarihinde hizmete giren Türk Başkonsolosluğu’nun resmi açılışını yaptı. Bütün bunlar yapılırken; oradaki Türkmenler’i yok etmeye çalışan, yani Türkiye’nin bölgede ki etki gücünü kırmaya çalışan güçlerle iyi ilişkiler kuruyoruz.  Bunu yaparken, “Bizim için yok edilen Türkmenler için ne yapıyoruz?” diye düşünmek gerekiyor. 2007 yılında yaşanan rezaleti unutmamak gerekiyor.  Irak Türkmen Cephesi Genel Başkanı Saadettin Ergeç, Türkiye’ye giriş yasağı olduğu gerekçesiyle İstanbul Atatürk Havaalanı’nda gümrükten içeriye alınmadı. Ergeç, gümrükte yaklaşık bir buçuk saat bekletildikten sonra Cumhurbaşkanlığı’nın devreye girmesiyle, Türkiye’ye giriş yapabildi.  Bunun dışında Kerkük’te Türkmenlere yapılan saldırıları biliyoruz; Türkiye bunları kınamakla yetiniyor. Peki yapılması gereken bu mu?

Özellikle son bir kaç senedir Kerkük konusunda ciddi tartışmalar yaşanıyor. bölgesel yönetim bu şehri kendi sınırları içerisine almaya çalışıyor. Kerkük’te çoğunluk olan Türkmen nüfusunu yok etmeye çalışıyor. Türkiye ise onları kırmızı halıyla karşılıyor. Biraz daha ilkeli dış politika izleseydik bunların hiç biri olmazdı. 1990lar’da Türkiye pasaportuyla dünyayı dolaşanlar, bugün Türkiye’ye kafa tutmaktan çekinmiyorlar; terör örgütüne her türlü yardım ve yataklığı yapıyorlar. “Türkiye’ye kedi bile vermeyiz.” diyorlar. Bugün Irak’ın başında olan şahsa, siyasi literatürde ne denildiğini hepimiz gayet iyi biliyoruz; o zaman bizim yetkililerimiz neden hala bu şahısla iş birliği yapmaya devam ediyor? Biz bölgede şartlar yaratan ülke değil, şartları oluşturanların şartlarına göre dış politika üreten ülke haline geldik; ama konuşmaya gelince üstümüze yoktur. Neymiş  efendim “Bizden habersiz bu bölgede koyun bile güdemezler.” Bütün bu olanların sebebi, cumhuriyetin kurulmasından bu yana izlediğimiz pasif dış politikadır. Bu gün Irak’daki siyasi güçler bellidir, Kuzey’de malum bölgesel yönetimin diktası Güney’de Şii Maliki diktası. Siyasilerin çekişmesi; oradaki halkların da birbirleri arasındaki kini ve nefreti arttırıyor. Yarın egemen güçlerin çıkarları değiştiğinde, başka gruplar üzerinden bölgedeki çıkarları yönünde yönetim oluşturma imkanlarını ellerinde tuttukları açıkça bellidir. Yani gördüğümüz, bildiğimiz halde bir şey yapamıyoruz. Ya küçük olduğumuzu kabul edelim, ona göre konuşalım; ya da büyüklük iddasının gereğini yerine getirelim, bizim için öldürülenlere sahip çıkalım. Takdiri sizlere bırakıyorum…

