Archive for Mayıs, 2012

187

Hasan Tahsin Kaya29 Mayıs 2012Yorum Yaz

Kolaylık Vergisi

              Uzunca bir süreden sonra sizlerle yeniden beraber olmanın bahtiyarlığı içerisindeyim. Hangi hukuk meselesini ele alsam diye saatlerdir düşünüyorum. Fakat bu çabalarım sonuçsuz kaldı. O yüzden bu yazımda siz sevgili okurlarımla çalışma yaşantım içerisinde yaşamış bulunduğum birkaç trajikomik hikâyeyi paylaşacağım.
              2009 yılında Adalet Meslek Yüksek Okulu’ndan henüz mezun olmuştum. Bir hukuk bürosunda çalışmaya başladım. İcra dairelerinde yaşanan gayri hukuki meselelerden haberdar olmama rağmen bir memur nasıl olur da milletin içerisinde rüşvet alır bunu henüz algılayabilmiş değildim. İcra dairesine bir icra takibini açmak maksadı ile gittim. Bana verilen masraf ile takibin harçlarını ödedim. Fakat ne hikmetse kırk üç lira tutan harç bedeli için elli lira ödememe karşın paramın üzeri bir türlü verilmiyordu. Sabırla müdür beyin başında bekledim. Bir an acaba bozuk para mı çıkışmıyor diye hüsnü zanda bile bulundum. Fakat diğer işlem yapanların da para üstü alamadığını görünce benim durumumun aslında normal olduğunu anladım. Ve dedim ki, rüşvet denilen şeyi vermek o kadar da zor değilmiş. Sen üzerine düşeni yap, gerisini yıllarını bu işe vermiş ve emekli olma yaşı çoktan gelmiş olmasına karşın emekli olmamak için gereğinden fazla uğraş gösteren ve son gününü dahi o koltukta geçirmek arzusunda olan memur işini halleder. Bir süre sonra oradan kimseye bir şey söylemeden uzaklaştım. Çok iyi hatırlıyorum o gece gözlerime bir türlü uyku misafir olmamıştı. Kendimi inandığım değerlere ihanet etmekle yargılıyordum. Fakat sonra, bu işi rızam bulunmadan yapıyorum, eğer elimde başka bir imkân olsa yapmazdım diye kendimi telkine çabalıyordum. Aradan uzunca bir süre geçmişti ve artık bu suçluluk psikolojisi üzerimden çekilmişti. Artık, geri verilmeyen para üstleri beni eskisi kadar rahatsız etmemeye başlamıştı. Sadece bununla da kalmıyor bazı durumlarda hiçbir sebep bulunmaksızın insanların içinde memurlara paralar ödeniyordu. Ben, bu verilenin rüşvet olduğunu savunurken tecrübeli bir meslektaşım bu verilenin rüşvet diye adlandırılmasının doğru olmadığını, gerçek adının kolaylık vergisi olduğunu söylemişti. Kaybolan dosyaların bulunması, haciz aracında dosyanın birkaç adım öne alınması, haciz yolluklarının kesilmesi, tebligat masraflarının ödenmesi, harçlar, kaydi haciz işleminin tatbiki… Hepsi ama hepsi bu kolaylık vergisi ile birlikte tamam oluyordu.
          Bir gün bir dosyadan hacze çıkmıştım. ( Yer ve şahıs ismi vermem uygun olmayacağından bu şahıs ve daire isimleri bende mahfuz kalacaktır.) Bulunduğum haciz aracında henüz hukuk fakültesinde okuyan bir hanımefendi ile tanıştık ve arkadaş olduk. Kendisi o gün bir ev haczi yapacaktı fakat haciz esnasında herhangi bir olay çıkabilir düşüncesi ile icra memurundan bir polis memurunun hacze refakat etmesini istedi. Bu talep üzerine bölgedeki polis karakoluna gidildi ve tipi en müsait olan( iri yarı, esmer, kalın kaşlı, serçe parmağında kocaman altın bir yüzüğü olan…) polis memuru hacze iştirak etmek üzere araca alındı. Laubali tavırları ile rahatsızlık veren bu adam bir az sonra yapacakları ile bir ömür unutamayacağım bir komedi sergileyecekti.
Haciz mahalline gidildiğinde haciz işleminin bir hukuki problem sonucu uygulanamayacağı öğrenilmiş, memur arkadaş hacze gidilen evde “tatlınız, böreğiniz falan yok mu burası nasıl ev ?” şeklinde ilginç ve komik sözler sarf etmiş ve meslektaşım hayal ettiği haczi gerçekleştiremeden polis memuru ile birlikte haciz aracının içine dönmüşlerdi. Aralarında bir münakaşa yaşandığı kesindi. Hiç konuşmuyor, sadece burunlarından solur bir şekilde birbirlerine bakıyorlardı. Olup biteni gerçekten çok merak etmiştim. Polis memuru araçtan inerken icra memuruna “benim için adliye işleri bitmiştir, artık deve de kessen gelmem hemşehrim” demişti. Polis memuru iner inmez arkadaşıma yöneldim, tam ben soracaktım ki anlatmaya başladı. Meğer memur bey hiçbir işlem yapmamasına karşın(ki yapacak olsa bile bunun bedeli devlet tarafından maaş şeklinde kendisine ödenecektir.) arkadaşımı sıkıştırıp para vermesini istemiş. Olur da aynı dosyadan yeniden hacze çıkarım ve yine aynı polise denk gelirim, işimi yapmayabilir düşüncesi ile kendisine elli lira para uzatır. “Bu ne şimdi , ben bayramda senin elini öpmeye gelen yeğenin miyim ?” bari yüz lira ver demiş. Güler misin, ağlar mısın?
Başka kimselerin yaptığı gibi sadece karanlığa küfredip aydınlık istiyorum diye haykırmayı doğru bulmadığımdan, bu çarpık sistemin düzelmesi adına yapılmasını gerekli gördüğüm birkaç şeyi de arz etmek isterim. İcra müdürleri ve memurlarının bir veznedar gibi tebligat masraflarını, harç masrafları ve sair diğer masrafları tahsil etmesi yerine her icra dairesine bir veznedar memur atanmalı ve dairelerdeki veznedar memurlar kamera sistemi ile denetlenmelidir. Ayrıca, en az rüşvet alan kadar suçlu olan rüşvet veren kimselerin de en ağır cezalara çarptırılmaları ve meslekten men edilmeleri gerekmektedir.
Adaleti tesis edeceğini düşündüğünüz ve buna kendinizi inandırmaya çalıştığınız meslek gurupları tarafından bu ve benzeri ahlaksızlıkların yapılıyor olması bazen insanın adalete olan saygısını ve inancını yitirmesine sebep oluyor maalesef. Tozpembe hayaller ile bu mesleğe atılan arkadaşların umutlarını kırmak maksadında değilim fakat hakikati bilmeleri ve bu hakikatin üzerine korkusuzca yürümeleri gerektiği düşüncesindeyim.
 Adalet sisteminin her türlü lekeden arındığı, herkesin başkalarının hakkına saygı gösterdiği daha güzel bir Türkiye dileği ile…
Hasan Tahsin KAYA
7

Ahmet Faruk Bakacak29 Mayıs 2012Yorum Yaz

Not: İstanbul’u Yeniden Fethediniz

“Le tüftehannel- Konstantiniyye. Ve-le nimel-emiru emiruha ve le nimel ceysu zalikel ceys.”

