Archive for Nisan, 2012

31

Sefa Yılmazel30 Nisan 20123 Yorum

İstikrar Sürsün, Türkiye Büyüsün

     ^^ Evet; sayın okuyucular, sizlere bu hafta yeni haberlerim var. Aslında pek de yeni sayılmaz. Yani alışık olduğunuz bir haber. Neredeyse her hafta buna benzer birçok haberle karşılaşıyorsunuzdur. Yalnız, ben biraz daha farklı şekilde sunacağım sizlere.
    Sayın okurlar, geçtiğimiz günlerde bilmem kaçıncı AVM’mizi de gururla açmış bulunduk. Açılışını Sayın Başbakanımız ve saygıdeğer medya patronun beraber yaptığı bu AVM, İstanbul halkının tamda ihtiyaç duyduğu şeydi doğrusu. Öyle ki ilaç gibi geldi diyebilirim sizlere. Bu arada aralarının açık olduğunu düşündüğümüz Sayın Başbakanımız ve malum medya patronunun bir araya gelmesi bizleri şaşırtmadı değil. Neyse bizim konumuz bu değil.

     Evet; sayın okurlar, gün geçtikçe etrafımız AVM’ler tarafından sarılmaya devam ediyor. Şu ana kadar İstanbul’da kaç tane olduğu hakkında net bir bilgi edinemesek de, bu sayının gün geçtikçe arttığını ve artacağını söyleyebiliriz. Türkiye genelinde de durumun pek farklı olmadığı, her ilimizde en az bir tane AVM yapımının devam ettiği ajansımıza gelen bilgiler arasında. Hükümetimizin de büyük destekleriyle, yakında her eve bir AVM olacağı söyleniyor. Anlayacağınız ‘’durmak yok, yola devam’’ sayın okuyucular. ^^

      Şaka bir yana farkındasınız değil mi sizler de?  Benim çocukluğumda, sayıları bir elin parmağını geçmeyecek kadar olan AVM’ler artık her yerdeler. Eskiden; AVM’lere ne biliyim, hafta sonları giderdik, sinemaya giderdik, ne biliyim ailecek alışverişe gidildiğinde giderdik falan. Hal böyle olunca düşündüm; AVM sayısı arttı, şekilleri değişti, sonuç olarak bir farklılaşma oldu. Peki ya bizlere ne oldu? Bizlerde neler değişti? Ve bu sorunun cevabını kendimce buldum. Bizdeki en büyük değişim ‘’tüketim’’ eğilimimizde oldu. Gittikçe tüketmeye odaklanan, sadece tüketen, adım başı tüketen, her AVM’de tüketen, her yerde tüketen bir toplum olduk. İnsanlarımız, üretmekten uzaklaştırılıp, sadece tüketmeye yönlendirilmiş haldeler. Üretmeyen, sadece tüketen bir toplum… Öyle ki; toplu iğneyi dahi üretemeyen, dışarıdan alan bir toplum…



   Sanırım biz gene çağdaşlaşmayı yanlış anladık. Galiba, ünlü bir Batı filozofu ‘’Bana ne kadar AVM’ en olduğunu söyle, sana ne kadar çağdaş olduğunu söyleyeyim’’falan dedi. Yoksa biz bu işi bu kadar abartmazdık yahu? Ulan diyelim bunu da Batı’dan gördün, oradan aldın. Oraya bakıyoruz, en baba şehrinde bile birkaç tane AVM var. Onlarda şehir merkezlerinin dışında yer alıyor. Niye peki biliyor musunuz? Şehrin düzenini bozmasınlar ve şehir merkezleri dışında da bir gelişim, kalkınma olsun diye. Peki ya biz ne yapıyoruz? Ünü Dünya’ya yayılmış, her gün bilmem kaç insanın geçtiği, onlarca hatta yüzlerce işletmenin bulunduğu koskoca İstiklal Caddesi’nin ortasına AVM yapıyoruz. Kalkıyoruz, yerleşim alanlarını yıkıyoruz, yeşillikleri kesiyoruz, AVM yapıyoruz. Bir tane var ama tam yanına bir tane daha yapıyoruz. Bu nedir Allah aşkına? Biri bana bunu açıklasın ya? Bu açlık, bu hırs nerden kaynaklanıyor?  Söyler misiniz bana, İstanbul’da kaç tane kütüphanenin ismini biliyoruz? Kaç tane halkımıza tam hizmet veren, 24 saat açık, içersinde öğrencilerin yatıp kalktığı bir kütüphanemiz var? Yok, ama bu insanların okumaya ihtiyacı yok, bu insanlar sadece tüketsinler, yesinler, içsinler. Sakın ha sakın okumasınlar, maazallah şalter atar ampuller söner sonra.

     Gelelim bir diğer meseleye. Ekonomimiz büyüyor ya, yüzde bilmem kaç falan. Peki, nasıl büyüyor bu ekonomi? Ne yapıyorsunuz da büyüyor? Böyle AVM açarak mı büyütüyorsunuz ekonomimizi? Söylesenize, açılan AVM’lerin içersinde kaç tane yerli mağaza var? Giyiminden, yiyeceğine kadar neredeyse %90’ı yabancı firmalara ait… Resmen adamlara kendi elimizle hizmet ediyoruz yahu. ‘’Kardeş bak gene bir AVM açtık, buraya da gelmez misin?’’ ‘’Hay hay efendim, hay hay’’ deyip tepemize biniyorlar haberimiz yok. Ve dikkat edin girin bakın, Türkçe tabela bulabilecek misiniz? AVM’lerin adı bile Türkçe değil ya neyse.

      Hal böyle iken sayın okuyucular, yazımı Sayın Başbakanımızın sözüyle bitirmek istiyorum; ‘’ İstikrar sürsün, Türkiye büyüsün’’

23

Tolga Bozkurt29 Nisan 2012Yorum Yaz

Tartışılması Gereken Eğitim

Eğitim konusundan daha önce de bahsetmişken, bu konu üzerinde durmakta fayda görüyorum. Bu sistem tartışmalarında dikkatimi çeken bir konu oldu, buna değinmeden edemeyeceğim. Günlerce, haftalarca tartıştık eğitim sistemi nasıl olsun, yeni sistem neler getirecek neler götürecek… Kimse de çıkıp demedi ki, yahu kardeşim iyi güzel de bırakın niceliği, sistem nasıl olursa olsun, eğitimin niteliği nasıl olacak? Evet, bu süreçte daha mantıklı bir soru düşünemiyorum. Her beylik laf edenin diline pelesenk değil midir bu “nicelik olacağına nitelik olsun” sözü? Peki, neden bu süreçte bir babayiğit çıkıp da sormadı bu soruyu? Rakamlar üzerinde tartışıldı yok efendim 4+4+4 olmasın 5+3+4 olsun yok 1+8+4 olsun vs. Ama bunlardan biri de çıkıp “biz bu eğitimi nasıl vereceğiz, bu çocuklara neler öğreteceğiz, müfredatımızın niteliği nedir, yeni sistemde bununla ilgili ne yapacağız?” gibi mantıklı bir şey önermedi.

Bizim var olan eğitim sistemimizin niteliği, okuldan mezun olan bir öğrencinin dershaneye gitmeden, istediği lise veya üniversiteye gitmesine yetmeyecek kadar düşük maalesef. Devlet, ders kitaplarını veriyor, ama o ders kitapları alındığı gibi, yılın sonunda geri teslim ediliyor. Bunun nedeni ise içi bomboş kitaplar. Öğretmenler, o kitaptan öğrenciye verecek hiçbir şey bulamıyorlar. Her ders için tekrar farklı kitaplar alınıyor. Öğrenciler, öğrenmesi gereken şeyler dururken, gereksiz şeylerle doluyorlar.