8

Resul Sevimli25 Mart 2012Yorum Yaz

Filistin İçi Dengeler ve BM’ye Tam Üyelik Başvurusu

 FİLİSTİN İÇİ DENGELER 
 Filistin siyaseti yapılırken, genelde uluslararası boyutu ele alınarak, iç siyaset biraz daha arka plana itilmektedir. Filistin içi dengeleri anlamadan Filistin’i anlamak mümkün değildir. 
 1948’de bir devlet haline gelen İsrail’in,”kutsal topraklar” olarak nitelendirdiği toprakların bir kısmının Filistin coğrafi sınırları içerisinde yer alması, yıllar sürecek çatışmaların ve işgallerin bir habercisi olmuştur. Tükenmek bilmeyen İsrail işgaline karşı ortaya çıkan Filistin Kurtuluş Örgütü ve HAMAS, Filistin direnişinin en önde gelen iki dinamiğidir. Ne yazık ki İsrail’e karşı ortaya çıkan iki direniş örgütü, birlikte olarak gözükseler de birbirinden bağımsız hareket etmektedirler. Uluslararası alanda meşruluğu olan FKÖ’nün, Oslo Barış Süreci ve sonrasında İsrail Devlet’ini tanıması ve barışa tam destek vermesi HAMAS’ın doğuşunu ortaya çıkarmaktadır. Mısır’da faaliyet gösteren Müslüman Kardeşler hareketi temelli olan HAMAS , FKÖ ‘nün İsrail’e karşılıksız kalmasından dolayı ortaya çıkmış ve silahlı direnişin olmasının gerektiğini, barışın asla olmayacağını , eğer ucunda bağımsızlık olacaksa da ikinci bir yol olarak ancak ateşkes yoluyla olacağını savunmuşlardır. FKÖ’den buna tepki gelmesiyle birlikte iki iç dinamik arasında çatışmalar meydana gelmiş ve HAMAS Gazze’yi ele geçirerek gücünün göstergesini yapmıştır. Uluslararası arenada etkin güçler de Filistin’de kendilerinin menfaatleri doğrultusunda faaliyet gösteren bir hükümeti savunarak(FKÖ) , HAMAS’ı terör örgütü olarak nitelendirmektedir. Görüldüğü üzere Filistin iç dinamikleri bu şekildedir. Sizce, bu zamana kadar birbirinden bağımsız hareket eden iki unsurla birlikte Filistin bağımsızlığı ne kadar mümkündür? Nitekim de öyle olmuş ve olumlu bir sonuç vermemiştir. 
 Günümüze geldiğimizde çok önemli bir gelişme görmekteyiz. Tüm dünyayı, özellikle ABD ve İsrail’i sarsan, şiddetle tepkilerine yol açan bir olay. Geçtiğimiz Kasım ayında Hamas, FKÖ’ye katılma kararı aldığını açıklamıştır. Bu haber tüm Filistin ve müttefiklerini büyük bir sevince boğmuştur. Evet iki ayrı güç, artık bir olmuştur. Hamas’ın FKÖ ile birleşme kararı alması, önümüzdeki süreçte Filistin siyasetinin iki önemli iç dinamik unsurlarının, örgüt içi siyasette yapılacak reformlar çerçevesinde direniş hareketlerinin niteliğini değiştireceği açıktır. Bu, Filistin’deki hareketlerin meşrulaşması yolunda atılan önemli bir adımdır. FKÖ ve HAMAS’ın birleşme kararından sonra tüm dünyada merakla beklenen “Acaba bundan sonra ne olacak? “ sorusu muğlaktır. 
 BM’YE TAM ÜYELİK BAŞVURUSU 
 Filistin Yönetimi Başkanı Mahmut Abbas’ın Eylül 2011’de BM’ye tam üyelik başvurusu Filistin’in bağımsızlık yönünde attığı ilk somut adımdır ve son zamanlarda Ortadoğu ve uluslararası ilişkiler gündemini sıkça meşgul etmektedir. Filistin Yönetimi Başkanı Mahmut Abbas’ın BM Güvenlik Konseyine başvuruda bulunarak 1967 sınırlarını esas alan ve Doğu Kudüs’ün başkent olarak öngörüldüğü bağımsız bir devletin ilan edilmesini isteyeceklerini açıklaması, Arap Baharı’nın tüm sıcaklığı ile sürmekte olduğu bölgede dikkatlerin işgal altındaki topraklara yönelmesini sağlamıştır.
 Tarihi başvurunun, önce Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde, ardından da Genel Kurul’da oylanması gerekmektedir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun Güvenlik Konseyi’ne sunduğu başvurunun kabulü için 15 üyeli Konsey’de 9 “evet” oyu ve ayrıca 5 daimi üyenin hiç birinin veto etmemesi gerekmektedir. 193 devletin temsil edildiği Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na hitap eden Mahmud Abbas tüm dünyaya örnek teşkil edecek konuşmasıyla üyelik başvurusunu tekrardan dile getirmiştir. 
 BM görüşmeleri nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, özellikle FKÖ ve HAMAS direniş örgütlerinin de birlik olmasından itibaren , Filistin halkının bağımsızlık yürüyüşünün başladığı ve kararlı biçimde bu yürüyüşün sürmesi gerektiği düşünülmektedir. Filistinli liderlerin birlik ve beraberlik içinde bu tarihi yürüyüşü bağımsızlıkla sonuçlandırmaları bakımından önlerinde uzun ve aynı zamanda tuzaklarla dolu bir yol bulunmaktadır. İsrail lobisinin tüm oyunlarıyla başa çıkabilmek ve Filistin halkının bağımsızlığına kavuşabilmesi için İslam dünyasının kenetlenmesi ve güç birliği yapması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Dileriz bu kez tarihsel yanılgılar tekrarlanmaz ve hegemonik güç siyaseti devre dışı bırakılarak bir halkın özgürlük iradesi galip gelir.
8

Resul Sevimli22 Mart 2012Yorum Yaz

Yozlaşmaya Yüz Tutan Manevi Değerlerimiz

  Beklenen zaman doldu taştı ve sistem öyle bir işler hale geldi ki sistemi işletenler bile belki de bu denli büyük zarar verebileceğini düşünmediler. İnsan zihninin git gide uçsuz bucaksız ufuklara açılmaya başlaması bize çok iyi sonuçlar getireceğe benzemiyor. Özellikle Türkiye gibi bir ülkede yaşıyorsanız ve her toprağı sizin için ayrı bir anlam taşıyorsa kafayı yememek elde değil doğrusu.

