Archive for Ekim, 2012

23

Tolga Bozkurt31 Ekim 2012Yorum Yaz

Arap Baharı Bağlamında Suriye Kürt Hareketleri – ll

Suriye Kürtleri, Arap milliyetçiliğinin tırmanışa geçmesiyle birlikte örgütlenmeye başlamışlardır. Ve Irak’takine benzer, Suriye Kürt Demokratik Partisini(SKDP) kurmuşlardır. Bu parti, hareketin liderlik mücadeleleri sebebiyle kısa sürede dağılmıştır. Suriye Kürtlerinin bundan sonraki siyasal örgütlenmelerinin hepsi ilkinde olduğu gibi Irak Kürt hareketinin tezahürü olmuştur. Suriye Kürtlerinin siyasal partileri, KDP-KYB’ye olan yakınlıklarına göre birbirleriyle mücadeleye girmişlerdir. Her parti kurma ve örgütlenme girişimi, birbirleriyle çatışmaları ve mücadeleleri neticesinde sona ermiştir. Tabi ki bunda Irak’taki Kürt hareketlerinin kendi içlerinde yaşadığı anlaşmazlıkların benzeri olarak hükümetin birbirine düşürme politikaları da etkili olmuştur. Irak Kürtlerinin etkisinin yanı sıra Suriye’deki Kürt hareketinin liderlik mücadeleleri, örgütlenme sorunları ve dış güçlerle ilişkide yaşadıkları sorunlar, hareketin, ne istediğini bilemeyen, dağınık ve zayıf bir niteliğe bürünmesine neden olmuştur.


Ayrıca Baasçı Hafız Esad, PKK’ya destek vererek Suriye’deki Kürtlerin siyasal vizyonunu Türkiye’deki Kürt sorununa kaydırarak kendi içindeki Kürt sorununu Türkiye’ye ihraç etmiştir. Nitekim belli bir seviyeye kadar başarılı da olmuştur. O dönemde birçok Suriyeli Kürt PKK’ya katılarak Türkiye’ye karşı terör eylemlerinde bulunmuştur. 2000’li yılların başında Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin gelişmesiyle birlikte PKK, Suriye’den aldığı doğrudan desteğin kesilmesiyle, Suriye’de PYD adında kendisine yakın bir paravan örgüt kurmuştur. Bu örgüt Suriye Kürtleri üzerinde, geçmişten beri gelen Türkiye merkezli Kürt sorunu algılamasının devam etmesine neden olmuştur.



2003 yılında Irak’ın işgali ile Suriye’de yeni beklentiler doğmuştur. Irak’takine benzer bir federal yapı için örgütlenen Kürt muhalifler 2004 yılında Kamışlı’da bir ayaklanma gerçekleştirmişlerdir.


Suriye’de Mart 2011’e kadar olan süreçteki Kürt hareketleri etkisiz ve yetersiz kalmıştır. Ancak ülke çapındaki bu ayaklanmanın patlak vermesiyle birlikte, ülke Kürtleri bu ortamdan yararlanmaları gerektiği bilincine varmıştır. Bu süreçte de birçok örgütlenme girişimleri olmuş, Arap muhalefetiyle ilişkilerinde gayet tutumsuz bir politika izlemişlerdir. Ancak kurdukları birkaç çatı örgütlerinden sadece Kürt Ulusal Konseyi(KUK) bir çatı örgüt vazifesi görmüştür.


KUK’un düzenlediği Erbil toplantısına katılan partiler arasında her ne kadar görüş ayrılıkları yaşanmışsa da bazı ortak kavramlarda uzlaşabilmişlerdir. Bu kavramlar şöyledir: Kendi kaderini tayin, ademi merkeziyetçilik, demokrasi, özerklik, parlamenter ve çoğulcu sistem. Bu kadar görüş ayrılığı yaşayan partilerin uzlaşma sağladığı bu nokta çok önemlidir.


Suriye’de yaşayan Kürtlerin nihai hedefi elbette sadece bunlar değildir. Bu talepler kısa ve orta vadeli talepler olmakla birlikte uzun vadede bir Suriye Kürt bölgesinin temelini teşkil etmektedir. Ancak şu ana kadar ne Suriye muhalefeti ne de rejim, bir Kürt bölgesinin varlığını kabul etmemiştir. Buna karşılık PYD ve KUK ortak adım atma kararı almış, Kürt partileri her ne kadar birbiriyle mücadele içerisinde dahi olsa birlik olmaya çalışmışlardır. Bu durum Suriye Kürt hareketinde on yıllardır devam eden PKK ile KDP-KYB rekabetinin yerini işbirliğine bırakmıştır. Bu işbirliğinin başlıca nedenleri;