 Hal böyleyken, bizim bu sistemin niteliğini tartışmamız gereken yerde, niceliğini tartışmamız ne kadar doğrudur acaba? 

28

Genç Çınar28 Nisan 2012Yorum Yaz

Eğitimimizin A,B,C’si

 
   Türkiye’de eğitim, öğretim deniliyor.4+4+4 sistemi dendi, karşı çıkıldı, görüşler sunuldu, tartışıldı. Ben bugünkü yazımda tarihsel süreçte eğitim tartışmalarının merkezine inmeye çalışacağım.  

    10.yy’da Endülüslü Ebubekir İbnu’l Arabi : ‘’Gaflete bakınız, çocuklarımıza hiç anlamadıkları Kur’an’ı okutuyoruz. ‘’ derken 500 yıl sonra anlayış değişmiş , ‘’ Çocuklara önce Kur’an öğretilmelidir. ‘’ demiş İbn Haldun.

 

    Katip Çelebi : ‘’Matematik okumayan kişi yanlış hükümler verir ‘’ derken, Sünbülzade Vehbi : ‘’ Geometriyi önemseme , dörtgenle , beşgenle , çemberle kafa yorma. ‘’ dizelerini sıralamıştır.

    Eğitimde öncelik hangisinde olsun ; dinde mi , ahlakta mı , bilimde mi ? Bu tartışmalar tarihten beri sürdüğü gibi, bugünkü birçok konunun da iskeletini oluşturuyor. Aslında eğitim tartışmalarının temelinde olan unsur, bugünkü gibi muhalefet olmak için karşı çıkmaktan ziyade; hayata karşı, hayatı algılamaya karşı var olan iki farklı bakış açısıdır. Uhrevilik ve dünyevilik bakışları siyasetin güdümündedir. Bu nedenle 2012 yılında bile ulusal eğitimin en yaşamsal evrelerini eğitimden sorumlu örgüt, kurum ve bilim çevreleri değil; onlara kulak vermeyen siyasetçiler tartışıyor.

    1839 Tanzimat Fermanı’yla başlayalım. Tanzimat yöneticileri tutucu çevreleri ürkütmemek için, Tanzimat-ı Hayriye Fermanı’nda eğitime değinmemişlerdir. Dahası aynı çevreleri hoşnut etmek için, Mekatib-i Umumiye Nazırlığı’na İmam-zade Es’ad Efendi’yi getirmişlerdir. Es’ad Efendi çocukların başka mektebe gidebilmeleri için,12-13 yaş sınırını koyarak işe başlamıştır.

    Sultan Abdülmecid genel ve mesleki eğitime, ahiret işleri kadar önem verilmesini istemişti ; ama Es’ad Efendi’nin çizdiği sınırları değiştirmek zordur. Bu nedenle Tanzimat’ın getirdiği serbestlikten, Batı düzeyinde okullar açan azınlıklar ve yabacılar yararlanabilmiştir.

    1856 Islahat Fermanı’nda, Tanzimat Fermanı’na artı olarak ; ‘’Her okul herkese açık olacak’’ cümlesi vardır. Cevdet Paşa medreselerin ıslah edilemeyeceğini düşündüğünden Batı ile bir sentez istemektedir.

   Kızların eğitimi de önemli bir tartışma konusudur o zamanlarda. Kimi kesim; ailesini mutlu kılacak kadın din ve dünyasını bilmelidir düşüncesini benimserken ; kimi kesim de, ne amaçla olursa olsun kızların eğitimine şiddetle karşı çıkmıştır.

    1869’da Sultan Abdülaziz, kız ve erkek sıbyan ve rüşdiyelerinin yaygınlaştırılmasını beyan ederek, o yıl yayımlanan Maarifi Umumiye Nizamnamesi’nde; yeni kuşakların eğitilmesi, devlete düşen bir görev olarak vurgulanmıştır. Nizamnameyi yürürlülüğe koyan Safvet Paşa; ekonomide geri olmamızın nedenini, bilimde, sanatta, eğitimde geri olmamıza bağlamıştır.

    Örneklerden de gördüğümüz gibi tarihimizde de sürekli eğitimle ilgili kafa karışıklığı mevcut olmuştur. Ya at gözlükleriyle bakılan bir sistem savunulmuştur, ya da tamamen bizim yapımımızdan farklı , bizden uzak bir sistem. Batı’yla bir sentez yapılması gerektiğini savunanlar olsa da, ne yazık ki bu düşünce somut bir boyuta ulaşamamıştır.

    Bugüne geldiğimizde ise adı Milli Eğitim olan ; ama milli olmakla uzaktan yakından alakası olmayan bir çökük sistemin içerisinde sıkışıp kalmış durumdayız. Geçmişimizin verdiği kafa karışıklığını çözemediğimiz gibi, üstüne başka boyutları da eklenmiştir. Yaşadığı ülkenin başkentinden haberdar olmayan, tarihini bilmeyen, tarihini öğrenmesi için fırsat verilmeyen nesiller yetiştiriyioruz. Sonra bu çökük sisteme maskeler kuruyoruz, maskeleri değiştiriyoruz. Farklı kostümler giydirerek sistemi ‘güzel ‘ göstermeye çalışsak da ; yetişen nesiller aslında hep yerimizde saydığımızı gösteriyor.

    Bu iş ne at gözlükleriyle olur, ne kendimizden uzaklaşmakla ne de değişik maskeler yaratmakta. Sistemin içi boş olunca, kostüm şahane olsa ne yazar…