 Tarihte büyük topraklar, büyük savaşlarla kazanılırdı. Günümüzde ise asker kullanarak yapılan fetih  popülerliğini biraz yitiriyor diyebilirim. İnsan her zaman önemli olmuştur; eksiden kalabalık nüfus savaşta kullanılırdı şimdi gelinen noktada ise bunun ayrı bir önemi var. Elinizde kendinize yeter diye düşündüğünüz bir nüfus ve verdiğiniz iyi bir eğitim var bu, geleceğinizin birer tohumu sadece. İleride onlar büyüyecek kendini daha da geliştirecek ve bir bilim adamı, doktor, mühendis, öğretmen, siyasetçi vb etkin kişiler haline gelecekler. İşte günümüzde, fetih yollarından birisi budur. Nüfusunuzun niteliğini arttırıp kullanılmaya yüz tutmuş beyinlerini bilinçlendirmek olmazsa olmazıdır.

 Tarihe bir göz atacak olursak; ülkemize girmeye çalışan emperyalist güçleri nasıl püskürttüğümüzü, nasıl büyük zaferler kazandığımızı görürüz. Batı bunu anlamıştır. Türkiye’yi de  ise silah kullanarak ele geçirmek yerine farklı yollarla bunu yapmaktadır. Bir devleti askeri-savaş yoluyla ele geçiremiyorsan; girebildiğin kadar içine gireceksin, ortalığı karıştıracaksın, önce kültürüne ve manevi değerlerine zarar verip ülkelerine bağlılığı azaltacaksın, sonra yozlaştırdığın bu değerler senin hanede birer artı olarak birikecek ve sistemin takır tukur işleyecek. İşte biz buna ruhbilimsel-savaş diyoruz.

Sokağa çıktığınızda kendinizi gerçekten Türkiye’de hissediyor musunuz ? Siz hiç Türkçe’nin halini düşündünüz mü ? Hadi bunları geçelim biraz daha derinlemesine düşünelim.Türkiye her yeri yabancı sözcüklerle dolup taşan bir ülke, esnafların tabelaları İngilizce ve açıklamaları Türkçe. Bu ülkede ne kadar başarılı olursan ol, İngilizce bilmiyorsan bir hiçsin. Bitirdiğin okul, aldığın eğitim hiç önemli değil. Dilimiz git gide yabancı sözcüklerle dolup taşıyor. Yazarken ünlü harfleri sırf kolayımıza gelsin diye atıyoruz kısaltmalar şeklinde yazıyoruz,bu git gide yayılıyor yayılıyor, ülke genelinde yozlaşan bir Türkçe karşımıza çıkıyor. Bu özellikle yeni nesil için uygulanan en yıkıcı oyunlardan birisidir. Çünkü onlar geleceğimiz. Türkiye’nin bu gidişle geleceği ne mi olacak ? Yeni türeyen bir dil, kaybolan manevi değerler ve ele geçirilmekte çaba bile sarf etmeye gerek kalmayan bir av. Biz zaten bunları yaparak kendimizi onların eline vermiş oluyoruz .

 Bu düzen aslında her çağda böyleydi. Dünyada coğrafi, kültürel, siyasi anlamda önem arz eden ülkeler o zamanın egemen olan gücüne boyun eğmek zorundadır. Sizin iç işleriniz dahi onlardan sorulur. Size solunum cihazı bağlarlar o olmadan yaşayamazsınız yeri geldiğinde oksijeni arttırıp gözünüzü açarlar, yeri geldiğinde de nefessiz bırakır acımadan öldürürler.Günümüz Küresel Dünya’da  böyle işlemekte. Hegomonik gücün dili, kültürü, manevi değerleri tüm dünyaya yayılıyor. Milletler kendi benliğinden, kültüründen kopuyor ve ileride onlara hizmet edecek yeni bir Batılı sınıf oluşturuluyor.

 Medyanın bu konuda emperyal güçlere getirisi bir hayli fazla. Olaylar artık medyada dönüyor . Daha fazla beyin yıkamak, kendi istekleri doğrultusunda değiştirmek için medyaya bağlılık arttırılıyor. Yeni nesillerin kişilikleri artık aile ortamında değil internet ortamında oluşuyor. Anne baba hor görülmeye başlanıyor ve onlara eleştiriler de artıyor. Oktay Sinanoğlu Büyük Uyanış adlı kitabında bunla ilgili dilimizin geçirdiği evrelerden bahsediyor. Ona göre dilimizin geldiği bu durum şu an son safhada.