-Her iki taraf da Esad’ın gideceğine kesin gözüyle baktığı için oluşacak yeni düzende kendilerine de yer bulmak istemişlerdir. PYD de bu doğrultuda tavır değiştirmiş ve Esad ile arasına mesafe koymuştur.
-PKK ile KDP de bu süreçte birbirlerine muhtaçtırlar. PKK, KDP’nin lojistik ve mali desteği olmadan Suriye’de istediği yapıya ulaşamayacaktır. KDP ise kendisine yakın siyasi partilerin Suriye içerisindeki etkinliklerinin son derece zayıf olduğunun farkındadır. KUK’un etki alanı Kamışlı bölgesiyle sınırlı denilebilecek kadar azdır. Dolayısıyla Suriye coğrafyasında PKK’nın etki alanıyla mücadele edebilecek güçte değildir.
-Suriye’de şu an çatışmalar Esad güçleri ile Özgür Suriye Ordusu arasında geçse de Kürtler bunun mezhepsel çatışmaya döneceğine inandıklarından süreç sonunda kendilerinin dengeleyici güç olabileceklerine inanmaktalar.


Suriye’de Esad yönetimi değişse dahi kısa ve orta vadede bir Kürt devletinin kurulma ihtimali söz konusu değildir. Ancak federal bir yapıya geçilip, özerklik alabilir. Bunun için de Esad’ın iç sebepler sonrasında ayrılması durumu düşünülürse, Kürtlerin, Arap muhalefetiyle anlaşıp birlikte hareket etmesi gerekir. Fakat önce kendi içerisinde birlik olması ve Arap muhalefetine gücünü hissettirmesi lazım. Öte yandan Esad’ın dış müdahalelerle ayrılması durumunda bölgeye müdahil olan güç veya güçlerle sıkı bir ilişki içerisinde olması lazım, tıpkı Irak örneğindeki gibi. Ancak Irak gibi olabilmesi için Suriye’nin tek ve en zengin petrol bölgesi olan Haseke bölgesini iyi kullanması gerekir. Çünkü bölgede hatırı sayılır bir Kürt nüfusu yaşamaktadır.


Durumun Türkiye için taşıdığı ehemmiyete gelecek olursak; Türkiye’nin bölgede, çok dikkatli politika izlemesi gerekir. Esad’ın gideceğine kesin gözüyle bakılırken, Türkiye’nin Arap muhalefetiyle iyi ilişkiler kurması gerekmekte ve Suriye’de Kürtlerin sistem içinde tutularak, Türkiye’ye zarar verebilecek bir ortamın engellenmesi için Arap muhalefetine önemli rol
düşmektedir. Ayrıca Türkiye’nin Suriye Kürtleri ile de dolaylı ve doğrudan ilişkiler kurması gerekmektedir. Suriye Kürtleri içerisinde PKK’nın etkinliğini arttırmamak ve bu etkinliği en aza indirebilmek için Türkiye’nin, Suriye Kürtlerini sistemin içine entegre etmesi gerekmektedir.

28

Genç Çınar29 Ekim 2012Yorum Yaz

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Kutlu Olsun !

   
      Bugün sözü Mustafa Kemal Paşa’ya bırakmak istedik. İşte Mustafa Kemal’in ‘Cumhuriyet’ ile ilgili sözlerinden bazıları;

Ø  Cumhuriyet; fikren, ilmen ve bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister.

Ø  Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir.

Ø  Cumhuriyet fikir serbestliği taraftandır. Samimî ve meşru olmak şartıyla, her fikre hürmet ederiz. Her kanaat bizce muhteremdir.

Ø  Türk milletinin karakterine ve adetlerine en uygun olan idare, Cumhuriyet idaresidir.

Ø  Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemiyle devlet şekli demektir.

Ø  Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı, Türk topluluğudur.

Ø  Benim nâçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır

Teşekkürler Gazi Paşa !

Cumhuriyetimizin 89. Yılı Kutlu Olsun !

17

Yunus Emre Oğuz28 Ekim 2012Yorum Yaz

Devlet Müdahale Etmeli


            Bir buçuk ayı aşkın bir süredir hapishanelerde devam eden PKK/KCK mahkumlarının eylemlerine devlet en kısa sürede son verecek şekilde müdahale etmelidir. Medyamızın hali ve en ufak bir olayda ortaya çıkan “devlet” düşmanları düşünüldüğünde ,mahkumlardan birinin ölmesi nedeniyle yapılacak ajitasyonu ve ağlama edebiyatını tahmin edebiliyorum.
            Güvenlik güçlerinin yaptığı operasyonlarda büyük kayıplar veren terör örgütü,bu süreçte olayı sosyal boyuta çekerek kendisine verilen marjinal toplum desteğini artırmayı ve askeri olarak kaybettiği üstünlüğün de görmezden gelinmesini hedeflemektedir.
Açlık grevi mi yapılıyor, ölüm orucu mu tutuluyor ? Ne  olduğu belli olmayan ve bir emirle başladığı kesin olan bu süreçte dile getirilen temel istekler terörist başının durumuyla alakalı. PKK ve BDP’nin lider kadrosu bu işin kaymak tabakasındalar. Neden bu cenahtan bu tarz eylem içinde olan yok ? Çünkü onlar, ölmeye gönderdikleriyle bulundukları mevkideler. İnsanların zihinlerini ele geçirip bedenlerini kullanan bir topluluk olarak hareket ediyorlar.