23

Tolga Bozkurt24 Nisan 2012Yorum Yaz

Neden Ortadoğu

Ortadoğu yıllardır özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya siyasetinin ve medyasının ilgi odağı durumunda. Dolaysıyla bu coğrafyanın bir parçası olan Türkiye’de Ortadoğu coğrafyasını yakından takip etmektedir. Hatta buradaki olayların ve senaryoların bir parçası olduğu için herkesten daha dikkatli takip etmek zorunluluğu vardır.
 Ortadoğu neresidir? Ortadoğu neden önemlidir? Ortadoğu ne zamandan beri önemlidir? Amerika Birleşik Devletleri’nin bu bölge ile ilişkisi nedir? Ortadoğu‘nun komşuları üzerinde etkisi nedir? Bu yazı işte bu tarz sorular etrafında yoğunlaşmıştır ve birçok zenginliğe sahip olan bu bölgenin özelliklerinden kaynaklanan sorunları ele almaktadır. M.Ö. dahi bu bölgede mevcut özelliklerinden dolayı savaşlar eksik olmamıştır. Hatta bir savaş sonunda yapılan ilk yazılı antlaşma olan Kadeş Antlaşması da bu bölgede yapılmıştır. İslamiyet’in gelişi ve bölge halkının Müslüman oluşu ile bir süre için de olsa halk rahat bir hayat sürmüştür. Osmanlı’nın, Yavuz Sultan Selim ile bölgeye girmesi neticesinde bu karışık bölgeye hak ve adalet götürülerek, bölge insanının 17. yy. a kadar rahat ve zengin hayat sürmesine vesile olunmuştur.  Muhyiddin Arabî hazretlerinin meşhur “ sin şın a girince mim in hakkı ortaya çıkacak” sözü bu süreç içerisinde vücut bulmuştur.
    Şimdi bu bölgenin tanımını yapalım: Kapitalist sömürgeci Avrupa’da ilk defa “Ortadoğu” terimini İngiltere kullanmış ve bu terimin içine Arap devletleri ile birlikte İsrail, Kıbrıs, İran ve Türkiye’yi de eklemiştir. Fakat Amerikalılar tarafından “yakın doğu” terimi İsrail ve İsrail devletine komşu olan Arap devletlerini temsil eder. Terminolojinin haricinde bu bölgenin sınırlandırılması imkânsızdır. Zaten birinci dünya savaşından sonra cetvelle çizilen sınırlar akıl almaz şekilde buralarda sürekli karışıklıklara sebep olmuştur. Bu coğrafi tespitin gerçekleşememesinin nedeni ise asırlar boyunca bölgede söz sahibi olma isteği ile mücadele eden dış güçlerin varlığıdır.
 Aslında bu coğrafi tespitin yapılamamasında bölgenin ekonomik durumunun, coğrafi konumunun, tarihi ve dini öneminin özellikleri ağır basar. Bunların yanında tarihi olaylar (Haçlı Seferleri, 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı ve daha sonra 20 yy ın ikinci yarısında Ortadoğu bölgesinde yaşanan savaşlar dizisi v.b.)sayılabilir.
Mesela haçlı seferleri için belli başlı ve bölgenin önemini belirten 4 ana madde sunabiliriz.
   1 dini inanç: batı Avrupalı hristiyanların dinlerince kutsal sayılan Kudüs’ü ve Filistin’i Müslümanlardan geri almak istemeleri.
   2 Avrupalının içinde bulunduğu yoksulluk.(Bu durum Avrupalı insanları doğunun refah ve zenginliğe sevk etmiştir.)
   3 ticaret: Uzak Doğu ile Avrupa arasındaki ticaretin ana hattı olan Müslümanların kontrolünü yok edip ticaret yollarını ele geçirmek istemeleri.
   4 Katoliklerin Filistin’i alması durumunda cennetle müjdelenmesi.
   Bu maddeler genel itibari ile günümüzde de özelliklerini korumaktadırlar.
  18. yy ve 19. yy da dünya üzerinde güçlü devletler kendi aralarında şarkı paylaşıp buralar hakkında çok önemli tetkikler yapmıştır. İngiltere hükümeti Hindistan Tibet ve Ortadoğu hakkında, Fransa hükümeti Çin Hindistan ve şimali Afrika hakkında, Alman âlimleri de Arabistan ve İslam âlemi hakkında birçok tetkikler yaptırdılar.
 Haçlı seferleri esnasındaki aynı tarihi ve sosyal nedenler yakın tarihi de şekillendirmiştir. Haçlı Seferleri esnasındaki tarihi sebeplere orta doğunun petrol zenginliği eklenmiştir. Bu da kapitalist Avrupa’nın bu coğrafyaya ilgisini ve şekillendirme isteğini daha da arttırmıştır. Zira 1. Dünya Harbi’nde Lawrence strateji bakımından İngilizlerin işlerine yarayacaktı.
   Peki, Lawrence kimdir?Lawrence bir İngiliz ajanıdır. Hrıstıyanlığın koyu bir tarikatını temsil eden Cizvitlerin kolejinde okumuştur. Bu kolejde hem Hıristiyanlık hem de İngiliz siyaseti gereği yayılma ve propaganda dersleri almıştır. Daha sonra Oxford Üniversitesi’ni bitirerek İngilizlerin orta doğuda yayılma siyaseti çalışma istikametinde faaliyetlere katılıp 1910 yılında arkeolog Prof. Hagarth ile birlikte Türkiye ye gelmiştir. Fırat nehri kıyısında arkeolojik kazı adı altında petrol etüdü yaptı. Buralar hakkında siyasi ve etnolojik bilgiler topladı. Bu çalışmalarını 1914 yılına kadar Sina’da, Gazze’de ve Akabe’de sürdürdü. Böylece Osmanlı’nın sınırı içerisinde kalan Ortadoğunun haritası çıkmış ve etnik yapı tespit edilmiş oldu. Böylece dış güçlerin burada nasıl hareket edeceği konusunda çok büyük ve çok önemli bir iş yaptı. Öte yandan önemli bir bölge olan Orta doğuda sınırların belirlenememesinde 2. dünya savaşından sonra bölgede yapılan savaşlar etkili olmuştur. 20. Yy. ın ikinci yarısında genel olarak tüm dünya devletleri teknolojileşme adına atağa kalkmıştır. Hızlı trenlerin bilgisayarların yaygınlaşması, nükleer planların, uzaya uydu göndermeler v.s. bu nedenlerle enerji merkezi olan Ortadoğu’ya yeniden bir atak yapıldı. Avrupalı devletler, Amerika Birleşik Devletleri’nin de desteğini alarak resmi olarak burada bir şube açmaya karar verdiler. Bu şubenin adı İSRAİL…
 Peki, neden dünya devletleri buralarla ilgileniyorlar? Neden İngiliz hükümeti Lawrence gibi çok önemli birini buraya göndermiş; görevler vermişti? Neden buralar da hep kargaşa çıkarmaya çalışmışlardı? 20. yy.ın bu kadar kanlı geçmesinin sebebi ne idi? Bugünkü sebeplere bakıldığında orta doğunun genel olarak stratejik önemi batının çıkarlarına bağlı olarak belirlenmektedir. Ortadoğu bölgesi Süveyş kanalının 1876 da açılması ve 20 yy başlarında petrol çıkarma ve yönetim imtiyazlarının dağıtılması ile birlikte olağan üstü önem kazanmıştır. Ortadoğu bölgesinde petrol rezervlerinin olması batının dikkatini bölgeye çevirmesine neden olan en önemli olan faktördür. Ortadoğu dünya petrol rezervlerinin %65’ni dünya petrol üretiminin ise %25 ni elinde tutmaktadır. Ayrıca burada dünya doğalgaz rezervlerinin %80 i bulunmaktadır. Yaklaşık 1,1 trilyon varil dolayında olduğu bilinen kanıtlanmış dünya petrol rezervlerinin 800–850 milyar varili bu bölgede bulunmaktadır. Bu bölge ciddi anlamda dünya enerjisini karşılamaktadır.