“Konstantin muhakkak feth olunacaktır. O’nu feth eden komutan ne güzel komutan O’nun askerleri ne güzel askerdir”

                                                                                                          Hadis-i Şerif  (Tirmizi)

   Bu sene fethin 559. Sene-i devriyesini idrak ediyoruz. (en azından hatırlayanlar idrak etmeye çalışıyor)  Tabi istiklal caddesinde ki kutlamaları da sayarsak bütün İstanbul kutluyor diyebiliriz.   Peki, ne oldu da Fatih’in aldığı İstanbul bu hale geldi? Nasıl suç oranı tavan yaptı? Fuhuşun cinayetin anarşinin başkenti nasıl İstanbul oldu? Ecdad harem-i şerif ile birleşik toprak olduğu için Anadolu yakasına “HAREM” derken bu harem de yere çöp atanlar yere tükürenler nerden geldi? Ebül Vefa hazretlerinin yaşadığı bölgeye hürmeten “VEFA” diyenler kimden öğrendi vefasızlığı? Ne oldu fethin ruhuna ne oldu bedenine? Ruhunu soracak olursanız en güzel cevabı Necip Fazıl verir;

“Şimdi Fatih kalksa mezarından, ne ben onu tanırım ne o beni tanır. Ama İstanbul’u Bizanslılar almış deyip bir daha savaşır !”

Bedenini soracak olursanız, yine en güzel cevabı üstat verir;

“Bu millet ölmeyecekse bu Fatihler dirilecektir!”

Öncelikle bu yozlaşmayı engellememiz gerekmektedir. Doğru teşhis doğru tedaviyi getirecektir. Mesela yazın camiye kuran öğrenmeye gelen kardeşlerimize nerede olduklarının farkına varmaları için bir İstanbul gezisi düzenlense fena mı olur? Fatih kim? Eyyüb-el Ensari kim? Molla Gürani kim? Ak Şemseddin kim? tanıtılsa okuldaki biyografi çalışmaları tamamlanmış olmaz mı? Fatih’in azmi ve inancı, Zağanos Paşanın sadakati, Ulubatlı’nın cesareti örnek teşkil etmez mi? Bir nebze de olsa cehalet yaramıza ilim merhemi olarak sürülemez mi? Ve bu dersleri dinleyen yeni nesil “İstanbul beyefendisi” deyimine vücut bulduramazlar mı?

            Süleymaniye’yi gezip etkilenmeyen biri var mı acaba? ( Mimar Koca Sinan hariç) Anlamamız gereken iğnenin battığı yerden çıkacağıdır. Bu milleti İstanbul’u değiştirerek yozlaştırdılar. İstanbul kimin Anadolu onun! Bugün ülkemiz üzerinde oynanan oyunlar sadece Doğu Anadolu için değil aynı ile hatta misli ile İstanbul için de oynanmaktadır. Ermeni başbakanı, “ben Erivan’a kadar alabildim, siz Ağrı’ya kadar alacaksınız” derken bütün haçlı zihniyeti “biz Atina’ya kadar aldık siz de Konstantin’i geri almalısınızı”; emin olun çocuklarına söylemektedirler. Bunu her köşe başındaki misyonerlik faaliyetlerinden rahatça anlayabiliyoruz. Bunu İstanbul’a okumaya gelen öğrencilerimizin fikren ve şeklen dejenerasyona uğramalarından anlıyoruz. Bunu dükkânlarımızın isimlerinden anlayabiliyoruz. Misalleri çoğaltabiliriz ama asıl hedef ülkesini seven milletini seven İSTANBUL’umuzu seven herkesle yeniden İstanbul’u feth etmek olmalıdır. Emin olunuz nasıl alınacağı ecdadın nakış nakış işlediği güzel şehrin asırlık duvarlarındaki tablolarda yazılı. Emin olunuz daha güzel bir İstanbul’da yaşayabiliriz. Unutmayalım ki Peygamber efendimiz Miraca çıktığında burası neresidir diye sordu ve Cebrail (as) “Ya Rasullallah burası Belde-i tayibedir.” dediği vakit o zaman bir daha üzerinden geçelim demiş ve yukarıda yazılı olan hadisi söylemiştir. İşte bunun içindir ki her müslümanın ömründe bir defa da İstanbul’umuzu ziyaret etmesi gerekir. İstanbul’u almak için savaşan şehidlerimizin ruhları şad olsun.


         Fetih Marşı

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek; 
Dağlardan çektirilen, kalyonlar çekilecek;
 
Kerpetenlerle sûrun dişleri sökülecek!
 

Yürü; hâlâ ne diye oyunda, oynaştasın 
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
 

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden 
Senin de destanını okuyalım ezberden
 
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden
 

Elde sensin, dilde sen; gönüldesin, baştasın 
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
 

Yüzüne çarpmak gerek zamânenin fendini! 
Göster kabaran sular nasıl yıkar bendini!
 
Küçük görme, hor görme delikanlım kendini!
 

Şu kırık âbideyi yükseltecek taştasın; 
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın
 

Bu kitaplar Fâtih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır; 
Şu mihrab Sinânüddin, şu minâre Sinân’dır;
 
Haydi, artık uyuyan destanını uyandır!
 

Bilmem, neden gündelik işlerle telâştasın 
Kızım, sen de Fâtihler doğuracak yaştasın!
 

Delikanlım! işaret aldığın gün atandan! 
Yürüyeceksin! Millet yürüyecek arkandan!
 
Sana selâm getirdim Ulubatlı Hasan’dan!
 

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın; 
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
 

Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin! 
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
 
Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın
 

Yürü, hâlâ ne diye kendinle savaştasın? 
Fâtih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!

                   

                                 Arif Nihat Asya

23

Tolga Bozkurt27 Mayıs 2012Yorum Yaz

Fikrim Var Duyuramadığım


Uzun zamandır aklıma takılan bir konu var…

Anayasamızın ilk maddesi; Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.


Cumhuriyet kelimesi Arapça kökten 18. yüzyılda Osmanlı Türkçesinde türetilmiş bir isimdir. Arapça cumhur kökü “bir araya toplanma, topluluk oluşturma”, bu kökten türeyen cumhūr ise “cemiyet, toplum, kamu” anlamına gelir. 18. yüzyıl Avrupa’sında monarşi ile yönetilmeyen Hollanda, İsviçre (ve 1789 Devrimi sonrasında Fransa) gibi ülkeleri tanımlayan Latince respublica ile Fransızca république sözcüğünün Türkçe çevirisi olarak benimsenmiştir.1


Atatürk’ün Cumhuriyetçilik ilkesi ise “halkın kendi kendini yönetme ilkesi”ne dayandırılıyor.

Biz tebaanın diline pelesenk olan, en basit haliyle ise halkın kendi kendini yönetme biçimiydi cumhuriyet…


Aklıma takılan, anayasamızın ilk maddesi değil, bu maddenin uygulanabilirliği…

Bu işin teorisi, halk temsilcisini seçer meclise gönderir. O vekil, kendisini seçen kitleyle içli dışlı olur, sıkıntısını dinler, önerisini alır vs. mecliste bunu dillendirir. Bunun pratiğini açıklamaya gerek yok, köy görünüyor. Her neyse benim yakındığım konu bu. Millet, görüşünü yöneticisine iletemiyor. Düşünsenize, ülkemiz lehine nice faydalı fikirler çürüyüp gidiyor. Hatta böyle olunca insanlar bu tür şeyleri düşünmüyor bile. Zihinler tembelleşiyor. “Bu işler bana ne lazım, ben yoluma bakarım.” zihniyeti güçleniyor. Ama halkın fikirlerini devlete duyurabileceği ve bu fikirlerin işleneceği kurumlar olsa her şeyin seyri değişmez mi?