 50 yıl sonra Türkiye diye bir ülke ve Türkçe diye bir dil olur mu olmaz mı bilmiyorum ama sizlerden tek isteğim biraz daha hassasiyet .” Biz Koca bir Çınar’ız”. Her ne kadar ötekileştirme çabaları olsa da bu ülkede kimse öteki olamaz çünkü kültürümüz bir bütün. Bunun üstesinden gelmek mümkün. Ortada bir inanç varsa başarılamayacak hiçbir şey olamaz. Yozlaşmaya yüz tutan manevi değerlerimizi, kültürümüzü, dilimizi koruyalım. Namlunun ucunda şu an biz varız ama belki de yarın onlar olacak, işte bu bizim elimizde…

23

Tolga Bozkurt22 Mart 2012Yorum Yaz

Suriye ve Dengeler

      Ortadoğu’da domino etkisi yaratan “Arap Baharı” ile beraber diktatörlük rejimleri birer birer yerle bir olmuştu. Kimi uzun kimi kısa süren ama kanlı süreçlerin neticesinde değişen dengeleri kuran mevcut güçlerin, pek bir şey yapamadığı bir uzantısı daha var bu “baharın”; Suriye meselesi. Beşşar Esad’ın rejimi bir yılı aşkın süredir bu devrimler silsilesine katılmamakta inat ediyor. Bunu bir nebze de babası Hafız Esad’ın yönetimi ele geçirdikten sonra kurduğu sisteme borçludur. Carnegie Ortadoğu Merkezi’nden Paul Salem, 1970 yılında bir darbeyle işbaşına gelen Hafız Esad rejiminin, her türlü darbe girişimi ve isyana dirençli bir yapı geliştirdiğini belirtiyor. Baba Esad, zamanında karmaşık bir istihbarat yapısı kurdu. Kurduğu sistem yalnızca herkesi izlettirmekle kalmadı, izleyenleri de izlemeye aldı. Yönetiminin kilit noktalarına, bağlı olduğu Nusayri mezhebinden yakınlarını yerleştirdi, Hristiyan ve Dürzî azınlığı da yanına çekerek, onları Sünni çoğunluktan gelebilecek tehlikelere karşı koruduğu izlenimi yarattı. Sistem o kadar sağlam ki, ihanet, saf değiştirme, ve muhalefet gibi olasılıklara karşı tüm yetkilileri “Muhaberat” kısa adıyla bilinen istihbarat dairesi tarafından izlemeye alınmıştır. Ve saf değiştirmeler genellikle ordunun alt kademelerinde gerçekleşmiştir.

      Tabi sistemin sağlam veya çürük olması sadece iç meseleleri etkiliyor. Bunun dışında, diğer ülkelerin devrimlerinde de olduğu gibi dış dinamikler etkisini de göz önünde bulundurmak lazım. Suriye konusunda, diğer Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi muhaliflere büyük bir destek söz konusu değil. Küçük çaplı destekler tabi ki mevcut. Lakin büyük çapta bir destek yok. Lübnan’da yaşayan Suriyeli muhaliflerden Hişam el Malih’in de savunduğu gibi, Hür Suriye Ordusu, Esad rejimiyle başa çıkabilecek tek güç durumunda. El Malih, “Daha Şam hükümetini kınama konusunda bir uzlaşmaya varamamış uluslararası toplumun Libya gibi Suriye’ye müdahale edebileceği olasılığı oldukça zayıf. Uluslararası toplum, Hür Suriye Ordusu’na en azından silah desteği verebilir” diyor.

      Bu konuda Birleşmiş Milletler ise tutarsız bir tavır sergiliyor. Birleşmiş Milletler’de, bu konuda geçen ay bir karar tasarısı teklifinde bulunuldu. Suriye’deki şiddetin sona ermesi ve Suriye rejimi tarafından yapılan insan hakları ihlallerini kınayan karar tasarısında uzlaşmaya varılamadı. Daimi üye olan Rusya ve Çin’in bu tasarıyı veto etmesi uzlaşmayı engelledi. Peki Rusya ve Çin bu tasarıyı neden veto etti?

      Ortadoğu’da yaşanan “Arap Baharı”nın Amerika ve Batı dünyasının lehine sonuçlanacağı endişesi Rusya ve Çin’in bu tasarıyı veto etmesinde büyük bir rol oynamıştır. Bu iki devlet de, ayaklanmalar sonucu oluşan yeni iktidarların Amerika’nın çıkarlarını gözetecek iktidarlar olmasını istememektedirler. Ayrıca Rusya’nın Suriye’yle imzaladığı kârlı askeri anlaşmalar ve Tartus’ta bulunan Rus deniz üssü de Rusya’nın Beşşar Esad rejimini destekleme nedenlerinden biri. İşin ilginç tarafı bu gibi nedenlerden dolayı bu tasarıyı veto eden Rusya ve Çin, tekrardan tasarıyı kabul etme kararı aldılar. Acaba kararlarını değiştirmelerinde etkili olan faktörler nelerdi?

17

Yunus Emre Oğuz22 Mart 2012Yorum Yaz

Kaos Planı : Sözde Nevruz

Son birkaç günün gündemini meşgul eden Nevruz kutlamalarının KCK-PKK adına nasıl kullanıldığını anlatmakta fayda var.Bazı insanlar rahatsız olacaklar ama gerçekleri söylemek acıtır her zaman.

İlk olarak, 21 Mart’ta kutlanması gereken Nevruz’u ısrarla 18 Mart’ta kutlama isteği dile getirildi.18 Mart’ın tüm Türkiye için manevi değeri ortadayken bu Nevruz ısrarının altında başka planlar olduğu gayet açıktı.(21 Mart hafta içine denk geliyor diyerek bu mesele geçiştirilemez,asıl amaç farklı.)