 Bu enerji kaynaklarını Osmanlı sultanlarından sultan ikinci Abdülhamit han kendi saltanatında fark etmiş ve buraları kaybetmemek için siyasi çaba harcamıştır. Önce İngilizlerin daha sonra Almanların bölgede arkeolojik kazı adı altında petrol aradıklarını tespit ettirmiştir. Daha sonra sultan bu olaylar üzerine buraları korumak amacı ile petrol bulunan arazileri kendi has kasasından para ödeyerek kendi kişisel mülkü olarak kaydettirir. Bunun üzerine sultan ikinci Abdülhamit Han petrol aramalarını kendi iradesi ile sürdürür  
Önce bölgedeki petrol olan yerlerin haritasını çıkarttırır. Daha sonra bölgede çalışmalara başlar. Öncelikle bölgede 14 tane petrol kuyusu açtırır. Üretim ve arıtma tesisleri kurdurur. Hatta ilk defa “güzel kazanıyorum yılda 500 bin altın gelirim var der”
 Diğer bir boyuttan baktığımız zaman tarih boyunca yer yer dini sebeplerden dolayı da bu bölgede savaşlar çıkmıştır. 17. yy.dan sonra dini istekleri doğrultusunda ön plana çıkan Yahudilerin İsrail devletini kurması ve burada önder olma arzusu dengeleri yeniden bozmuştur.
Filistin de İngiliz manda rejiminin sona ermesinin hemen ardından 14 Mayıs 1948’de tel-Aviv de toplanan Yahudi milli konseyi, yayınladığı bir bildiri ile İsrail devletinin kurulduğunu ilan etti. Bunun hemen ardından Amerika birleşik devletleri ve ertesi gün de Sovyetler birliği hemen İsrail’ tanıdığını açıkladı. Bu gelişmeler öncesinde ise İngiliz birlikleri bölgeyi terk etmeye başlamışlardı bile.
İsrail devletinin kuruluşunun ilan edilmesinden birkaç saat sonra Arap birliği İsrail’e savaş açtı. Mısır, Ürdün, Suriye ve ırak kuvvetleri üç yönden saldırıya geçerek önemli ilerlemeler kaydettiler. Ancak İsrail’in planlı savunması üzerine savaş Araplar aleyhine dönüştü.
 İsrail savaş sonun da 1947’de taksim planı ile elde ettiği %56’lık Filistin toprağını %78’çıkardı. 700.000 Filistinli evlerini terk etmek zorunda kaldı. Yurtlarını terk eden Filistinlilerden 250,000 i Gazze’ye yerleştirildi. Filistinlilerin başka ülkelere göçü ve Yahudilerin Filistin’de artan nüfusu, demografik yapının bölgenin asıl yerleşik halkı olan Araplar aleyhine dönüşmesine neden oldu. Ve bugüne kadar süregelen Filistinli mülteciler sorunu başladı. Benzer şekilde 1948–1952 arasında Arap ülkelerinde yaşayan 1 milyon kadar Yahudiler kovuldu. Bunların büyük bir kısmı İsrail’e yerleşti. İsrail savaş sonunda savaştığı her Arap ülkesi ile ayrı ayrı ateşkes antlaşmaları imzaladı. Savaşa girmiş olan Ürdün Batı Şeria’ya; mısır’da Gazze şeridine asker yığdı. Kudüs’ün kontrolü ise batıda İsrail, doğuda Ürdün arasında bölündü.1948 savaşı sonrasında savaşa katılan Arap ülkelerinde siyasi rejim değişikliğine varan karışıklıklar yaşandı. En önemli değişiklik Mısır’da gerçekleşti. Mısır da Kral Faruk bir darbe ile tahttan indirilerek yerine General Necip getirildi. Savaştan en karlı çıkan İsrail oldu. 1941’te 85,000, 1943’te 539,000, 1946’da 608,000, 1947’de 650,000 olan Yahudi nüfusu 1949 yılında 758,000 ulaştı. Ve bu rakam giderek artmaya devam etmiştir.
Bölgenin özelliklerinin çok olması nedeni ile sıkıntılar yine devam ediyordu.
1956’da Süveyş kanal krizi patlak verdi. Ve 1967’de 6 gün süren 6 gün savaşları meydana geldi. İsrail’in savaşı kesin üstünlük kazanması sonucu İsrail topraklarını 4 katına çıkarmıştır.
1973’te Yom Kippur savaşları baş gösterdi. Bu savaş neticesinde dünyada petrol sıkıntısı baş gösterdi. 1975’te Lübnan’da Filistinli mültecilerin Lübnan’a yerleşmiş olması sebebi ile ülkenin demografisinde bozulmalar başlamıştır. Bu nedenle Müslüman Hıristiyan çatışması çıkmıştır. Bunu fırsat bilen İsrail Lübnan’a girmiştir.
1978’te petrol krizi yeniden baş gösterdi.
 Tarih boyunca mutlaka bir taraf ya ezilmiştir ya da kendilerini ezik hissetmişlerdir. Bölgedeki sıkıntılı yaşam özellikle 1. dünya savaşından çıkan bölge halkı epey cahil kalmıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra bu sıkıntıları ve geleceği pekiyi görmeyen bölge halkı gençlerini okumaya sevk etmişlerdir. Özellikle Filistin üzerine yapılan baskı ve saldırılar sonucu üniversite okuyan kişi sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Nitekim bölgedeki Türk okullarının faaliyetleri hem ülkemizin değerini bir kat daha artırırken yeni orta doğunun inşasında çok büyük rol oynamaktadır. Hülasa ben yakın bir zamana kadar dünyanın yeni bir orta doğu göreceğine inanıyorum. Hele de dünya liderlerinin bölge ile alakalı müspet görüşleri beni daha da mutlu ediyor. Aslında beni esas mutlu eden nokta yeni orta doğunun bizim önderliğimizde kurulacak olması. Oradaki okullarımız, inşaat şirketlerimiz v.s. Osmanlı devletinin eserinin yanında Türkiye Cumhuriyetinin koyacağı eserler gerçekten milli duygularımı okşamaktadır. Keza benim fikirlerimin güçlenmesinde yeni Amerika birleşik devletleri başkanı Sayın Barack Hüseyin OBAMA’nın ülkemizi ziyareti sırasında Tophane-İ Amire binasında üniversiteli gençlerimizle konuşması sırasında öğrencilerimizden birinin “başbakanımızın Davos da ki çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz? ” sorusuna verdiği “Filistinli ve İsrailli anneler çocukları için aynı şeyi hissediyor ve istiyorlar. Biz sadece anneleri görev başına getirsek bazı şeyleri çözülebileceğine ben inanıyorum” cevabı da benim hislerimde yanılmadığımın bir kanıtı olsa gerek diye düşünüyorum. Ve ben artık bölgenin makûs talihinin değişeceğine inanıyorum. Dilerim ki o bölgede de artık kesin huzur sağlanır. Ve Kudüs herkese kapılarını açar…
 Neden dünyanın başka bir yeri değil de Ortadoğu? Görüldüğü üzere başından beri anlattığımız sıkıntılara, savaşlara, kargaşalara bölgenin özellikleri sebep olmaktadır. Yani tarih ve coğrafya toplumlar üzerinde mutlak surette etkilidir. Gerek tarihi özellikleri sebebi ile, gerek coğrafi özellikleri ve yer altı zenginlikleri sebebi ile Ortadoğu sürekli sıkıntılar ve savaşlar yaşamıştır. Bölge bu özelliklere sahip olmasa idi kesinlikle ne savaşlar yapılırdı, ne de senaryolar hazırlanırdı. Nitekim meyvesi olan ağaç taşlanıyor.