2 yıl önce bir kitap okumuştum ve bu düşünce çok iyi bir şekilde anlatılmıştı. Kitap, Erdal Demirkıran’ın Sadece Başbakan Okusun kitabı. Kurguladığı bir ülke üzerinde, 107 tane projesini uygulayarak o ülkeyi dünya devi yapıyor. Ve burada öyle bir projesi var ki, tam da değindiğim konuyla ilgili. Devlete bağlı bir kurum oluşturuyor. Kurum halkın fikirlerini devlete bildireceği bir kurum ve bu kurum için heyet topluyor. Heyetin işi gelen fikirleri değerlendirmek ve faydalı olanları uygulanmak üzere devlete sunmak. Ve ülkenin her tarafına bu kurumun ofislerini açarak halkın fikirlerini alıyor, üstelik teşvik edici olmak içinse faydalı fikir sahiplerine fikri karşılığında para ödeniyor. Düşünsenize böyle bir sistem uygulandığını, insanlar para sıkıntısı yaşamadan rahat rahat düşünebilecek, fikir üretebileceklerdir. Takdir edersiniz ki düşünmek ve üretebilmek için insanın geçim sıkıntısı çekmemesi lazım gelir. Zira Roma sanatının altın çağını yaşadığı asırlarda, devlet de maddi olarak altın çağını yaşamıştı. Her neyse konuyu dağıtmamak gerekir. Demem o ki halk kendi kendini yönetiyorsa bu sadece vekilini seçip de sonraki seçimlere kadar bir daha görememesi şeklinde olmamalıdır. Her ne kadar bu çağda doğrudan demokrasi uygulanamasa da en azından halkın fikirlerinin veya şikayetlerinin devlete iletebileceği ve bu öneri veya şikayetlerin dikkate alınabileceği ciddi kurumlar kurulması gerekir.


                                                                         Bu ülkede işi düşünmek olan insanlar olmalı…




1.       Wikipedia, Cumhuriyet
23

Tolga Bozkurt21 Mayıs 2012Yorum Yaz

1919 yılı Mayısının 19. Günü Samsun’a çıktım…

           “1919 yılı Mayısının 19. Günü Samsun’a çıktım.”
      Ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:
      Osmanlı Ordusu içinde bulunduğu grup 1. Dünya Savaşında yenilmiş, Osmanlı Ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaş’ın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. Milleti ve memleketi 1. Dünya Savaş’ına sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. Padişah ve Halife olan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki Hükümet aciz, haysiyetsiz ve korkak. Yalnız Padişah’ın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini ayakta tutabilecek herhangi bir duruma boyun eğmiş…
      Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…”
      93 yıl önce Mustafa Kemal Samsun’da gördüğü durumu 15 Ekim 1927’de halka bu sözlerle anlatmaya başlamıştı. Aradan geçen zamanda devrimler, ihtilaller, ayaklanmalar, seçimler, ekonomik krizler görmüştü bu memleket. Hatta yüzde elliyle gelip idamla gidenler de olmuştu seçimle gelmeyip bir türlü gitmeyenler olduğu gibi. Fatura hep halka kesilmişti, her zaman halk suçlu bulunmuştu. Çünkü halk kendi verdikleri kararlarının hep yanlış olduğunu sonradan anlamaya başlamıştı. Daha doğrusu halka öyle anlatılmaya başlanmıştı.
      Mustafa Kemal’e inandı tam bağımsızlık dedi. Ya istiklal ya ölüm dedi. Allah Allah diye savaşa girdi. Savaşı kazanıp sınırları çizdi, bağımsızlığını ilan etti. Cumhuriyetle yenidünyada yerini aldı. Sonra din elden gidiyor dedi 1950 de bir karar daha verdi ki; bu karar da önceki gibi büyük coşkuyla verildi. Sonra orduyu çağırdı. Orduyu da aynı coşkuyla karşıladı. Yine vazgeçmedi 1950’nin devamı olduğunu söyleyene inandı onu seçti. Ve bundan sonraki tarihte daha farklı gelişmeler olmayacaktı ordu bir gelip bir gidecekti. Halk seçecek ordu devirecekti.
      Yıl 2002 değişen pek bir şey olmadı. Erken seçim kararı alan bir koalisyon onun öncesinde de ordunun müdahale ettiği bir hükümet vardı. 2002 yılı seçimlerinde kullanılan yine din oldu. Çünkü benim Anadolu halkımın saf ve temiz duygularla beslediği bir dini vardı. Kaldı ki ondan başka sömürülecek ne bilgisi ne de parası vardı.
2012 yılı Mayısın 19. Günü
Benim gördüğüm durum;
Ekonomi çok kat büyüdüğü için memura yüzde üç artı üç zam…
Ordu da pek fazla general kalmayınca o yüzden darbe dönemi de bitti…
Demokrasinin en güzel çağındayız isteyen herkes özgürce istediğini söyleyebilir yazabilir ama cezaevinden olmak koşuluyla… Devlet, aydınlarımızın güvenliğini düşünüyor tabi ki…
Halk çok mutlu çünkü memlekette artık ibadet etmek serbest birçok kilise açıldı…
Paradan altı sıfır gitti paramız değerlendi ama hala devlet büyüklerimizin banka hesaplarında milyonlar var eski paramıza saygımız sürmekte…
Yepyeni köprüler tüneller açılıyor, yollar yapılıyor arabam olsaydı o yollardan da gitmek isterdim bir gün…
Van’daki depremden dersimizi aldık artık çok hızlı müdahale edebiliyoruz. Suriye’den gelen misafirlerimize çok güzel bir kent kuruldu ve maaş bağlandı. Van da iyi durumda havalar ısındı artık çadırı ısıtmak için çıkan yangından bebekler ölmeyecek…
İstanbul a yağmur yağınca binaların ikinci katında hiçbir sıkıntı olmuyor alt yapı sağlam…
Dağdan ineni davul zurnayla karşılarız ne olursan ol gel demiştik çünkü…
Tek seferde 50 den fazla şehit vermiyoruz… Hükümet zarar görmesin… İstikrar sürsün.
Savaş çıkarsa Bizim memleket zarar görmesin diye füze savunma sistemi kuruldu…
Dünya da arkamızda duran bir ülke var ama birleşik devlet olduğu için birden çok denilebilir…
Adını bile duymadığım birçok ülkeyle vizeler kalktı…
Yurt dışından gelen öğrenci benden daha fazla imkâna sahip çok misafirperver bir ülkeyiz…
 Üretmeye başladık şekerden bal üretebiliyoruz… Dahası bir otobüs yaptık herkes anlasın diye İngilizce isim verdik…
19 Mayıs Bayramı artık şenlik havasında kutlanacak herkes sokakta kutlayacak kurban bayramı gibi…
Ve daha sayamadığım birçok gelişme ve yenilik ki bu kadar az zamanda. İşte 2012 Mustafa Kemal Türkiyesi…
                                                
                                Bu yazı EMRE GÜVEN’e aittir.
7

Ahmet Faruk Bakacak20 Mayıs 2012Yorum Yaz

Türk-İslam Kültüründe Cami

      Cami, İslam dinini seçmiş ehlisünnet velcemaat anlayışını benimsemiş Müslümanların kutsal ibadet mekânıdır. Cami Türkçe’mize Arapçadan gelen bir sözcüktür. Cem’ (Toplanma, bir araya gelme) kökünden gelen cami, “toplayan, bir araya getiren yer, toplanma yeri” demektir. İlk camii 636 yılında Hz. Ömer zamanında Ebu Ubeyde bin Cerrah tarafında fethedilen Antakya da bulunan Habib-i Neccar camisidir. Kuranı Kerim’de camilerin imarı ve onarımı üzerine olan Tevbe suresinin 18. ayeti ve Muhammed’in cemaatle namazı ve hayratı öven hadislerini temel alan İslam dini mimarisi ilk mabet Kabe ile ve ilk mescit olan Kuba Mescidi ile başlamış, Mescid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa ile devam ederek bütün üç kıtaya yayılmış ve günümüze kadar gelmiştir.