Mart ayının başından itibaren yüzlerce kişi kanlı bir Nevruz hazırlığı içinde olduğu tespit edilerek çeşitli illerde gözaltına alınmıştı.Emniyet teşkilatı her türlü tehlikeye karşı önlemini alarak yoğun bir çalışma içerisinde olduğunu gösterdi.Son birkaç günde yaşananların yaklaşık 1 aylık bir planlaması  olduğunu unutmadan değerlendirmemizi yapalım.

18 Mart Pazar günü İstanbul’da yaşananlara hepimiz şahit olduk.Gösteri yapılmasına izin verilmemesine rağmen insanlıktan çıkılarak yapılanları gördük.Gerçekten düşündüm ve bir mantık aradım.Bir insan kendi yaşadığı yere neden zarar verir,bindiği metrobüsün camlarını neden kırar,alışveriş yaptığı dükkanlara neden saldırır,para çektiği bankamatiği nasıl kullanılamaz hale getirir? Ve bunların ötesinde hâlâ bu yapılanları savunanları görmek utanç verici  bir durum gerçekten.

İç İşleri Bakanlığı’ndan gönderilen genelgelere rağmen sözde Nevruz kutlamalarına erken başlayan illerde yaratılmak istenen kaos ortamını ibretle izledik.Van’da kutlama alanında 2,5 kg’lık patlamaya hazır bomba ele geçirildi.Molotof kokteyli ve polise taş atmalı kutlamalar da vardı tabi.O bomba patlasaydı ölenlerin kim olacağını da  KCK-PKK-BDP yandaşlarına soruyorum.

Asıl provakasyon Yüksekova ve Cizre’de gerçekleşti.Gösteri alanında bulunan teröristler tarafından (uzun namlulu silahları teröristler kullanır) açılan ateş sonucunda 1 polisimiz şehit oldu,3 polisimiz ağır yaralandı.Burada amaç polisi oyuna getirip karşı ateş açtırmak ve devlet halkına ateş etti izlenimi yaratarak ortalığı müthiş bir karmaşaya sürüklemekti.Fakat polis, haince oynanan bu oyuna gelmeyerek kaosa izin vermedi.Bu olay PKK’nın ilan ettiği yeni stratejisi devrimci halk savaşının (serhildan) bir parçasıydı ve başarısızlıkla sonuçlandı.   

Doğu toplumlarına ait baharın gelişini haber veren 3000 yıllık Nevruz’u sahiplenerek terör eylemleri için kendisine araç olarak seçen KCK-PKK-BDP ortaklığının bir oyunu daha etkisi hale getirildi diyebiliriz.Bu süreçte devlet-halk çatışmasını yaratmak isteyen derin odaklar eylemlerine çeşitli yollardan devam edeceklerdir.Buna karşın güvenlik güçlerince her türlü önlemin alınması ve milletimizin sağduyulu olması gerekmektedir.Bundan sonraki günlerde toplumun sinir uçlarına dokunacak eylemlerin artacağını ve bölünme nidalarının karşılıklı olduğunu göstermeye yönelik faaliyetler içine girilieceğini düşünüyorum.Devletin bu süreçte kimsenin gözünün yaşına bakmadan varlığını hissettirmesi gerekmektedir.Bazı şeylerin artık konuşularak halledilmediğinin farkına varılmış olduğunu ya da varılması gerektiğini düşünüyorum.

Bitirirken de ;son günlerde vermiş olduğumuz şehitlere Allah’tan rahmet,ailelerine sabır diliyorum.Başımız sağ olsun.

28

Genç Çınar20 Mart 2012Yorum Yaz

Satranç Tahtası

        Çokça aşina olduğumuz bir cümledir Türkiye’nin coğrafi konumu itibariyle çok kilit bir noktada olduğu. Doğru,biz öyle bir coğrafyaya yerleşmişiz ki dünya hakimiyetini hedefleyen hangi güç olursa olsun ilk olarak Anadolu ve Mezopotamya’ya el uzatıyor. Eskiden savaşlarla,sıcak temaslarla oluyordu;şimdi ise daha alengirli yollarla,namı değer soğuk savaşla oluyor.

        Yine her zaman duyduğumuz bir noktadır ki ; İngiltere,Fransa,Çarlık Rusya’sı,Almanya Osmanlı’yı paylaşmak için adeta bir yarışa girmişlerdi. Ama çok ön planda olmayan bir ülke de vardı ki Ortadoğu’ya yönelik politikaları olan Amerika. Bu devletin Anadolu politikaları 1800’lü yıllarla birlikte ağırlıklı olarak misyonerler üzerinden başladı.1800’lü yıllarda Anadolu’ya giriş yapan ilk misyonerlerin amacı ; Osmanlı içindeki gayrimüslimlerdi,ilk yerleşim yerleri de Harput’tu.Amerikalı misyoner George W. Dunmore’nin şimdiki Doğu Anadolu Bölgesi illerini kapsayan raporunda Kızılbaş Kürtler’in Müslümanlıktan ziyade Hristiyanlığa yakın olduğunu belirtmiştir. Bugün de benzeri yapılan Alevileri Hristiyan gösterme propagandasına ne kadar benziyor değil mi ?