Kaynakça

*Martin 1998 s 47
*Mcghee1992 s 24
*Bulut 1997 s36–37
*Bill and lieden 1974 134
*Yıldız 1993 s 146
*Gürel ve Ergün 1993 s 123
* Gresh ve Vidal 1991
*Chistyakov 1995 s 48
*M.e. b.  11, sınıf edebiyat kitabı
*B.O.P. Prof. Dr. Mahir KAYNAK 2006 s 3
*Hürriyet Cüneyt ÜLSEVER 13.07.06
*Oral SANDER siyasi tarih 1918–1994 imge kitapevi 13. baskı s 559–563
*Wikipedia Irak- İran savaşları
*Congressional Record september 20/2002 us senato
*Kadir MISIROĞLU Filistin dramını düşündürdükleri
*Nihat ERİM devletlerarası hukuku ve siyasi tarih metinleri 1 Ankara 1953
*Doç. Dr. Arzu TERZİ Bağdat-Musul’da Abdülhamit’in mirası ve petrol arazi   
*Fahir ARMAOĞLU siyasi tarih alkım yayınevi

           Bu yazı Sevgili Kardeşim AHMET FARUK BAKACAK’a aittir.

31

Sefa Yılmazel23 Nisan 2012Yorum Yaz

23 Nisan Neşe Doluyor mu İnsan?

     Bugün, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Peki, bugün ulusal egemenlik nerede, çocuklarımız ne durumda diye sormak istesek, kimler nasıl cevap verir acaba? Evet, bir 23 Nisan’ı daha geride bıraktığımız bu dakikalarda sizlere ulusal egemenlik ve çocuklarımız hakkında birkaç şey aktarmak istiyorum.

     Öncelikle, ilkokul birinci sınıftan beri ezberletilmeye çalışılan ama bir türlü gerçekten anlaşılmayan, ulusal egemenlik hakkında konuşalım. Nedir bu ulusal egemenlik? Evet, Özgür Ansiklopedi Vikipedi kısaca şöyle tanımlıyor; ‘’ Ulusal Egemenlik ya da millî hâkimiyet, devletin gücü olan egemenliğin  doğrudan doğruya ulusa ait olmasıdır.’’
Egemenliğin doğrudan doğruya ulusa ait olması… Peki, bugün bahsi geçen egemenlik gerçekten de doğrudan doğruya bize mi ait? Ne kadar bizim, ne kadarı onların? Onlar kim? Kim bizi temsil ediyor, gerçekten de edebiliyorlar mı? Evet, bugün sorulması gereken sorular bunlar. Türkiye’de uygulanmakta olan sistem, görünürde ne kadar ulusal egemenlik ile süslense de, aslında sadece süs. Sözde ulusun iradesiyle iktidar olmuş bir parti ve ulusal egemenlik… Yüzde 50 bir tarafta, yüzde 50 öbür tarafta… Peki, inceleyelim son 3 dönemdir iktidarda olan partinin oy oranlarını,  2002 : %34,28, 2007 : %46,47, 2011 : %49,9. Ve hepsinde de tek başına iktidar… Ya geriye kalan yüzdeler? Onların temsil hakkı nerede?  %10 barajını aşamayan partilerin temsil hakkını hiçe sayan ve insanları bundan ötürü %10 barajını aşabilecek seçeneklere yönlendiren, dayatmacı bir sistemden bahsediyoruz. Böyle bir sistemde ulusal egemenlikten söz edebilir miyiz? Edemeyiz, edemiyoruz, ettirmezler de. Ulusal egemenliği zincirlere vurulmuş, dayatmalarla sınırlandırılmış bir ulusun Ulusal Egemenlik bayramını kutluyoruz işte. Kutlu olsun, mutlu olsun.

     Ve gelelim çocuklarımıza… Bugün Twitter’da dolaşan bir cümleyi aktarmak istiyorum sizlere ilk önce: ‘’ Çocuk işçi sayısıyla Avrupa’da birinci, çocuk gelin sayısıyla ikinci, tutuklu çocuk sayısıyla üçüncüyüz. Bugün 23 Nisan, utanıyor insan.’’  Evet, gerçekten de utanıyor insan. Çocuklarımız, bizim yarınlarımız diyoruz hep. Peki, yarınlarda çocuklarımıza neler bırakacağız? Onlara ne veriyoruz ki, ne bekleyeceğiz? Çocuklarımıza örnek olacak siyasiler bile, her gün ekran başında birbirleriyle dalaşıyorlar. Ve işin en acı tarafı: ‘’fırsat eşitsizliği’’. Erçiş’te, Pozantı’da, Kars’ta, Diyarbakır’da ve daha nice yerde çocuklarımızın durumu ortada. Belki bugün o çocuklar hatırlandı, çeşitli yardımlar, gösteriler yapıldı, oyuncaklar verildi peki ya yarın? Yarın ne olacak? O çocuklar yine kaldıkları yerden yaşam mücadelesine devam edecekler. O çocuklardan bizim ne farkımız vardı ki, biz burada en azından temiz, düzgün okullarda okuduk, az çok iyi bir eğitim aldık. Ne farkımız vardı? Farkımız eğer İstanbul’da doğmamız, yaşamamızsa lanet olsun böyle farka. Yurdumun her köşesinde çocuklar sömürülüyor. Bir tarafta tecavüze uğrayan, bir tarafta terör örgütüne maşa olan, bir tarafta okula gitmek için her gün dağ tepe aşan, bir tarafta eve ekmek götürmek için çalışan çocuklar ve daha neler, neler… Bu çocuklar bizim çocuklarımız. Evet, bende çocuğum ve bugün daha yüksek sesle bağırmak istiyorum: Önce çocuklarımız, önce gençliğimiz.
 Sayın Başbakanımız en az 3 çocuk diyor ya, söyler misin Allah aşkına bu koşullarda kim çocuk yapmak ister? Hangi ana-baba çocuğunu böyle bir ortamda büyütmek ister? Ve sözüm ona, yurdun dört bir yanında neşeyle kutlandı 23 Nisan. Çocuklarımıza bir gün değil, her gün bayram olmalı. Onları bir gün değil, her gün hatırlamalıyız.  Çocuklar bizim kıymetlimiz, çocuklar bizim geleceğimiz.

     Her şeye rağmen bizlere bugünü kutlamayı nasip eden Gazi Paşa’ya sonsuz minnettarlarımı sunarım.


     “Çocuklar her türlü ihmal ve istismardan korunmalı ve onlar her koşulda yetişkinlerden daha özel olarak ele alınmalıdır.” Mustafa Kemal

31

Sefa Yılmazel16 Nisan 2012Yorum Yaz

Unutuyor muyuz, Uyutuluyor muyuz?

     Olaylar olur, sözler söylenir ve zaman geçer. Peki ya sonra ne olur?

     Evet, bugün toplumumuzun olaylara ve söylenen sözlere olan duyarlılığını sunmaya çalışacağım sizlere. Öncelikle birkaç ‘hatırlatma’ yapmak istiyorum:

2009 Münevver Karabulut cinayeti
2009 Habur rezaleti
2010 Mavi Marmara
2010 KPSS kopya skandalı
2011 YGS şifre skandalı
2011 Van depremi
   

    Bu olayları hatırladınız mı? Hatırladınız değil mi? Peki, sadece bunlar mı? Yok, daha saymakla bitmez. Şimdi düşünün, bu olayların yaşandığı zamanı hatırlamaya çalışın. Gazeteler, dergiler, televizyonlar, sosyal medya… Sokakta, evlerde, iş yerlerinde her yerde bu olayları konuştuk, tartıştık. Sonra ne oldu? Sonrası malum; Türkiye’de olayların, haberlerin ömrü kısadır. Gündemin bu kadar hızlı değiştiği başka bir ülke var mı?  



   
Peki, neden böyleyiz? Neden olayları, söylenen sözleri bu kadar çabuk unutuyoruz?  Bu unutkanlık kimlere yarıyor? Kimler faydalanıyor halkın bu durumundan? Bu soruları neden soruyoruz?

     Evet, gelelim cevaplara. Öncelikle şunu söylemek gerek, vatandaşın düşünebilmesi, algılayabilmesi, olayları, söylenenleri unutmaması, kendine mesele etmesi için bir ön koşul vardır. Nedir bu ön koşul diye soracak olursanız, cevabım açık ve net bir şekilde ‘’karın tokluğu’’ olur. Karnı aç olan insan, kendi karnından ve doyuracağı karınlardan başka bir şey düşünemez. Düşünmesi de beklenilemez zaten. İnsanlarımız kendi geçim dertleri ile boğuşturularak, uyutuluyorlar. Evet, resmen uyutuluyoruz. Ali Amca akşam eve ekmek götürebilmenin derdinde, Ayşe Teyze çocukların peşinde, Hasan Ağabey faturaların, kredi kartlarının pençesinde… Hal böyle iken; vatandaşlarımızın sağlıklı düşünmesi, olayları ve söylenenleri hatırlaması mümkün mü sizce?  Değil tabi.