      Emeviler döneminde Şam Ümeyye Camii, Kayravan Camii; Abbasiler döneminde Samerra Camii; Tolunoğulları döneminde Tolunoğlu Camii; Fatımiler döneminde El-Ezher Camii; Endülüs’te Kurtuba Camii; Selçuklular zamanında Ulu camiler; Osmanlılarda selatin(Süleymaniye Fatih Sultanahmet vb.)  camileri dikkat çeken yapılardır. Büyük camiler, etrafında medrese, mektep, aşhane, hastane gibi yapılarla birer imaret (külliye)dir.

      Cami diğer İslam şehirlerinin olduğu gibi, Anadolu şehirlerinin de esasta dini olmak la beraber, aynı zamanda sosyal açıdan ve hatta eğitim açısından en önemli kurumudur. İslam’ın  ibadet anlayışının esasını ve özünü temsil eden ve temelinde cemaat ruhunu taşıyan namazın,bu ruhu pekiştirmek için tercihen toplu bir halde kılınması ve bilhassa Cuma namazı gibi, mutlaka toplu eda edilmesi gereken haftalık bir ibadetin mevcudiyeti caminin ortaya çıkmasındaki en önemli faktördür. Namaz, İslam anlayışında ümmetin fertlerini günde beş kere Allah huzurunda bir araya getiren, böylece onların birbirini desteklemelerini sağlayarak cemaat ruhunu perçinleyen en mühim ibadet telakki edilir. Bu itibarla İslam’ın başlangıcından beri cami şehirlerin fizik yapı olarakta en belirleyici birimidir. Camiyi yalnızca bir ibadet yeri olarak anlamak genellikle yanlışlıklara yol açar. Çünkü Cami esas olarak Müslümanların topluca ibadet ettikleri kutsal bir mekân olduğu kadar, aynı zamanda dini konuları tartışmak, din bilginlerini dinlemek, onların fikirlerinden yararlanmak için bir çeşit mektep hatta şehir halkının yalnız din değil, siyasete varıncaya kadar çeşitli günlük konuları da tartıştığı başka ülkelerden gelenleri de dinleyerek oralar hakkında bilgi edindiği bir çeşit forumdur. Ve nihayet bütün orta çağ boyunca hemen hemen bütün İslam dünyasında görüldüğü üzere, kimsesizlerinde sığınıp geceledikleri hatta bazen devamlı ikamet ettikleri bir mekândır. Nitekim Selçuklu döneminde bir kaynak o devirde toplum dışı kabul edilen bir takım gezici derviş zümrelerinin(kalenderiler) bile, ulemanın muhalefetine rağmen Cami’leri mekân tuttuklarını, hatta köpekleriyle buralarda ikamet ettiklerini, şikâyetçi bir tavırla yazar.

      İşte bugün bizlere düşen görev değerlerimize sahip çıkmak onları korumak ve gelecek nesillere aktarmak ise bunu ne şekilde yapabileceğimizi iyi tespit etmeyi gerektirir. Cami ve imamın eski(meyen) fonksiyonları yeniden günışığına çıkarsa birçok mesele merhale merhale hallolacaktır. Kaynağı sağlamlar bilir ben bu sözü babamdan duymuştum aktarmakta fayda var:

      Bir gün yahudinin oğlu sorar

Baba biz ne zaman Türklerden korkmalıyız? Verdiği cevap manidardır.

Oğlum hani biz seninle İstanbul’a gitmiştik te camilerini gezmiştik ya işte o camiler ne zaman dolar o zaman kork oğlum….

      İşte her şeyi şu kısa misalle özetleyebiliriz aslında bizim amacımız ne yahudiyi korkutmak ne de hıristiyanı ürkütmek bizim derdimiz birbirimizi daha iyi anlayabilmek daha çok sevebilmektir…

Ufak bir hikaye

      Sanki Yedim Camii, İstanbul‘un Fatih ilçesinde yer alan, Osmanlı döneminden kalma tarihî bir ibadethanedir. Zeyrek mahallesi, Kirbacı Sokağı’nda yer alan caminin yapılış tarihi ve kimin tarafından yaptırıldığı konusunda kesin bir bilgi yoktur. Rivayete göre Keçecizade Hayreddin adında orta hâlli bir esnaf, Osmanlı döneminde padişahların yaptırdığı Selatin camilerini görüp imrenerek, kendisi de bir cami yaptırmayı diler ve bunun için para biriktirmeye başlar. Canı bir şey istediğinde, almayıp; sanki yedim (varsay ki yedim) diyerek parasını ayrı bir yere koyar. 20 yıl boyunca biriktirdiği paralarla küçük de olsa bir cami yaptırır ve caminin adı halk arasında Sanki Yedim Camii olarak anılmaya başlar.
Resmî kayıtlarda camiyi yaptıran kişiyle ilgili bir bilgi bulunmadığı için, camini bânisi konusundaki görüşler de çeşitlilik göstermektedir. Keçecizade Hayreddin ile birlikte, caminin yapımıyla ilişkilendirilen bir başka kişi de Adanalı Şakir Efendi’dir. Yapının 18. yüzyılda yaptırıldığı sanılmaktadır. Orijinal bina, Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Unkapanı bölgesinde etkili olan büyük bir yangın sırasında büyük ölçüde zarar görmüştür. 1959 yılına değin metruk hâlde kalan bina, bir süre marangozhane olarak kullanılmış, ancak daha sonra mahalle halkının topladığı yardım paralarıyla büyük bir onarım geçirerek tekrar yapılmıştır. Caminin iç mekânı 100 metrekare büyüklüğünde olup, yaklaşık 200 kişi aynı anda ibadet edebilmektedir. Tek şerefeli, beyaz boyalı bir minaresi vardır. Bugün, cami çevresi ev ve apartmanlarla çevrilidir.
31

Sefa Yılmazel18 Mayıs 2012Yorum Yaz

Hangi Gençlik

     Uzunca bir zamandır ne yazsam diye düşünüyordum. İnsanın bir kez olsun, şevki kırıldı mı hiçbir şey yapası gelmiyor valla. Bize de öyle oldu sayılır.
Genciz daha, yazmak istiyoruz, üretmek istiyoruz, en azından bir şeyler yapmak istiyoruz. Etrafımızdan, arkadaşlarımızdan, büyüklerimizden, hocalarımızdan aldığımız en ufak takdir bile bize; bir heyecan, bir şevk katıyor. Ama tam tersi olunca da hepimizin eli ayağı kesiliyor, yazamıyoruz, üretemiyoruz. Bu demek değildir ki olumsuz eleştirilere tahammülümüz yoktur. Ama takdir ederseniz ki; biz daha genciz, yolun başındayız. Hatalarımız var, eksiklerimiz var. Üslup sorunumuz, bilgi eksiklerimiz var. Biz bunları kabul ediyoruz, bunları gidermek için de elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Uzun ince bir yoldayız, ama daha yolun başındayız. Aklınıza gelebilecek en iyi liderler, en iyi yazarlar, hepsi bu yolun yolcusuydu ve hepsi de yolun başından başladılar yürümeye. Bazıları Allah vergisi bir yeteneğe sahipti, bazıları değildi. Kimisi pes etti, vazgeçti yürümekten; kimisi sonuna kadar yürüdü, Attilla oldu, Fatih oldu, Mustafa oldu.