 
            Siyasi bir sonucun hedeflendiği terör meselesinde devlet, mutlak surette kontrolü elinde tutmalıdır. Terör örgütünün yaptığı eylemler ya da başlatmaya çalıştığı girişimler bu süreci yönetmemelidir.
            Bu noktada mutabık olmamız gereken bir husus var: Terör örgütünün silah bırakmayacağı ve eylemlerine devam edeceği şuan için kesin. Bundan dolayı devlet, müzakere,anlaşma,görüşme gibi sözcükleri dile getirmemelidir. Kısa vadede ,askeri olarak üstünlük kurmadan müzakere yolunun seçilmesi hem mağlubiyet göstergesi olur,hem de güvenlik güçlerinin moral olarak zayıflamasına neden olur.
            Ayrıca,hapishanelerde yapılmak istenen açlık grevi ya da ölüm orucu tarzı eylemlerle toplumsal ve sosyal bir patlama yaşatarak kendi baharını yaratmak isteyen PKK’ya fırsat verilmeden bu iş sonlandırılmalıdır.
            Şahsi kanaatimce açlık grevinde ya da ölüm orucunda (bu konu özelinde) ölecek herhangi bir insanın sorumluluğu devlete ait değildir. Lakin,malum çevrelerden gelecek tepkiler göz önünde tutulmalı ve bir çeşit mağduriyet havası oluşumuna izin vermeden önlem alınmalıdır.
            Son olarak,devletin yaptığı en ufak bir yanlışta ortalığı ayağa kaldıranların, terör örgütünün bir emriyle insanları ölüme göndermesine tepki göstermemesine ne demeliyiz ? Allah,bizi art niyetli olmaktan korusun.
Not : 29 Ekim’i kimse tekeline almaya kalkışmasın.Marjinal grupların organizasyonu ile siyasallaştırmanın da bir faydası yok. Cumhuriyet, hepimizindir. Kutlu olsun.
187