        19.yüzyıl boyunca çoğunlukla misyonerler üzerinden çalışan ABD dış politikacıları,1900’lü yıllarla birlikte siyasi faaliyetlerine hız verdi.Bu çerçevede ilk olarak Kürt Teali Cemiyeti ile temasa geçti.

       Olaylara ABD Osmanlı halkları üzerindeki kışkırtıcı propagandasından baktıktan sonra ben bir de işe PKK terör örgütü penceresinden bakmak istiyorum. ‘’ABD bizi hep düşmanlarımızın gözüyle gördü.Oysa biz dost olarak algılanmak istiyoruz.7 bin silahlı savaşçımız,İslami köktenciliğe karşı ABD’nin müttefiği olabilir,düşmanlarımız aynı. Ayrıca Türklerin aksine,Kürtler fazlasıyla ABD sempetizanıdır.’ Demiştir ABD’de yayınlanan Newsweek dergisine konuşan MURAT KARAYILAN. Hatta KARAYILAN 24 Ekim 2006’da Barzani yönetimindeki Kürdistan TV’de ‘ ABD’nin müttefiği olabiliriz,düşmanlarımız aynı.ABD yönetimi Kürtlerin yaşadığı tüm ülkeleri esas alan bir proje oluştursun.’ Açıklamalarını yaparak düşüncelerinin bir kez daha altını çizmiştir.Yine KARAYILAN Washington’daki düşünce kuruluşu Jamestown Foundation’a konuşmuş ve ‘ABD,Türkiye’ye PKK’yı bitirmesi için izin vermeyecektir’ demiştir.

      İnsan kendini sormaktan alamıyor,nerden geliyor bu sempetizanlık?
     1990’lı yıllar.Kurulduğu dönem Marksist söylemleri olan PKK,Sovyetler’in yıkılması ve ABD’nin Körfez Savaşı öncesi Ortadoğu’yu abluka altına almasıyla,düşüncelerindeki değişikliklerin işaretini vermeye başlamış,ABD ile işbirliği arayışlarını hızlandırmıştır. E zaten ABD’ye de bir müttefik gerekiyordu. Çünkü zengin Ortadoğu,rakipsiz kalan ABD’yi bekliyordu.Sözde sol,özde taşeron bir örgüt olan PKK için de bu durumdan faydalanmak gerekiyordu. Zaten bu durumu en iyi anlatanlardan biri,sosyalist Küba’nın lideri FİDELCASTRO’dur. CASTRO, 1994 yılında verdiği bir röportajda ; ‘’Türkiye’deki olayları yakından izliyorum.Umarım ve dilerim ki ordaki Kürt hareketi ,Yankee’nin petrol bekçisi olmaz.Ancak gördüğüm kadarıyla bunlar ABD’ye bağımlı,ABD’nin kontrolünde hareket ediyorlar.PKK’nın hareketi bağımsızlık değil;ABD’ye bağımlılıktır’’ demiştir.

      Aslında sistem hep aynı.Bir amaç ve o amaca ulaşmak için izlenen yollar,kullanılan araçlar. Zaman içinde değişen şey izlenen yollar ve kullanılan araçlar olmuştur sadece.

     Yani diyeceğim şu ki; ABD dış politikasında esas olan kazanımlardır. Ne Ahmet’in,Mehmet’in,ne Ermeni’nin,Rum’un ne de Kürt’ün durumu değildir.ABD’nin amacı belli;Ortadoğu. Hedef ne, burada tek güç olmak.Bunu nasıl sağlıyor, rakiplerini devre dışı bırakarak.Peki hangi yollarla devre dışı bırakıyor,kimi zaman ayrımcılık yaratarak,kimi zaman terörün ağzına bal çalarak.

     
     ABD’nin amacı bölgede kontrolü elinde tutmak.Satranç tahtasında şaha giden yolu açmaktır.Bu noktada,şartlara göre destek de olabilir,köstek de . Fazla güvenmemek gerek.