     Hazır bizden bahsetmişken; biraz daha açılalım, gençliğe bakalım, akranlarımıza dönelim. Sizce ne durumdayız? Gençlik nerede, ne yapıyor? Hangi sevdanın peşinde, hangi derdin pençesinde? Başında kavak yelleri mi esiyor, aklı bir karış havada mı? Neredeyiz, ne okuyoruz, ne yapıyoruz, ne düşünüyoruz?

     Herhangi bir yere gittiğim vakit, etrafı izlemeye bayılırım. Tabi bunu yaparken fazla dikkat çekmeden ve rahatsız etmeden yapmaya çalışırım. Bakarım, benim dışımdaki, bizim dışımızdaki gençler ne yapıyor, neler yapıyor diye. Acaba neyin derdindeler, neyin peşindeler? Dostlarım bilir, bir kafeye oturup da kendi çapımızda vatan kurtarmaya başladık mı ben bir müddet sonra ‘’ Baksanıza etrafınıza, bizden başka burada adam akıllı sohbet eden kimse var mı?  ‘’ derim. Diyeceksiniz ki, ‘’Yahu Allah aşkına, sen çok ciddi bir adam mısın? Her anın, her dakikan ciddi meseleler üzerine mi? ‘’  Değil, zaten öyle de olmaması gerek. Genç dediğin, sporundan, politikasına, konserinden, tiyatrosuna her alanda aktif olmalı. Gezmeli, eğlenmeli, kafasını da dağıtmalı; lakin tabiat bir denge üzerine kuruludur, insanoğlu da yaşarken dengeli yaşamalı. Şimdi çok iddialı bir şey söyleyeceğim; hayatın şifresini tek sözcüğe indirgediğimi, onun da ‘’DENGE’’ olduğunu. Evet, hayat bir dengeden ibarettir. Gençlik de bu dengeyi sağlamalı, kendini bir alana sıkıştırmamalı. Gençliğimiz; güzellik uykusundan uyanıp, bir an önce kendine gelmeli. Hayat, futboldan, bataktan, arkadaş ortamından ibaret değil. Görüyoruz, etrafımızda öyle gençler var ki; kendini eğlenceye vurmuş, öyleleri var ki kendini derslere vurmuş. Hayat çok yönlüdür dostlarım. Hayatın içinde eğlence de var, dost da var, siyaset de var, her şey var. Eğlenmenin, gezmenin sonu yok. İnsanoğlu asla doymaz. Madde insanı hiçbir zaman doyurmaz ve tatmin etmez. Haftanın yedi günü gezseniz, tozsanız doymazsınız ve asla kendinizi mutlu hissedemezsiniz. Bir kitabın, bir sohbetin, bir ibadetin verdiği hazzı asla almazsınız. Gençlik maddiyattan kurtulmalı, zincirlerini kırmalı ve maneviyata yönelmeli. Aksi takdirde yarınlar için bir garantimiz olmayacaktır.

     Yukarıda apolitik, hayatı pekte umursamayan gençlik grubundan bahsettik. Bütün bir gençliği apolitik olarak tanımlamak büyük bir yanlış olurdu. Peki ya politik gençlerimiz ne durumda? Türkiye’de politik gençliği en iyi gözlemleyeceğiniz yer kuşkusuz İstanbul Üniversitesi’dir. Her hafta bir miting, her hafta bir olay… Ee malum orası da bizim okulumuz. Onun dışında sosyal medya politikacılarımız da fena sayılmaz. Bazen, açıyorum twitter’ı veya facebook’u sırf bu arkadaşlara bakıyorum. Ne yazmışlar, ne yapmışlar diye. Laikçi ağabeyler, ablalar mı dersin; devrimci yoldaşlar mı dersin, reisler, ağabeyler mi dersin… Ne ararsan var mübarek. Güzel kardeşim, tamam politikayı akraba toplantılarından, sosyal medyadan, forumlardan, sitelerden, ağabeylerinden, ablalarından, reislerinden kapmaya çalışmışsın; ama olmamış. Kendini körü körüne bağlamışsın ideolojilere, fikirlere. İşte politik gençliğin sorunu da bu: Dogmatizm. Sorgulamadan, savunduğu görüşü adam akıllı bilmeden, karşı düşünceleri okumadan körü körüne bağlanan bir gençlik… Kemalist gençlik, devrimci gençlik, ülkücü gençlik, ümmetçi gençlik… Bu kardeşlerimiz, kendilerini, bir yere ait olma duygusu ile çeşitli kuruluşların içersine atmışlardır. Genç beyinleri; sabit, dogma düşüncelerle zehirleyen bu kuruluşlar adeta avcıdırlar. Onlar için her yeni genç, güçlerinin pekişmesini sağlayan bir av niteliğindedir.


     Ey genç kardeşim; kendini sabitleme, belli bir düşüncenin odağında kalıp kendini köreltme. Açıl dünyaya, farklı düşüncelere açıl. Oku! Her taraftan oku. Sağdan oku, soldan oku. Korkma! Eleştir, sorgula, merak et. Sen bağlarsan, zincirlersen kendini; bu millet bağlar, zincirler kendini. Sen uyan, sen oku ki; bu millet uyansın, bu millet dirilsin! Sen yeter ki iste, yeter ki oku, unutma;‘’ Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!’’

28

Genç Çınar12 Mayıs 2012Yorum Yaz

Modern Anlamda Uluslararası İlişkiler

   Çokça aşina olduğumuz ve kullandığımız bir kavramdır ‘’uluslararası ilişkiler’’. Peki ilk insandan beri var olan bu ilişkiler,ne zaman bir sistem altına girdi? Bugünkü yazımda modern anlamda uluslararası ilişkilerin, hangi koşullarda ve ne zaman başladığından bahsetmek istiyorum.
   1648 Westphalia Barış Antlaşması… Bu antlaşmadır işte modern anlamda uluslararası ilişkilerin başlangıcı.
    Peki ama bu antlaşmayı diğerlerinden farklı kılan unsurlar nelerdir,ne olmuştur da bu antlaşma, adete bir milat özelliği barındırmaktadır?

   Bunlardan önce incelememiz gereken olay;Westphalia Barışı’nın imzalanmasına neden olan; Otuz Yıl Savaşları’dır.