Hasan Tahsin Kaya24 Ekim 2012Yorum Yaz

İhtisas Mahkemelerinin Tarihsel Gelişimi -II

Not: İhtisas Mahkemelerinin Tarihsel Gelişimi başlığı ile yayımladığım yazının 2. bölümünü teşkil etmektedir.
Özel Yetkili Mahkemeler’in Görev Tanımı, İşlevi ve Kaldırılması
            Ceza Muhakemesi Kanunumuzun 250.maddesi ve devamında zikredilen maddelerin maddi hukuk alanına yansımış, tabiri caiz ise ete kemiğe bürünmüş hali olan ÖYM’ler, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu ve haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar ile yine kanunda mezkur devletin varlığı ve bütünlüğünü bozmaya yönelmiş bir takım suçlara bakmak üzere Adalet Bakanlığı’nın teklifi üzerine Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde belirlenmek suretiyle kurulur. 
            Mahkemelerin bakmakla görevlendirildiği dava türlerine bakıldığında anlaşılacaktır ki bu mahkemeler, adi suçları inceleyen sıradan ağır ceza mahkemeleri gibi çalışamazlar. Zira,bir uyuşturucu baronunun tehlikelilik durumu ile bir hırsızın tehlikelilik durumu birbirine denk olamaz. Bununla beraber ÖYM’lerin bakmakla görevli oldukları suç tipleri uzmanlık gerektiren ve yoğun mesai harcanılmasını gerektiren suç tipleridir. Bu sebepledir ki, ÖYM’ler organize suç örgütleri ile mücadele edebilmek için uygulanan en etkin yollardan birisi haline gelmiştir. Nitekim son dönemde ülke gündemini meşgul eden birçok dava bu mahkemeler vasıtasıyla aydınlanabilmiştir. Özel yetkilerle donatılmamış bir Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu tip suçlarda suçlularla mücadele edebilmesi kuşkusuz beklenemez. 
            Genel ceza mahkemelerinin yanında uzmanlık mahkemeleri olarak da adlandırılabilecek özel mahkemelerin bulunması hususunun, tartışmalı olmakla birlikte, son tahlilde, hukuk devleti ilkesi ve adil yargılanma hakkı açısından sakıncalı olmadığı söylenebilir. Hatta, terör suçları gibi adi suçlardan farklı nitelik arz eden birtakım suçların, bu konuda uzman olan hakimlerce karara bağlanmasının yararlı olduğu da bir gerçektir. Ancak, bunu yaparken başlıca amacın, uyuşmazlıkları hızlı ve adil bir biçimde çözmek olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Ülkemizde, 12 Eylül felsefesinin ürünü olarak kurulan DGM’ler, belki de bu yüzden, gerçek bir uzmanlık mahkemesi olmamışlardır. Onların yerine kurulan ÖYM’ler ise çok önemli siyasi davalarla uğraşmış ve bu durum onları, yargısal hatta siyasal tartışmaların odağına itmiş ve yaptıkları her işlem doğal olarak mercek altına alınmıştır. Sonuçta, bu mahkemelere yöneltilen eleştiriler yasama organınca dikkate alınmış ve yerine TMK m.10 ile görevli yeni mahkemelerin kurulması karalaştırılmıştır. Doğrusu yeni sistem, “özgürlük hakimi”nin geliştirilmiş olması, müdafinin dava dosyasını inceleme yetkisinin genişletilmesi, tutuklamalara çeki düzen verilmesi ve adli kontrol mekanizmasının daha da işlevsel kılınması hususları dışında, esaslı değişiklikler getirmemektedir. Ancak, eski mahkemelerin yerine yenilerinin kurulmuş olması, eleştirilen uygulamalara son verilmesi açısından umut vericidir. Bu noktada önemli olan, yeni mahkemelerin gerçekten bir uzmanlık mahkemesi olarak çalışması, uygulamalarında ceza ve ceza muhakemesi hukukun temel prensiplerine riayet etmesidir. 
            Genel bir inceleme neticesinde varılan sonuç bize,ülkemizde kanunların yetersizliğinden veya iyi yapılamamış olmasından ziyade, kanunları uyguma ile görevlendirilmiş hakim ve savcılarımızın bu görevi hakkıyla ifa edemedikleri gerçeğini göstermektedir. Bu tür sonuçların ortaya çıkmasına sebebiyet veren bir başka husus ise,ülkemizde hakim ve savcılığa seçilmede uygulanan iki basamaklı sistemdir. Bu sistemin ikinci basamağını oluşturan mülakat aşaması ülkemizde bir takım çıkar odaklarınca fazlaca istismar edilmektedir. Hal böyle iken özellikle siyasi öneme sahip birtakım davaların, referans(mülakat) sistemi ile göreve başlamış hâkim ve savcıların yapacakları yargılamanın adil olduğunu söylemek açıkçası pek de mümkün olmayacaktır. Bu sebeple mahkemelerin adının değiştirilmiş olması veya yetkilerinin sınırlandırılmış olması soruna kesin bir çözüm getirmemektedir.
23

Tolga Bozkurt22 Ekim 2012Yorum Yaz

Arap Baharı Bağlamında Suriye Kürt Hareketleri – l


‘Suriye’de kuzey Irak benzeri bir Kürt yönetimi veya devleti mi kurulacak?’


‘Arap Baharı’nın, sonbaharının başlangıcı olan Mart 2011 döneminde dominolar Suriye coğrafyasına yıkıldı. Arap dünyasında oldukça ateşli ve kanlı değişimler doğuran süreç haliyle Suriye’de de yankı uyandırdı. Bu yankı temelsiz ya da saman alevi şeklinde değildir ve elbet de sürpriz olarak nitelendirilmemiştir. 1963 yılından beri iktidarda olan baskıcı Baas rejimine karşı bir patlama niteliğindedir. Ve doğal olarak ülkenin çabucak atlatabileceği bir süreç değildir. Bahse mevzu olan süreç pek çok tartışmalar da doğurmuştur. Bu tartışmaların en önemlilerinden biri de Irak’ın kuzeyindeki özerk yönetimin, Suriye’de tezahür edebilme tartışmasıdır. Bu konuyu incelemek maksadıyla naçizane bir önceki yazımda Irak Kürt hareketlerine kısaca değinmeye çalışmıştım. Bu yazıyla da Suriye’deki Kürt hareketine değinmeye ve yazının başındaki soruya cevap aramaya çalışacağım.

 




Suriye’de yaşayan Kürtlerin sayısı hakkında net bir bilgi yoktur. Bunun sebebi, Suriye’de etnik kökene ya da ana dile dayalı nüfus sayımının yapılmamasıdır. Ayrıca ülkede kimlik verilmeyen pek çok Kürt vardır. Dolayısıyla kimliği olmayan Kürtler vatandaş sayılmamakta ve istatistiklerin dışında tutulmaktadır(Bazı uluslararası kaynaklara göre bu rakam 350.000 civarındadır. Ancak bu rakamın doğruluğu konusunda ciddi şüpheler vardır. Bazı Amerikan kaynaklarında bu rakamın abartılarak kullanıldığı ortaya çıkmıştır. Arap Baharı’nın ülkeye sıçramasıyla birlikte Esad’ın gerçekleştirdiği ilk eylemlerden birisi, kimliği olmayan Kürtlere kimlik verilmesi olmuştur. Ancak hükümetin verdiği bilgiye göre vatandaşlık için başvuranların sayısının 35.000’i geçmediği belirtilmiştir.).