4

Bayram Mamedov20 Mart 2012Yorum Yaz

Şah Kulu İsyanı ve Aleviler


    Tarihimize şöyle bir göz attığımızda, Osmanlı’nın cihan imparatorluğuna doğru giden sürecinde çok önemli uyuşmazlıklar, çatışmalar gözümüze çarpar. Peki bir devlet kendi tebası ile niçin çatışır? Bu soruyu sorarken aklımıza aslında şöyle bir cevabın gelmesi lazım; devlet toplumu dizayn etmeye her zaman meyillidir, kendi istediğine karşı çıkanları yontmaya çalışır. Yapılması gerekenler hakkında çeşitli düşünceler olabilir. Bir isyanın niçin çıktığını analiz ederken, bir olayı göz önünde bulundurmak çok yanlış olur; yani isyanın aslında birçok nedeni olabilir küçük detaylar üst üste konulduğu zaman, sorunun özüne ulaşmış oluruz. Tıpkı 1511 yılının Nisan ayında Anadolu’da çıkan Şah kulu isyanını da buna örnek göstere biliriz…

     Şah kulu (Baba Tekeli veya Karabıyıkoğlu da denir) yaşadığı Antalya yöresinde (Tekeli) sevilen, saygı duyulan biridir. Orta-Asya’dan göçenlerin en yoğun bulunduğu Toroslar bölgesinde 1511’de yaşanan isyan hareketi, yerel bir direnme hareketi değil; örgütlü, bilinçli ve “devlet ve saltanat bizimdir” şiarında ifadesini bulan, direk iktidarı hedefleyen bir harekettir.

     Şah Kulu Baba Tekeli İsyanı; bazı kaynaklara göre Şah İsmail‘i kurtarıcı olarak kabul eden AntalyaManisaİzmirKaramanMersin,KonyaKırşehirTokatAmasyaYozgat ve Çorum çevresindeki Aleviler ve Bektaşiler tarafından Osmanlı İmparatorluğu karşısında Beyazıt döneminde gerçekleşmiş bir isyandır.

     Nitekim vergi düzeninde yapılan adaletsizlikler ve devlet yönetiminde Türkmenlerin dışlanmaya başlaması yeni sorunlara zemin hazırladı. Ayrıca İran’da yeni bir Şiî Türkmen devleti  kurulmuştu; Safevîler. Yeni hanedan Safevîler Şii ve Türkmen idi ve etki alanını arttırmak istiyorlardı. Nitekim Anadolu’ya gönderdiği dâiler aracılığıyla Şiiliğin tebliğini yapmaktaydı. Osmanlı o sıralar taht kavgalarıyla meşguldü. Safevî ailesinden olan ve Anadolu’ya göç eden Hasan Halife uzun yıllar Alevî Türkmenlerle bağlantı kurmuş bu tasavvufun yayılmasına öncülük etmişti. İleriki yıllarda yerine oğlu Şah kulu Baba Tekeli geçti. Şah kulunun diğer lakabı da “Han”‘dır. Şah kulu Han sadece babasının tekkesini değil gösterdiği ilmi ve dini başarılar sayesinde Abdal Musa tekkesinin de lideri olmayı başarmıştır. Şah kulu Han Anadolu Alevî Türkmenlerin ezildiğini, bu yüzden Osmanlı yerine Safevî Devleti‘nin yönetimine girilmeyi önermiştir ki Safeviler’in devlet yönetiminde devlet defterdarlığı ve maliyesi haricinde yöneticilerin tamamı Türkmenlerdi. Şah İsmail den gelen desteklerle de yanında topladığı adamlarla faaliyete başladı. Bu sırada Osmanlı tahtında olaylar büyümekteydi. Şehzade Ahmet ile Şehzade Selim arasında yaşanan gerilime Şehzade Korkut ta dâhil olmuş, bulunduğu Manisa Sancakbeyliği’nden topladığı kuvvetlerle İstanbul’a hareket etti. Şah kulu, Şehzade Korkut’un gitmesi üzerine padişah II. Bayazıt’ın öldüğünü sanıp topladığı 10.000 civarında adamla ayaklandı. İsyancılar sırasıyla Antalya, Mersin, Adana, Denizli, Manisa bölgesini ele geçirdi. Manisa’ya giden Şehzade Korkut’un hazinesi yağmalandı. Şehzade Korkut ile Şah kulu Isparta yakınlarında savaştılar. Savaşı Şah kulu kazandı Şehzade Korkut kaçtı. Bu sefer üzerine gelen Konya kuvvetlerini Beyşehir’de yendi. Karaman’a yürüdü. Karaman’ı da alan Şah kulu Bursa’ya hareket etti. Bursa şehrinden önce Kütahya’ya yürüdü. Anadolu Beylerbeyliği’nin merkezine yürüyen Şah kulu, Anadolu Beylerbeyi’ni yenerek esir aldı. Kütahya halkından şehri teslim etmelerini talep etti. Ancak Halk şehri teslim etmedi. Bunun üzerine Beylerbeyi kazığa oturtularak öldürüldü. Ta ki Baba adındaki müridine kuşatmayı devredip Bursa’ya hareket etti. Bursa‘da Alevîlerle kardeş olan Ahilik teşkilatına gönderdiği mektupta Osmanlı’nın eski durumundan hal kalmadığının, zalim bir devlet olduğunun, bu yüzden bu devlete karşı başkaldırdığından haberdar etti. Ahilik teşkilatıyla olan bu görüşmeler sırasında Osmanlı kuvvetleri harekete geçti. Bursa’nın önü bir Vezir tarafından kesildi. Şah kulu çaresiz ormanlara çekildi. Bu sırada Kütahya kuşatması başka bir vezir olan Haydar Paşa tarafından yarılmıştı. Şah kulu böylece iki ateş arasında kalmıştı. Ama Şah kulu büyün kuvvetleriyle Haydar Paşa’nın bulunduğu noktaya hücum etti. Ormandan çıkan kuvvetler Kütahya boğazında Haydar Paşa’yı yendi ve Haydar Paşa şehit edildi. Şah kulu Bursa yerine Ankara’ya yürüdü. Bu sırada Sadrazam Hadım Ali Paşa harekete geçti ve Çubuk ta Şah kulunun kuvvetlerini karşıladı. Gökçay Meydan Muharebesi adı verilen savaşta Osmanlı Ordusu Kızılbaş adı verilen Alevî Türkmenleri yenmiş ve Şah kulu idam edilmiştir. Fakat isyan en çok Doğu’da etkili olmuştu. Bu bölgede çıkan ayaklanmaları ise Şehzade Selim kendi adıyla bilinen büyük ve kanlı hareketle bastırmıştır.