   Westphalia’nın önemini anlamak için,Otuz Yıl Savaşları’nın, en azından genel hatlarından haberdar olmanın gerekli olduğunu düşünüyorum. 
   Otuz Yıl Savaşları,her ne kadar Almanya’nın ,Katolik-Protestanlık davası üzerine bir iç savaşı olarak görülse de,Fransız Devrimi Savaşları öncesinin en büyük ve en karmaşık yapılı savaşıdır.1555 tarihli Augsburg Barışı ile bireylere kendi dinini belirleme yetkisi tanınmıştı. Ancak bu hak,uygulamada yürümedi. 1608’de Protestan devletler, haklarını savunmak için aralarında birlik kurdular.İşin içine Hollanda,İngiltere,Fransa,İspanya’nın da girmesiyle bu mezhep savaşı, bir savaşlar dizisi haline geldi ve sonucunda Westphalia Barışı imzalandı.

   Bu noktada altını çizmek istediğim bir nokta var ki o da ; Otuz Yıl Savaşları’nın kendinden önceki diğer savaşlarda da olduğu gibi, dini temellere dayanmasıdır. Zaten Westphalia’nın önemi de bu aşamada görülür.

   Westphalia’dan önceki toplantıların hepsi dini nitelikteyken,Westphalia’da devlet,savaş gibi konular ilk kez konuşulmuştur.Daha önce hep bir çatışma yolu izlenirken;Westphalia ile ilk kez,uzlaşmacı yollar önem kazanmıştır. Uluslararası sistem kargaşalıktan sıyrılıp; belirli kurallara göre hareket eden ve aralarında düzenli ilişkilerin bulunduğu parçalardan oluşan bir yapı haline gelmiştir. Devletlerin ve devlet yöneticilerinin sınırları belirlenmiştir. Bu tarihten sonra devletler kurumsallaşmaya önem vermeye başlamışlardır. Artık sistemde, devletler kendi isteklerine göre değil ; belirlenen kurallara göre hareket edebileceklerdir. Bu antlaşmayla ülkeler birbirlerinin sınırlarını kabul etmişlerdir ve artık daha uzlaşmacı bir yol izlemeye başlamışlardır. Yine bu anlaşmadan sonra ülkeler birbirlerine elçiler göndermeye başlamış, bunun akabinde de diplomasi doğmuştur.

   Yani Westphalia Barışı ile,uluslararası ilişkilerde var olan, kaos ortami,yerini uzlaşmacı,birbirini tanıyan ve belirli kurallara göre hareket eden devletlere bırakmış;modern anlamda uluslararası ilişkilerin doğuşu da böyle bir ortamın sağlanmasından sonra gerçekleşmiştir.

23

Tolga Bozkurt6 Mayıs 2012Yorum Yaz

On Dönüm Bostan Yan Gel Yat Osman


       Türkiye’de bürokrasi dedin mi vay haline…

     Herhangi bir devlet dairesine işin düştüyse eyvah. Sabah ezanıyla uyan, olabildiğince çabuk ol –mümkünse kahvaltını da yolda yap- ve memurlardan önce dayan dairenin kapısına. Bilumum sırayla karşılaşacaksın –tabi o gün, o işin son günü olduğu için- ve asıl mesele bürokrasi diye tabir edilen “acele işe şeytan karışır atasözünden yola çıkan yetki sahibi insanların yetkilerini yavaş yavaş, sindire sindire kullanması” durumu söz konusu olduğundan bu tavsiyelere uymakta fayda var.

     Nükteli bir girişten sonra gelelim asıl gayemize. Ülkemizde bürokrasi denilince her insan önce bir iç çekiyor. İşler yavaş ilerliyor, sürekli bir yönlendirme var, sürekli erteleme var, memurum da, “nasıl olsa paramı alıyorum ne gerek var çalışmaya” deyip de ödev ve sorumluluklarını yerine getirmeyince işler olabildiğince aksıyor ve vatandaşı korkutan bir hal alıyor.

     Yıl 1944… Ürgüp’ün Tahsin Ağa Kütüphanesinde Mustafa Güzelgöz adında 23 yaşında bir memur işe başlar. Kütüphanecilik hakkında herhangi bir bilgisi olmadığı için kütüphanecilik üzerine yazılmış bir el kitabı okuyarak modern bir kütüphane oluşturmak ister.  Ama kütüphanenin geleni gideni yoktur. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: “Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” ama nafile. Durumu amirlerine bildirir. Ama onların cevabı da malum “kardeşim otur oturduğun yerde maaşını alıyor musun almıyor musun ne karıştırıyorsun ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacaksın, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.” Tüm bunlara rağmen genç Mustafaamirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, bin bir güçlükle üstesinden gelir. Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da” zihniyeti var.

     O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İdare Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar, kitap dağıtır. On beş gün sonra yine dolaşır ve kitapları değiştirir. Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir. Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa’nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

     Mustafa, Tahsin Ağa Kütüphanesinin yeni binasına kat çıkmak ve gezici kütüphane hizmetinden daha çok insanın faydalanabilmesini sağlamak amacıyla bakanlığa başvurarak iki adet yeni memur kadrosu ve eşekler için yem bedelinin karşılanmasını ister. İstediklerini alır. Bu kadrolara görevli alınırken bir eşek sahibi olması ve kendi bölgesinde en az beş köye hizmet götürmesi şartı aranır.

     Kitap sayısını arttırmak ve de özellikle çocuk kitaplarına gereksinim duyulmaktadır. Ürgüp dışında çalışmakta olan hemşerilerin adresini toplayabildiklerine el yazısı ile tek tek mektup yazarak kitap göndermeleri isteğinde bulunur. Bir ay sonra mektuba cevap olarak paketlerle kitaplar gönderilmeye başlar.

     Ancak Mustafa bununla yetinmeyip halkı kütüphaneye çekmek istemektedir. Halkı kütüphaneye çekerek okuma alışkanlığı kazandırmak için yardımlar ile kütüphaneye radyo alır. Böylece erkekler kütüphaneye gelip gitmeye başlamıştır. Ancak kadınlar için de bir şeyler yapmanın peşindedir. Bunun için de tekrar gurbetteki hemşerilerinden yardım toplayarak dikiş makineleri satın alır. Burada kadınlar hem dikiş nakış kursu vermekte hem de makine sırası bekleyenler kitap alıp okumaktadır. Böylelikle Mustafa, bu amacına da ulaşmış olur.

     Güzelgöz, köylere kitap taşımak kadar yöresinde başka girişimlere de öncülük etmiştir. Yaptığı bu çalışmalarla, yöredeki sosyal ve kültürel hayatı zenginleştirmiştir. Güzelgöz, kütüphaneleri tam anlamıyla bir eğitim merkezi haline dönüştürmek için bunların yanında spor teşkilatı kurmuş, köy gazetesi panosu oluşturmuş, folklor ve bando çalışmaları başlatmış, Ürgüp’te ilk sinema gösterimi ve fotoğrafçılık çalışmaları ve Ürgüp ve çevresinde kooperatifçilik çalışmaları yapmıştır.

     1963 yılında Amerika’da dünya çapında bir yarışma olan Halkına Hizmet Götüren Gönüllüler Yarışması’na aday gösterilmiş ve birinci olmuştur. Bunun yanında The Lane Bryant Uluslararası İnsanlık Hizmetinde Gönüllü Takdirnamesi almıştır. Ayrıca Amerika Barış Gönüllüleri ve Amerika’nın Türkiye Büyükelçisi de Güzelgöz’e hediyeler takdim etmişlerdir.