Ülkedeki Kürt nüfusuna ilişkin, 1960’lı yıllardan itibaren uluslararası çapta kabul gören çeşitli rapor, makale, kitap vb. gibi yayınlarda Suriye’de yaşayan Kürtlerin sayıları genellikle nüfusun %10’u civarında (genellikle %8-9) olduğu ileri sürülmektedir.[1] Ülkenin genel nüfusunun 21-22 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Kürt muhalif hareketler ise Suriye’de yaşayan Kürtlerin sayısını 3,5-4 milyon olarak ifade etmektedir.[2]


Suriye’deki Kürtler yoğun olarak ülkenin kuzeyinde, Türkiye ve Irak sınırında yaşamaktadırlar. Kürtler ülkede, Halep(şehir merkezine önceden göç etmiş Kürtler, Afrin ve Ayn al-Arab), Haseke(şehir merkezi, Kamışlı, Amuda, Kahtaniye, Malikiye, Cevadiye, Ras El Ayn ve Derbesiye) bölgelerinde yoğun olarak yaşamakla birlikte Şam, Lazkiye, Hama ve Humus bölgelerinde de yaşamaktadırlar.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Ortadoğu’da sınırların yeniden çizilmesiyle birlikte Türkiye ve Irak’takilerden daha az sayıda Kürt, Fransız mandası altındaki Suriye topraklarında kalmıştır. Fakat 1920’li ve 1930’lu yıllarda Türkiye’de çıkan Kürt ayaklanmalarının bastırılması ve 1927 Hoybun Komitesi’nin kurulması sonrasında birçok Kürt, mülteci olarak Suriye’ye geçmiştir. 1920-1946 manda yönetimi sırasında Fransa’nın “çeşitlilik yaratma politikası” çerçevesinde gelen tüm farklı etnik unsurlar, Suriye uyruğuna kabul edilmiştir. Ancak, Kürtlerin okul kurma, Kürtçenin resmi dil olarak tanınması ve Kürtlerin çoğunlukta yaşadığı bölgelere Kürt yönetici atanması gibi taleplerini kabul etmemiş, bu süreçten sonra bir soğuma başlamıştır.[3]


1950’li yılların ortalarına kadar fazla sorun yaşanmamış, ancak 1956 yılında Baasçıların güç kazanmasıyla birlikte, Araplar ile Kürtler arasında günümüze dek süregelen gelişmelerin yaşandığı gerilimler başlamıştır. Arap milliyetçiliğinin yükselişe geçmesi ile birlikte, okullarda Kürtçe öğretimi yasaklanmış, Kürtçe yayın yapan basın kuruluşları kapatılmıştır. 1958 yılında Mısır ile Suriye’nin bir araya gelerek Birleşik Arap Cumhuriyetini kurmasıyla birlikte Arap milliyetçiliği hat safhaya ulaşmıştır. Bu dönemde yüzlerce Kürt, subay ve ast subaylar da dâhil olmak üzere, ordudan uzaklaştırılmıştır.


1960’lı yıllarda Irak’taki Kürt hareketlerinin başarı elde etmesi Suriye hükümetini tedirgin etmiş ve Kürtlere yönelik farklı stratejiler uygulanmaya başlanmıştır. Bu planın bir parçası olarak, yerel toprak ağası Kürtlerin mal varlıkları toprak reformu çerçevesinde dağıtılmıştır. Bu doğrultudaki bir başka plan ise Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelere Arap aşiretlerinin yerleştirilmesi ve bölgelerin Araplaştırılması girişimidir. Böylelikle Türkiye ve Irak sınırında yaşayan Kürtlerin, Türkiye ve Irak’taki Kürtlerle fiili entegrasyonu engellenerek araya kordon çekilmeye çalışılmıştır.