     Anadolu dağılma tehlikesi geçirmiştir. Mezhep çatışmalarının başlangıcı olarak kabul edilen isyan daha sonraki zamanlarda da devam etmiştir. Şehzade Selim Hareketi çok kanlı olmuş çeşitli kaynaklarda 40.000 ve üzeri Alevi katledilmiştir. İsyanın kökünü kazıma adı verilen bu hamle Daha sonraları çıkan Nur Ali Halife ve Bozoklu Şeyh Celâl İsyanlarında da yaşanmıştır. Bu yüzden Yavuz Sultan Selim daima Alevîlerce nefretle anılmıştır. 15.000 civarında Alevî ise Mora’ya sürgün edilmiştir. Ege ve Akdeniz de Alevî asimilasyon politikası başlamıştır. Osmanlı tarihinde dini içerikli ilk isyan olması bakımından önemlidir.

     İsyanın çıkma nedenlerini incelediğimiz de başlıca nedenleri şöyle sıralaya biliriz.

     Fatih Sultan Mehmet Han İstanbul’u fetih ettikten sonra Osmanlı İmparatorluğu halifelik sancağını almaya aday olmuştur, tabi ki halifelikle birlikte Osmanlıda artık Sünni Ulema’nın sözü daha dinlenilir hale gelmiştir. Burada kast ettiğim nokta aslında şu; Osmanlı Devleti’ni kuran Orta Asya’dan gelmiş Türkmenlerdi, bu Türkmenler İslam dinini kabul etmekle beraber Şaman kültürünü İslam’ın el verdiği ölçüde yaşatmaya gayret etmişlerdir, fakat bazen bu ölçüleri de aşanlar olmuştur, işte o zaman devletin müdahalesi kaçınılmaz olmuştur.

     İstanbul’un fethi ile birlikte artık devletin üst kademelerinde Türkmen beylerinin tasfiye edilme süreci başlatmıştır. Bu Çandarlı Halil Paşanın 10 Temmuz 1453 idam edilmesiyle doruk noktasına ulaşmıştır. Bundan sonra Osmanlı yönetiminde devşirmeler yönetimde daha etkin olmuştur.

     Osmanlı Halifelik sancağını aldıktan sonra, Alevi ve Bektaşilerle çıkan sorunlar Alevilerin üzerinde düşünce bağlamında çok farklılaşmalarına yol açmıştır, biliyoruz ki o zaman ki Alevilik, Bektaşilik ile günümüzdeki Alevilik ve Bektaşilik arasında çok fazla fark var. İster istemez sorunlarda diyalog olmazsa isyan eden taraf kendini farklılaştırmaya yüz tutabilir.

     Osmanlı ilk başlardaki fetih yöntemleri ve yönetim biçiminden uzaklaşması ve devletin halktan gelen insanların yönetimde yer almaması tüm bu sorunları beraberinde getirmiştir diyebiliriz.

     Yazımın amacı bizim tarihimizi iyi tahlil etmemize yardımcı olmak maksadı ile kaleme alınmıştır eğer her hangi bir yanlışlık varsa affınıza sığınıyorum…


Kaynaklar

1. Osmanlılar, Halil İnalcık

2. Kızılbaş Türkler, Nihat Çetinkaya.

3. Alevilerin Etnik Kimliği, Cemal Şener.

4. http://www.alevibektasi.org

5. http://www.alevilik.com.au/

research paper editing custom research paper writing service cheap assignment writing service write a research paper good college essays case study website custom writing paper custom essay order research essay writing essays custom essay order cheap custom writing service buy an essay cheap custom writing service research essay essay writer cheap do my assignment best online essay writing services writing essays for dummies cheap research papers
1
write essay for me essay editing service help with assignment writing writing an analytical essay professional essay writing services essay writing website pay someone to write my paper essay writing service reviews scholarship essay help essay in english essays for sale do my essay cheap essay writing service the great depression essay paper writers national junior honor society essay best writing services