     Peki bizim ülkemizin Mustafa Güzelgöz’e teşekkürü nasıl olmuş dersiniz?

     Kendi görev tanımı dışına çıktığı için dava açılır ve soruşturma neticesinde zorunlu emekli edilir! Yaşanan tüm olaylarda hep yanında olan yetkililerden destek bulabileceğini sanır ancak yanılır. Bu soruşturma dönemi ve sonrasında yalnız bırakılır. Bir İstanbul ziyaretinde Millet Kütüphanesi’nde kendisi hakkında bu olumsuz raporu yazan müfettiş Şemim Bey’le karşılaşır. Aralarında geçen konuşmada raporu olumsuz yazması için kendisine baskı yapıldığını söyler ancak tüm ısrarlarına rağmen Güzelgöz, kimin baskı yaptığını öğrenemez.

     İşte sorumluluk sahibi dürüst insanların ülkemizde gördüğü değer ve karşılık bu şekilde oluyor. İşin kolayına kaçan, her zaman işini hakkıyla yapana çelme takmaya çalışıyor. “Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar” sözünün bu milletten çıkmasına şaşırmamak lazım. Herkes işin kolayına kaçıp hiçbir şeye bulaşmak istemiyor. Hal böyle olunca da bizim korktuğumuz bürokrasi meydana gelmiş oluyor…

7

Ahmet Faruk Bakacak3 Mayıs 2012Yorum Yaz

Türk İdealizminin Okyanustaki Temsilcisi: ERTUĞRUL

     Ertuğrul kelimesinin Türk tarihindeki yeri kelime manası ile birebir alakalıdır.Temiz yürekli ve dürüst demek olan Ertuğrul Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazinin babasının adıdır bugün çocuklarımıza bu ismi vermemizdeki maksat ne için yaşadıklarının farkına varmaları noktasında onlara yardımcı olur Tıpkı Abdülaziz’in büyük işlerde şanı devam etmesi temennisi ile bu ismi bir firkateyne vermesi gibi.

     Ertuğrul’un 1855’te kızağa konduğunda yıllar sonrasına mesajlar ulaştırabileceğini kim tahmin edebilirdi? Yıllarca beklediği Haliç’ten çıkıp o zamana kadar Macellan’dan sonra süre ve mesafe cihetinden kimsenin alamadığı kadar yol alabileceğini hangi kaptan hesap edebilirdi?

      Zahirdeki amacı Japon İmparatoru Meiji’nin amcası Prens Komatsu’nun İstanbul’u ziyaretine bir jest, bir teşekkür, bir iade-i ziyaret mahiyetinde idi. Bizim açımızdan önemi ise o dönemde sıkıntı içinde olan Osmanlının uzak doğuya açılması için bir fırsattı. Ayrıca o bölgede İslam’ı ve Türklüğü tanıtma ve şerefini yükseltme için nadide bir hamle şansı idi. Dahası bahriye talebelerinin deneyim kazanma arzuları bu yolculuk için diğer bir sebepti. Zira 2. Abdülhamit Han’ın bu karar arifesinde çıkan laflara kulak tıkamasının bir sebebi de budur. Hatta Ertuğrul Firkateyn’i yerine bir Alman kruvazörünün gitmesini teklif edenleri sert bir dille reddetmiştir II. Abdülhamit Han. Onlara bunun şeref, haysiyet ve itibar düşürücü olduğunu anlatmaya çalışmıştır. Hatta bazıları olayı provoke etmek ve gitmemek için görevlerinden istifa bile etmişlerdi. Ama Türk’ün sağlam iradesi yılmamışErtuğrul için fermanı yazdırıp mührü bastırmıştır. O bir an evvel bu işin gerçekleşmesini, verilen mesajın hızla yerine ulaşmasını istiyordu. Ve Ertuğrul için karar çıkmış haliçten çıkarılmış tuzladaki tamir atölyelerinde bakıma alınmıştı. Yaklaşık altı ay gibi bir sürede kazanları kontrollerden geçti yelkenler yenilendi iç tasarım baştan yapılandırıldı ve yolda lazım olacak her şey içine yerleştirildi. Dahası içine bir fes döküm atölyesi bile kuruldu. Büyükbaş ve küçükbaş hayvanların bulunduğu bir ağıl bile düşünülmüştü. Ve en son olarakta çeviri kuran-ı kerimler el yazması paha biçilmez eserlerde işlemeli sandukalarda yerlerini almışlardı. Amaç belli idi ilahi kelimetullah nizamı âlem.

       Artık, Ertuğrul için yolculuk zamanı gelmişti. Gemi süvarisi Kaptan Ali Bey ve kafile komutanı Mirliva Osman Paşa 14 Ağustos 1889 günü gemiyi hareket ettirmişlerdi. Dualar eşliğinde ayrılmıştı Ertuğrul İstanbul’dan. Hemde hakkında söylenenlere hiç kulak asmadan.

    Yolculuk biraz iyi biraz kötü geçiyordu ilk durak Süveyş’ti ve ilk sıkıntıda burada çıkmıştı. Kuma saplanmıştı firkateyn ama bu engelde halledildi. Süveyş’i Cidde,Aden, Bombay ve Kolombo takip etti. Gittiği durduğu her yerde kilometrelerce uzaktan Müslümanlar geliyor, onbinlercesi karşılıyordu Ertuğrul’u. Hiçbir uğrak yerinde de bir sorun yaşanmaması tamda bize yakışır şekilde bir yolculuğun ahvalini anlatıyordu. Dahası Sumatra Sava ve Siyam’da Müslümanlar Felemenklerin mezalimlerinden dolayı Osman Paşaya dert bile yanmışlardı. Nihayet 7 Haziran 1890’da Ertuğrul son durağı olan Yokohoma limanına ulaştığında bütün liman halı ile kaplanmış bir vaziyette karşılandı firkateyn. Osman paşa, karada imparator Meiji tarafından karşılanmış ve sultan ikinci Abdülhamit Han’ın gönderdiği nişan ve hediyeleri takdim etmiştir. Osman Paşa ise yolculuk sonunda payitaht tarafından tebrik ve takdir edilmişti.
Ertuğrul’un subayları üç ay boyunca el üstünde tutulmuşlardı. Vazife ifa edilmiş. Dönüş için hazırlıklar tamamlanmıştı. Osman paşa dönüş iznini bir hafta önceden İstanbul’a telgraf çekerek almıştı. Artık Osman Paşa dönüş yolunda Tuğamiral Osman Paşa idi. Ve 15 Eylül 1890 günü Ertuğrul Yokohoma’dan ayrılmıştı. Aksilikler yola çıkmadan başlamıştı,rüzgârı bir türlü arkasına alamıyor dalgalar çok zorluyordu firkateyni;sadece bir gün dayanabildi Ertuğrul pasifik okyanusunun deli dalgalarına. 16 Eylül günü bütün mürettebatın olağanüstü çabasına rağmen facia önlenemedi ve maalesef Ertuğrul Kii Yarımadasının Kaşinozaki feneri önünde kayalara çarparak bağrında 527 vatan evladı ile okyanusunun serin sularına gömüldü. Parçalanan sadece Ertuğrul’un güvertesi değil; Ali Beyin on sekiz aylık kızının, annesinin ve daha nice eşlerin, sevenlerin, annelerin gönülleriydi. Sadece Osmanlıda değil Japon milletinde de derin hüzne sebep olmuştu facia. Ve kurtulan 69 leventle gönlünü avutuyordu Osmanlı. İki Japon kruvazörü tarafından onlarda teslim alındıktan sonra defter kapandı ve kayıtlar düşüldü.    