Yazı, bir sonraki yayınımla devam edecektir…



[1] Human Rights Watch, Syria: The Silenced Kurds, 1 October 1996, E804, available at: http://www.unhcr.org/refworld/docid/3ae6a8260.html [accessed 24 February 2012] Kurds in Syria: Groups At Risk AndReactions Against Political Activists” Landinfo Country of Information Centre, 16 Haziran 2010 http://www.landinfo.no/asset/1513/1/1513_1.pdf ; Robert L f owe, The Syrian Kurds: A People Discovered,Chatham House Briefing Paper, Ocak 2006, http://www.chathamhouse.org/sites/default/files/public/Research/Middle%20East/bpsyriankurds.pdf
[2] Jawad Mella, Kurdistan and The Kurds: A Divided Homeland and a Nation without State, WesternKurdistan Association Publications – London 2005, s. 25; Michael Weiss, “Syrian Kurd Leader:Revolution Won’t Succeed Without Minorities,” The Atlantic, 20 Ocak 2012, http://www.theatlantic.com/international/archive/2012/01/syrian-kurd-leader-revolution-wont-succeed-withoutminorities/251660/ ; Rebin Hassan, “Leader: Kurds will hoist Kurdistan flag in librated zones of Syria,”AK News, 24 Temmuz 2012, http://www.aknews.com/en/aknews/4/318479/ ; Kürtlerin nüfusun%15’ni oluşturduğu iddiası için bkz. Salah Bedraldin,The Kurdish National Movement in Syria, TheKurdish Kawa Cultural Society, 2003, s 15.
[3] Suriye’de Kürt Hareketleri, Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi, Rapor No:127, Ağustos 2012, Ankara
187

Hasan Tahsin Kaya21 Ekim 2012Yorum Yaz

İhtisas Mahkemelerinin Tarihsel Gelişimi

          Ülkemizde 70’lerin başından beri adına her ne denilirse denilsin, devletin varlığına, toprak bütünlüğüne ve anayasal düzenine karşı işlenen örgütlü suçların yargılanması bir takım özel yetkiler ile donatılmış mahkemeler eline teslim edilmiştir.
          Hukukun genel ilkeleri ile ters düşen bu tip uygulamaların ilki adını kısaca “DGM” diye bildiğimiz Devlet Güvenlik Mahkemeleri’dir. DGM kavramı,hukukumuzda ilk olarak 1970’li yıllarda gündeme gelmiştir. 1961 Anayasası’nın 136.maddesine 1699 sayılı Kanunla DGM’lerin kurulacağı yönünde bir hüküm eklenmiştir.

Nitekim 1973 yılında hukuksal desteğini anayasadan alan bu düzenleme kanunlaşmış fakat Anayasa Mahkemesi tarafından verilen bir karar ile 1975 yılında iptal edilmiştir. Bu iptal üzerine TBMM yeni bir kanun teklifi hazırlamışsa da teklif kanunlaşmamış ve DGM’ler tekrar kurulamamıştır. 1982 Anayasası ile bu husus tekrar gözden geçirilmiş ve sosyal koşulların bunu kaçınılmaz olarak gerekli kıldığı görüşü anayasa koyucu tarafından kabul edilmiştir. 1982 Anayasası’nın 143.maddesine eklenen bir hükümle DGM’lerin kurulması öngörülmüştür. Bu hüküm ışığında, 2845 sayılı DGM’lerin kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun çıkartılmış ve böylece DGM’ler hukuk sistemimize tekrar dâhil edilmiştir. 
         Vermiş bulunduğu kararlar ve yargılama hususundaki kanun tanımazlıkları ile adından çokça söz ettiren DGM’ler  ile ilgili bir başka önemli gelişme ise bünyesinde bulunan askerlik mesleğine mensup hakim ve savcıların 1999 yılında 4390 sayılı kanunla bu alandaki görevlerine son verilmesi olmuştur. Bu durumun önemi ise hukukun temel kaidelerinden birisi olan yargıç bağımsızlığı ilkesinin ihlal ediliyor olmasıdır. Zira asker kişiler meslekleri gereği bir emir komuta zinciri içerisinde iken bu kimselerin bağımsız olduklarını söylemek mümkün değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından ülkemiz, bu sebeple birçok kez  para cezasına mahkûm edilmiştir. 
         Bu mahkemeler ile ilgili incelenmesi gereken bir başka husus ise oldukça soğuk ve iddialı bir görünüme sahip olan isimleridir. Devlet Güvenlik Mahkemesi  ismi, bir yandan bu mahkemelerde yargılanan kişilerin devlet güvenliğini tehdit eden tutum ve davranışlar içerisinde oldukları düşüncesini uyandırmak suretiyle bu kişilere terörist damgasını vuruyor, diğer bir yandan ise bu mahkemelerin devleti düşmanlarından koruyan normal mahkemelerin ötesinde dokunulmaz ve kutsal kılmıştır. 
        Yukarıda izah edilmeye çalışılan bütün bu sebepler dolayısıyla kanun koyucu 2004 yılında bu mahkemelerin görevlerine son vermek suretiyle Özel Yetkili Mahkemeleri kurmuştur. Ceza Muhakemesi Kanununun 250.maddesi ve devamında düzenlenmiş bulunan bu yeni ihtisas mahkemeleri hiç şüphe yok ki DGM’lerin hukuku ihlalleri konusunda daha hassas davranmış ve toplum nazarında selefine kıyasla daha çok benimsenmiştir. Kuşkusuz bu mahkemelerde yargılanan kimselere DGM dönemindeki gibi kötü muamele, işkence uygulanmamıştır; ancak özellikle soruşturma evresinde yapılan aramalar, ifadeye çağırmalar, gözaltılar, tutuklama kararları ve uzun tutukluluk süreleri sürekli eleştirileri toplamasına sebebiyet vermiştir. Sayılan sebeplerle bu mahkemeler de zamanla işlevini yitirmiş, kanun adamlarının bir takım keyfi yetki kullanımları ile birlikte işlev görmez hale  gelmiştir. 
        Yakın zaman içerisinde kanun koyucu bu mahkemelerin kurucu kanunu olan CMK madde 250, 251 ve 252′yi yürürlükten kaldırılarak bu mahkemelerin mevcut davalarını neticelendirdikten sonra hukuk alemine veda etmelerini sağlamıştır. Bu mahkemelerin oluşturduğu boşluğu ise Bölge Ağır Ceza Mahkemeleri ile doldurmak istemiştir. Görev tanımlarını Terörle Mücadele Kanununun 10.maddesinden alan bu mahkemelerin Özel Yetkili Mahkemelere kıyasen daha insancıl koşullar içeren bir yargılama faaliyeti göstereceği tahmin edilmektedir.
Not: Okumuş bulunduğunuz yazı 3 bölümlük bir çalışmanın ilk bölümünden ibarettir. Diğer bölümler belirli periyotlarla yayınlanmaya devam edecektir.
31