     Ee, vatandaşı bir torba kömüre muhtaç edenler de, bu durumdan faydalanmasını en iyi bilenler tabi. ‘’Duble yol yaptık, baraj yaptık, parklar yaptık,  Kur’an’ ı Kerim’i seçmeli ders yaptık, al sana bir çuval kömür, sende elektrik ödeme’’ deyip, arkadan da hortumu kendi bahçelerine çevirenler,  halkın inançlarını sömürüp oy alanlar ve daha niceleri… Ee, o zaman soruyorum; bu ülkenin siyasileri, milletinin düşünmesine, ilerlemesine, aydınlanmasına destek mi oluyorlar, köstek mi oluyorlar?

     Özetle; karnı aç, okumaktan uzak olan kimse; kandırılmaya, uyutulmaya ve unutmaya mahkûmdur. 

     He hazır siyasilere de değinmişken, Sayın Başbakanımızdan da bir örnek vermek istiyorum. Meşhur bedelli askerlik olayı: Hatırlarsanız, yakın zamanda bedelli askerlik teklifi yasalaştı. 30 bin TL bedeli olan, bedelli askerlik için Sayın Başbakanımız neler demişti acaba?

 Böyle proje mi olur? Bu kiminle konuşulmuş? Sokakta birileri bir şeyler söylüyor. Bedelli askerlik olur mu olmaz mı? Bu; ne getirir, ne götürür. Bu ülkede parası olan var, olmayan var. Şimdi sen kalkıp da parası olana buyur kullan diyeceksin, parası olmayana o da gitsin yapsın diyeceksin. Bunu adalet terazisine oturtmak zorundasınız. Benim vatandaşımın belli bir kesimini mağdur etmeyeceğini biz bilseydik, bugüne kadar çoktan hallederdik. Ben böyle bir sorumluluğun altına Tayyip Erdoğan olarak giremem. Böyle bir şeyi referanduma götürürüz.” 


Bazen karın tokluğunun da yetmediği oluyor tabi. İmam-cemaat dersem, anlarsınız herhalde?

Ve son söz olarak: Her şehit haberinin ardından vatansever kesilip, üç gün sonra her şeyi unutan milletim adına,

Bu millet, sana minnettar kınalı kuzu! Senin yerin, Peygamberlerin yanı…

23

Tolga Bozkurt8 Nisan 2012Yorum Yaz

İthalat İhracat Politikalarının Ülke Ekonomisindeki Yeri

      İthalat ve ihracat bir ülke ekonomisinin aynasıdır. Ülkeler, kaynak ve sanayilerine göre bir takım politikalar neticesinde bu alış verişleri gerçekleştirir. İthalat ve ihracat, ülke sanayisiyle doğrudan ilgili olup, ülkenin sahip olduğu yer altı ve yer üstü kaynaklarla da ilgilidir. Bu faktörler, netice itibariyle uygulanacak dış ticaret politikasında büyük rol oynar.

      Sanayisi iyi olan ülkeler kaynaklarına göre genelde hammadde ithal ederler. Politikaları da bu şekilde işler. Hammaddeyi düşük maliyetle ithal ederler, onu işlerler ve neticesinde kullanırlar ve ihraç ederler. Sanayi gelişmiştir, yüksek maliyetli işlenmiş malı ithal etmek yerine o malın hammaddesini ithal edip kendileri işlerler. Bu işlem, çok yönlü karlı bir işlemdir. O üretim için ülkeden çıkan para, ülkeye giren paradan daha azdır. Bunun yanında, üretim yapan atölye veya fabrikalarda istihdam olmaktadır ve işsizlik azalmaktadır. Öte yandan, sanayisi az gelişmiş veya gelişmemiş ülkelerde, durum tam tersi yönde işlemektedir. Hammaddelerini düşük fiyattan ihraç edip, işlenmiş bir şekilde ve daha pahalı bir fiyatla ithal etmektedirler. Benim değinmek istediğim konu ise ülkemizin de içinde bulunduğu ikinci kısım.

      Ülkemizdeki ithalat ihracat politikasına girmeden önce dış ticaret hacmi ve cari açıkla ilgili istatistiklere değinmekte fayda var. Ülkemiz ekonomisi, önceki aylara nazaran iyi bir seyir izlemekte. TÜİK’in açıkladığı verilere göre şubat ayı cari açığımız 5.935.960.000 dolar. 2011 yılı şubat ayına baktığımızda cari açık 7.460.472.000 dolar seviyelerinde. 2012 yılının şubatında ihracatın, ithalatı karşılama oranı %66,5 iken 2011 yılı şubat ayında bu oran %57,4te seyretmekte. Aynı şekilde 2011 Şubatında, dış ticaret hacmi 27.579.525.000$iken 2012 Şubatında bu rakam 29.489.160.000 $ dolaylarındadır. Bunların yanında ihracat %17,1 ithalat ise %1,1 artış göstermiştir. 2012 Şubat ayı verileri, aynı yılın Ocak ayı verilerinden de iyi bir düzeydedir. Ocak ayında ihracatın, ithalatı karşılama oranı %59,6 olarak saptanmış. Yani deyim yerindeyse şubat ayında, ocağa nazaran işler biraz daha düzelmiş.          

 

      Rakamlara bakılırsa işler gerçekten de iyi gidiyor. Ama bu düzey tabi ki de yetmez. Başta da belirttiğim gibi hammaddeyi satıp, onu işlenmiş halde tekrar satın almamak gerek. Mesela Türkiye’nin şubat verilerindeki demir-çelik ithalat ve ihracatını inceleyecek olursak bunu daha da iyi anlayabiliriz.

      Özetleyecek olursak; ekonomimiz iyiye dahi gitse, ithalatımıza ve ihracatımıza dikkat etmemiz gerekiyor. Hammaddeyi ihraç edip o malı işlenmiş şekilde tekrar almamamız gerekir. Bu işleme safhasını kendi ülkemizde gerçekleştirip, bundan her alanda nasiplenmemiz gerekiyor. Tabi ki bunun için devletin de sanayicilere teşvik ve benzeri politikalarla destek olması gerekiyor.