     Bugün yaşanan en büyük ayıp; ecdadımızın bu acı hatırasını yâd eden çok az sayıda kişi olmasıdır. Aslında herkesin bilmesi ve ders çıkarması gereken bu hadisenin okul kitaplarında yerini alması gerekmektedir.


Gençlerimizin Ertuğrul’u iyi tahlil etmeleri gerekir. Ertuğrul firkateyninin bu yolculuğa çıkmaktaki azmi ve kararlılığı, leventlerinin korkusuzca iştiyakları gençlerimiz için örnek teşkil etmektedir. Hatta öğretmenlerimiz böyle konuları anlatarak gençlerimizi idealize
etmelidirler. İşte âcizane benim bu yazıyı kaleme alış sebeplerim de bunlardır. Temennimiz ise milletimizin bir daha böyle acılar yaşamamasıdır. Bütün şehitlerimizin ruhları şad olsun.
4

Bayram Mamedov1 Mayıs 2012Yorum Yaz

Azerbaycan ile İlgili Türkiye Medyasında Çıkan Haberler

     Azerbaycan Cumhuriyeti kurulduğundan bu yana şüphesiz Türkiye’nin her anlamda en yakın müttefikidir, fakat son dönemler bazı ufak çaplı krizler yaşansa da tarihi bir gerçek olan ‘’bir millet iki devlet’’ sloganından da anlaşılacağı üzere bu sorunlar kolayca aşıldı.

     Son zamanlar Türk kamuoyunda birkaç gazete de Azerbaycan-İsrail ilişkileri ile ilgili imalı yazılar çıktı. Bazıları iyice kendi hayal dünyalarında besledikleri kini saklayamadıkları için, ‘’Gardaş’’ kazığı diye başlıklar atanı mı diyeyim Taksim’deki Hocalıyı anma mitingine finans desteği sağladığı için Azerbaycan’ı Şovenist ilan eden mi diyeyim say say bitmez yani.

     Konu başlığı şeklinde gidersek;
     Azerbaycan, İsrail’e askeri hava üssü verdi şeklinde, 29 mart 2012 tarihinde haberler gündeme düştü, fakat maalesef medyayı elinde bulunduran egemen güçler, hemen Azerbaycan’ı yaftalamaya başladılar. daha sonra öğrenildi ki bu haberler de asılsızmış, zaten Türkiye medyası da Foreign Policy dergisinin internet sitesinden almışlardı. fakat her ne hikmetse, Azerbaycan-Türkiye ilişkilerine ait her hangi bir menfi haber görür görmez Türk medyası hemen harekete geçiyor. Yani ufak tefek de bir şey değil biraz araştırmıyorlar ki bakalım haberin aslı astarı var mı yok mu? daha sonra Azerbaycan yetkilileri de açıklama yaptılar ki, haber yalandır.

     Bir diğer mesele de Azerbaycan’ın İsrail’den 1.6 milyar dolarlık silah alması meselesidir, bunu da İsrail’in Azerbaycan’ı silahlandırıyor olası bir İran saldırısında, İsrail Azerbaycan’ı kullanacak ve daha da ileri giderek, savaş sonrası İran parçalanacak İsrail İran da yaşayan 30-35 milyon civarındaki güney Azerbaycan Türkü’nün Azerbaycan Cumhuriyet’i ile birleştirecek. Yani Kafkaslarda İsrail Azerbaycan ikilisi İran’ı parçalamak üzere hareket ediyorlar, dolasıyla kardeş Azerbaycan Türkiye’nin çıkarlarına ters hareket ediyor ve saire.

Şimdi gelelim bu meselenin de nasıl olduğuna; Azerbaycanlı yetkililer de açıklama yaptı alınan o silahlar olası Karabağ savaşı içindir.
Aynı gazeteler köşe yazarları neden Ermenistan silahlanırken susuyorlar, haber bile yapmıyorlar. Yani akıl var mantık var savaş durumunda olan bir Devletten bahsediyoruz, silah almayıp da ne yapacak. Her ay onlarca askeri şehit oluyor ne yapmasını beklersiniz…

      Soy kırım meselesinde Azerbaycan’ın Türkiye’ye destek vermediğini söylediler. Fransa’da çıkan yasayı iptal ettirmek için Azerbaycan dış işleri bakanı ve Azerbaycanlı Millet Vekillerinin çabalarını göremezden geldiler.

     Daha sonra taksimde 26 Şubat’ta Hocalı için adalet kampanyası çerçevesinde bir miting düzenlendi. Bu mitingin amacı malum26 Şubat 1992’de Ermenistan silahlı kuvvetleri tarafından yapılan soy kırımı kınamaktı ki zaten öyle de oldu. Fakat gel gör ne hikmetse yine medya ve birkaç köşe yazarı buradaki birkaç provakatif sloganı aldı haber olarak ‘’taksimde faşizm’’ şeklinde yayımladı, yahu kardeşim bir mitinge yüz binlerce insan katılır bu mitinge katılanların hepsini kontrol edemezsin ki, birkaç tane böyle ufak çaplı şeyler olur, bunu da geçelim. Madem ki orada ‘’ırkçı’’ bir miting yapıldı, sizler demokratsınız ya sizler halkların kardeşliğini savunuyorsunuz ya sizler çok insancılsınız ya o zaman, ırkçı olmayan insancıl mitinginizi yapıp bize ‘’örnek’’ olsaydınız, Hocalı’da katledilenler de insan, onlar da kardeşiniz değil mi? Mitingi bırak tek kelime bile etmediniz.

      Azerbaycan’a olan kinlerini Kıbrıs üzerinden yaparlar. Kıbrıs’ı düşündüklerin den değil de Azerbaycan’ı köşeye sıkıştırmak için sordukları bir soru var; Kardeş ülke diyoruz ya neden Kıbrıs’ı tanımıyorlar, normalde sorsan, Kıbrs’ı vermeğe dünden razılar, onlara göre zaten Türkiye’ye yük oluyor Kıbrıs.
Peki gerçekten Azerbaycan Kıbrıs’ı neden tanımıyor?
Azerbaycan’ın elini kolunu bağlayan Karabağ sorunudur, karşısındaki Avrupa birliği üyesi Rum kesimidir ne yapmasını beklersiniz, ha bu eleştiri Türkmenistan’a yapılabilir. Ayıca Nahcivan Özerk Cumhuriyetinin Meclisi Kıbrıs’ı bölgesel güç olarak tanıyor.

Velhasıl kelam; amacınız ne anlamıyor değiliz, fakat bunu dostmuş gibi gözüküp yapmanız ağrımıza gider.

research paper editing custom research paper writing service cheap assignment writing service write a research paper good college essays case study website custom writing paper custom essay order research essay writing essays custom essay order cheap custom writing service buy an essay cheap custom writing service research essay essay writer cheap do my assignment best online essay writing services writing essays for dummies cheap research papers
1
write essay for me essay editing service help with assignment writing writing an analytical essay professional essay writing services essay writing website pay someone to write my paper essay writing service reviews scholarship essay help essay in english essays for sale do my essay cheap essay writing service the great depression essay paper writers national junior honor society essay best writing services