Sefa Yılmazel17 Ekim 2012Yorum Yaz

Vekillik Yan Gelip Yatma Yeri Değildir!


          Milletvekili seçilebilme yaşı on sekize düşürülsün mü, düşürülmesin mi? Hemen hemen herkes bu konu hakkında görüşlerini bildirdi. Her zaman ki gibi, kuru muhalefet yapanlar yine eleştirdi, taşa tuttu. Bazı kesimlerde, demokratikleşme acısından önemli bir adım olduğunu savundular ve desteklediler. Bir genç olarak, benimde bu konuda söyleyecek birkaç sözüm olduğunu düşünüyorum.

      On sekiz yaşını doldurmuş bir kişinin seçme hakkının olup da, seçilme hakkının olmaması gerçekten de garip bir durum. Bana kalırsa bu konu çok da olay yaratacak bir konu değil. Hükümetin meclisi on sekiz yaşındaki vekillerle dolduracağı falan yok. Tamamen formaliteden ibaret bir öneri… Kâğıt üstünde böyle bir hak tanınacak, ama pratik de uygulanmayacak. Ülkemizdeki birçok yasa gibi yani…

      Benim bu konu hakkında daha farklı fikirlerim var doğrusu. Türkiye’de milletvekili olmak için ne gereklidir diye bir soru yöneltsek insanlara, alacağımız cevaplar bize bu durumu çok net izah eder. Gerçekten de vekil olabilmek için ne gereklidir? Normal koşullarda, bir kimsenin milletin vekili olabilmesi için, gerekli bilgi ve birikime sahip olması gerekir. Vekili olacağı şehir hakkında, her şeyi bilmeli. O şehrin sorunlarını, o şehirde yaşayanların sorunlarını en iyi şekilde dile getirebilmesi gerekir. Bu saydıklarımın hepsi ‘normal koşullar’ altında geçerli olan şartlar. Peki ya Türkiye’de vekil olabilmenin yolu nedir? Öncelikle, ‘parti genel başkanının’ rızasını alması gerekir kişinin. Eee buda kolay bir iş değildir. Paranızın, statünüzün yerinde olması gerekir. Ne kadar oy getireceğiniz, kimler üzerinde etkili olacağınız çok önemlidir. Mesleğinizin veya bilgi birikiminizin çok da bir önemi yoktur aslında. Hatta iyi bir hatip olursanız, bilginize, mesleğinize, mezun olduğunuz okula bakılmadan direkt başbakan bile olabilirsiniz. Yeter ki insanları etkilemeyi bilin. 

           Olması gerekenler ile mevcut olanın, hep daha farklı olduğu, bir ülkede yaşıyoruz. İdeal olanın, olması gerekenin pek de bir önemi yok aslında. Kimse burada bir yanlışlık var, bu iş böyle olmaz demiyor. İdeal olanı aramak yerine, herkes mevcut olan sisteme ayak uydurmaya çalışıyor. O yüzden de ülkemizde 30 yıl önce alkışlanan bir ismin, bugün yuhalanması pek de anormal bir durum değil. Bugün birçok şeye ses çıkarmayanlar, belki de yıllar sonra bu olanlara ses çıkartacaklar, ama iş işten geçmiş olacak!