Değer -

Fasıllar

2011

2012

İHRACAT

Genel toplam

9 551 225

10 374 026

87

Motorlu kara taşıtları, traktörler, bisikletler, motosikletler ve diğer kara taşıtları; bunların aksam, parça, aksesuarı

1 098 765

1 204 579

84

Kazanlar, makinalar, mekanik cihazlar ve aletler; bunların aksam ve parçaları

 748 227

 832 770

72

Demir ve çelik

 711 735

 793 199

85

Elektrikli makina ve cihazlar, ses kaydetme-verme, televizyon görüntü-ses kaydetme-verme cihazları;aksam-parça-aksesuarı

 611 905

 681 584

61

Örme giyim eşyası ve aksesuarı

 690 749

 633 513

27

Mineral yakıtlar, mineral yağlar ve bunların damıtılmasından elde edilen ürünler; bitümenli maddeler; mineral mumlar

 534 938

 620 833

73

Demir veya çelikten eşya

 407 230

 431 366

62

Örülmemiş giyim eşyası ve aksesuarı

 406 914

 415 340

71

İnciler, kıymetli veya yarı kıymetli taşlar, kıymetli metaller; taklit mücevherci eşyası; metal paralar

 156 270

 396 458

39

Plastikler ve mamulleri

 299 955

 328 006

8

Yenilen meyvalar ve yenilen sert kabuklu meyvalar; turunçgillerin ve kavunların ve karpuzların kabukları

 354 159

 288 037

40

Kauçuk ve kauçuktan eşya

 182 361

 197 715

94

Mobilyalar, yatak takımları; aydınlatma cihazları; reklam lambaları, ışıklı tabelalar vb; prefabrik yapılar

 146 350

 170 061

76

Aluminyum ve aluminyumdan eşya

 161 587

 156 939

25

Tuz; kükürt; topraklar ve taşlar; alçılar, kireçler ve çimento

 188 848

 154 302

63

Dokunabilir maddelerden hazır eşya; takımlar; kullanılmış giyim ve dokunmuş diğer eşya; paçavralar

 158 632

 140 287

20

Sebzeler, meyvalar, sert kabuklu meyvalar ve bitkilerin diğer kısımlarından elde edilen müstahzarlar

 130 517

 137 675

57

Halılar ve diğer dokumaya elverişli maddelerden yer kaplamaları

 101 155

 132 544

52

Pamuk

 158 373

 124 895

54

Sentetik ve suni filamentler, şeritler ve benzeri sentetik ve suni dokumaya elverişli maddeler

 110 843

 112 741

Diğer fasıllar

2 191 711

2 421 180

İTHALAT

Genel toplam

16 904 736

17 382 776

27

Mineral yakıtlar, mineral yağlar ve bunların damıtılmasından elde edilen ürünler; bitümenli maddeler; mineral mumlar

3 760 501

4 692 121

84

Kazanlar, makinalar, mekanik cihazlar ve aletler; bunların aksam ve parçaları

1 616 722

1 787 444

72

Demir ve çelik

1 512 160

1 538 571

85

Elektrikli makina ve cihazlar, ses kaydetme-verme, televizyon görüntü-ses kaydetme-verme cihazları;aksam-parça-aksesuarı

1 182 955

1 243 481

39

Plastikler ve mamulleri

 927 600

 972 209

87

Motorlu kara taşıtları, traktörler, bisikletler, motosikletler ve diğer kara taşıtları; bunların aksam, parça, aksesuarı

1 017 861

 777 599

29

Organik kimyasal ürünler

 377 339

 391 173

74

Bakır ve bakırdan eşya

 327 622

 298 182

90

Optik, fotoğraf, sinema, ölçü, kontrol, ayar, tıbbi, cerrahi alet ve cihazlar; bunların aksam, parça ve aksesuarı

 272 128

 287 534

30

Eczacılık ürünleri

 366 654

 282 560

71

İnciler, kıymetli veya yarı kıymetli taşlar, kıymetli metaller; taklit mücevherci eşyası; metal paralar

 627 538

 268 099

88

Hava taşıtları, uzay taşıtları ve bunların aksam ve parçalar

 268 523

 263 040

40

Kauçuk ve kauçuktan eşya

 232 857

 245 783

48

Kağıt ve karton; kağıt hamurundan, kağıttan veya kartondan eşya

 217 645

 232 472

52

Pamuk

 405 649

 224 845

76

Aluminyum ve aluminyumdan eşya

 248 894

 201 437

73

Demir veya çelikten eşya

 168 755

 171 160

15

Hayvansal ve bitkisel katı ve sıvı yağlar; yemeklik katı yağlar; hayvansal ve bitkisel mumlar

 132 139

 168 337

54

Sentetik ve suni filamentler, şeritler ve benzeri sentetik ve suni dokumaya elverişli maddeler

 152 106

 167 795

38

Muhtelif kimyasal maddeler (biodizel, yangın söndürme maddeleri, dezenfektanlar, haşarat öldürücüler, vb.)

 157 410

 166 506

Diğer fasıllar

2 931 678

3 002 428

 Ocak ayı değerleri, 000 $
31

Sefa Yılmazel2 Nisan 2012Yorum Yaz

Yobazlar ve Devrimbazlar

     Yobaz nedir?  Yobaz dendiği zaman akla ne gelir? Yobaz; sadece din istismarı yapan, dinde aşıraya kaçanlar için mi kullanılır? Yobazlık, sadece sağ görüşte mi vardır? Sol görüşte de yobazlar olamaz mı? Olursa onlara da yobaz mı deriz? İşte bu tıkandığımız noktada Peyami Safa devreye girmiş, bundan yıllar önce. Safa zihinlerimize şu keskin kelimeyi kazımıştı: Devrimbaz.

     Nedir peki bu devrimbaz? Peyami Safa’dan okuyalım;

“Devrimbaz inkılâbın sosyolojik manasını bilmez; bilmediği için de ona “devrim” der.       Devrimbazın psikolojisi, anlamadığı meçhulün gizli gizli imkânlarını istismar eden dinbazın taasubundan ve ruh yapısından farksızdır.
Devrimbaz mürtecilerin en tehlikelisidir çünkü modern ilmin verilerine aykırı bir geriliği, ilerilik adına müdafaa eder.
Devrimbaz, politikacı ve iman istismarcısıdır. İktidarı vurmaya çalışır ve “İrtica var!” diye haykırır Din irticaını kasdettiği malum olduğu için dini bir politika silahı olarak kullandığı da bellidir.
Devrimbaz Allah’a inanmamakta samimidir, fakat Atatürk’e inanmakta samimi değildir.Atatürk’ün milliyetçiliğine, tarih görüşüne, kominizm düşmanlığına inanmaz; bunları hatırlamaz ve hatırlatmaz.”


     Bakıldığı zaman, yobaz ile devrimbaz kavramlarının birbirine zıt olduğu sanılır. Fakat bu iki kavram birbirine zıt değil, birbirine akraba olan iki ayrı uçtur.Teoride birbirine zıt olan birçok kavram gibi bu iki zıt kutupta birbirine çok benzemektedir. İkisi de gelişmemiş bir kafa yapısına, incelmemiş bir ruha sahiptir. Deyim yerindeyse ikiside odundur. İkisi de doğruyu, güzeli, iyiyi kendi tekelinde zanneder. İkisi de karşısındakine söz hakkı tanımaz.. İkisi de bir şeylerin bekçisi olduğunu düşünür. Biri diğeri olduğunu söyler. İkisi de kin, intikam, hırs ile doludur. Kendi oluşumları dışında gerçekleşen her türlü yeniliğe karşıdırlar. Ve bu iki menfii tip; bozulmuş, çürümüş, sağlıklı bir gelişme gösterememiş cemiyetlerin ürünleridir.


     Bizim cemiyetimize baktığımız zaman, bu iki menfii tipi de görmek mümkün. Her an, her yerde karşınıza ‘’Dikkat irtica geliyor’’ veya ‘’ Din elden gidiyor’’ diye haykıran tipler çıkabilir. E hal böyle iken; bu iki çürümüş düşüncenin gölgesinde ülkenin gelişmesi, aydınlanması da aksıyor. Ülkemiz devrimbazlar ve yobazların çatışması altında ezilmiş, bir türlü gerçek gelişimini tamamlayamamıştır. Softa yobazların eline düşen Yüce İslam; bu soysuzların elinde çürütülmüş, toplumda İslam’a karşı ters tepki ve yanlış algılar oluşturmuştur. Öte yandan; sözde ilerici olduklarını sayan devrimbazlar, milletin sahip olduğu değerleri köreltmiş ve milli, manevi değerlerin bozulmalarına yol açmıştırlar.  


      Her kavramın, her düşüncenin yanlış anlaşıldığı vatanımda yobazlık da yanlış anlaşılmıştır.Toplumumuz da genel olarak yobaz kelimesi; dinde aşırıya kaçan, dini konularda başkalarına baskı yapan, kendi gibi olmayanı hor gören, aşırı dindar kimseler için kullanılıyor. Oysa ki, toplumun içinde öyle yobazlar var ki bunların dinle de yakından uzaktan ilgisi yok. Kendilerini belli bir düşünceye, ideolojiye adamış, beyinlerini zincire vurmuş, düşünmekten aciz kimseler… Evet, zamanında bu yobazlardan çok çekti millet. Gelin biraz onları hatırlayalım. Daha yakın bir zamana kadar başörtüsü yüzünden kaç tane kız evladımız okumaktan alıkoyundu. Sözde; Cumhuriyet’in Bekçileri, devrimlerin savunucusu olduklarını söyleyen bu çürümüş zihniyet şanlı cumhuriyetin en büyük nimeti olan eşitlik ilkesini hiçe sayarak binlerce genç kızın okumasına mani oldular. Sadece bu mu? Askeri okula, anasının başörtüsü var diye kaç vatan evladı başarılı olmasına rağmen bu zihniyetin rütbelileri tarafından elendi, hiçe sayıldı. Ve daha neler neler… Kendinden olmayanı hiçe sayan bu zihniyet,  milletin; milli ve manevi değerlerine en büyük darbeyi vuranlardı.

     Hatırladınız mı? Hatırladınız tabi. Şimdilerde yakınanlar var, bende yakınıyorum yargıyı ele geçirdiler, polisi ele geçirdiler, her yere kendi adamlarını koydular. Evet aynen öyle yaptılar, yapmaya da devam ediyorlar. Peki neden? Nerden geliyor bu güç? Bu gücü, onlara  millete kan kusturan devrimbazlar verdi. Evet yanlış duymadınız. Bugün iktidara atılan oyların birçoğu tepki oyudur. Sizinde çevrenizde vardır, iktidara oy veren kimselerden çok kere duymuşunuzdur ‘’ Hiç değilse bu adamlar dindar, yanlış yapmazlar.’’ Ee benim zavallı halkım nereden bilecek bu adamların iç yüzünü? Bilmez arkadaş, bilmez. Millet o kadar derin düşünmez, okumaz. Görüntüye bakar, sese bakar. Başbakanım gürler, yasayı hazırlar geçirir, reklamını yapar, oyunu alır, işine bakar. Arkada yolsuzluk mu olmuş, yandaş zenginler mi oluşmuş, ihaleler mi dönmüş, paralar mı akmış? Halk buna bakmaz arkadaş. Türkiye’de işler de bu şekilde yürür.


     Arvasi der ki, ‘’ Her fikrin, her ideolojinin, her inancın, her cemiyetin yobazı vardır. İster muhafazakarlık, ister devrim adına yapılsın yobazlık yobazlıktır.’’

23

Tolga Bozkurt1 Nisan 2012Yorum Yaz

Eğitim Sisteminin Siyasi Ayağı


     Eğitim sistemi aşağı, eğitim sistemi yukarı… Gündemden düşmedi, olumlusuyla olumsuzuyla büyük tepki gördü. Siyasi partiler bunun üzerinden rant sağlamaya çalıştı, adeta bir boks müsabakasına çevirdiler ve mikrofonları gören kendini ringde sandı. Öyle ya kimsenin sistemle bir işi yok, asıl iş tabiri caizse rant sağlamak!

     Bandı biraz geriye saralım; eğitim sistemimizi ilgilendiren bir değişiklik düşünüldü, bence güzel bir adım olabilirdi. Neden güzel bir adım? Çünkü bir şeyleri değiştirmenin, iyiye gitmenin yolunun, eğitim olduğuna dair toplumumuzda genel bir mutabakat söz konusu. Böyle düşünecek olursak, eğitim sistemini iyileştirmek gerektiği konusunda da mutabık olabilmemiz tabi ki mümkündür. Peki neden olabilirdi? Olabilirdi, çünkü yeterli değil. Neden yeterli değil? Nesilleri ilgilendirecek bir sistemin, bu kadar kısa bir sürede oluşması ilk neden olarak söylenebilir. Diğer nedenlere geçmeden önce bu nedende biraz daha durmak gerektiği kanaatindeyim. Güzel bir şeyler düşünüyorsunuz, yapmaya çalışıyorsunuz, fena bir iş de değil ortaya çıkardığınız iş ama eksikleri var. Ne yaparsınız? Tabi ki tartışmaya açarsınız, uzmanlara araştırma şansı verip fikirlerini alırsınız ta ki o eksikleri giderene kadar ve işi yapmışken en iyisini yapmış olursunuz. Dolayısıyla da çocukları, gençleri gerçekten eğitimli bir şekilde topluma kazandırmış olursunuz. Bunun yanında bir de diğer faktör var; Muhalefet ve kamuoyu. İşte işin kilitlendiği noktalarından biri de bu. Muhalefet isen eğer, görevin, halkın için, iktidarı bir nevi denetlemek, yaptığı yanlışı beyan edip düzelmesi için katkıda bulunmak, eğer doğru ise arkasında durmaktır. Görevini yerine getireceksin ve bu kadar hassas bir konu söz konusu iken aynı hassasiyeti göstereceksin. Bu tüm cepheler için aynıdır. İktidar da olsan muhalefet de olsan kendini soyutlayıp, vatandaşının çıkarlarını düşüneceksin.  

     4+4+4 son zamanlarda pek aşina olduğumuz bir konu. İçeriğine çok fazla girmeyeceğim, çünkü daha önceki 4+4+4 adlı yazımda bu konuyu naçizane ayrıntılı bir şekilde incelemeye çalışmıştım. Şimdi, genel hatlarıyla ve önceki yazımda, eksik olan kısımlarıyla ele almak istiyorum. Bilindiği üzere, 26 maddelik 4+4+4 eğitim sistemi kanun teklifi iki bölüm olarak ele alındı. Ve ilk oturumda kanun teklifinin ilk 14 maddesi kabul edilerek yasalaştı. Bu ilk 14 maddede genel olarak, yaş meselesi, kademelerin süresi ve içeriği, seçmeli dersler, diploma ve ek puana ilişkin mevzuatlar yer almaktadır.

     Velhâsıl-ı kelâm, eğitim bu kadar önemli ve hassas bir konu ve bunu iyileştirecek her adımı temkinli atmak gerekiyor. Ümit ediyorum ki bu sistemin eksik yönleri düzeltilir, gereken alt yapı sonucunda, zamanı gelince uygulamaya geçer ve ülkemiz için hayırlı olur.

        Sürç-i lisan eylediysem affola…

research paper editing custom research paper writing service cheap assignment writing service write a research paper good college essays case study website custom writing paper custom essay order research essay writing essays custom essay order cheap custom writing service buy an essay cheap custom writing service research essay essay writer cheap do my assignment best online essay writing services writing essays for dummies cheap research papers
1
write essay for me essay editing service help with assignment writing writing an analytical essay professional essay writing services essay writing website pay someone to write my paper essay writing service reviews scholarship essay help essay in english essays for sale do my essay cheap essay writing service the great depression essay paper writers national junior honor society essay best writing services