      Konumuza tekrardan dönecek olursak, milletin vekillerini seçtiğini zannettiğimiz, ama aslında milletin değil de parti genel başkanının seçtiği, bir sistem söz konusu ülkemizde. Bırakın ülke genelinde, herhangi bir partinin işleyişinde bile demokratik bir sistem mevcut değil. Genel başkanın seçtiği delegeler, genel başkanın seçtiği vekil adayları vs… Genel başkan kendine göre bir vekil aday listesi oluşturur, insanlarda seçtikleri kişiye bakmaksızın ‘parti’ye oy verirler. Lidere göre parti seçimi, partiye göre vekil seçimi…

      Bir diğer önemli konu, milletvekillerinin yeterlilik meselesi… Bu konu hakkında, aşırı karşılanabilecek veya eleştirilebilecek fikirlere sahibim. Bana kalırsa, her önüne gelen vekil olmamalı. Nasıl ki her önüne gelen, öğretmen, avukat, tüccar, çiftçi olamıyorsa her önüne gelen de vekil olmamalı. Vekil olabilmenin, belli şartları olması gerektiğini düşünüyorum. Gerek eğitim düzeyi bakımından, gerekse bilgi ve birikim açısından donanımlı kişilerin vekil olması gerektiğini düşünüyorum. Bu görüşümün demokratikliği tartışılabilir, lakin işletme mezunu bir kişinin eğitim bakanı olabildiği ülkemizde, çok da yanlış düşündüğümü zannetmiyorum. Şunu da belirtmek isterim, söylemek istediğim vekilliğin ‘meslek’ haline getirilmesi değil, mesele haline getirilmesidir. Vekil olacak kişinin, öncelikle bu işi kendine dert edinmesi gerekir, lakin dert edinmesi için de belirli bir birikiminin olması şart!

      Özetle, milletvekilinin yaşının, başının tartılmasından önce başının içindekilerin tartışılması gerek. Hem vekil olup, hem de meclise gelmeyen, oylamaya katılmayan, milletin sorununu dile getirmeyen vekil olmaz! Milletin vekili olup da, milletin sözcülüğünü yapmak yerine, ‘büyüklerinin’ sözcülüğünü yapan vekil de olmaz! Bu böyle uzayıp gider, daha fazla uzatmayacağım, uzun lafın kısası, ‘vekillik, yan gelip yatma yeri değildir.’

Not: Karikatür alıntıdır.

28

Genç Çınar16 Ekim 2012Yorum Yaz

Erol Günaydın Anısına

   
       Bazı insanlar vardır, yüzünden belli olur iyi kalpliliği, babacanlığı, merhameti.. Onlardan birini daha kaybettik dün. Usta tiyatro ve sinema sanatçısı Erol Günaydın 79 yaşında hayata gözlerini yumdu.



      Hepimizin çocukluğunun taksi durağı Çiçek Taksi’nin Ramazan’ı, Cennet Mahallesi’nin Deli Kadir’i, Güneş’i  Gördüm’ün Samet Dede’si, Beyaz Melek’inVahit Amcası, Nasreddin Hoca’mız, Ayı Yogi’nin sesi yok artık aramızda..



      79 yıllık yaşamına birçok başarı sığdırmıştır usta oyuncu.13’e yakın tiyatro oyunu, 22’ye yakın dizi, 85’e yakın sinema filmi; bunların yanında en iyi senaryo ve en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülü…


      Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra profesyonel oyunculuğa ‘’Papaz Kaçtı’’ oyunundaki rolüyle adım atmıştır Günaydın. Daha sonrasında Sinekli Bakkal filminde Kız Tevfik tiplemesiyle zennelik de yapmıştır. Ayrıca Günaydın meddahlık geleneğinin de son temsilcilerindendi.


      Hayata karşı her zaman sıcak ve içten gözlerle bakan Erol Günaydın, kendisiyle yapılan söyleşilerden oluşan ‘’İki Kalas Bir Heves’’ adlı kitapta; ‘İnsanlar hayatımın en büyük serveti. Bütün gezdiğim yerdeki insanlara hep sevgiyle baktım, onlardan da sevgi gördüm. Kimseye kızamadım, herkese hak verdim. Belki bu sevgi dağıtımı beni çok mutlu ediyor. Bu sevgiyle belki bana hayat verdiler, nefes aldırdılar. Her zaman gülüyorum, gülümsüyorum. N’apayım…” sözcükleriyle içinden taşan sevgiyi belirtmiştir.


      Usta oyuncu eşinden sonra kendisinin de kansere yakalanmasını; ‘’Karımı kıskandım ben de kanser oldum’’ şeklinde yorumlayarak hayata olan aşkını bir kez daha gözler önüne sermiştir.


      Hayata bu derece bağlı olan Erol Günaydın mesleğine de büyük bir aşkla bağlanmıştır. Ve günlerden bir gün tiyatroya olan aşkı sorulan Günaydın, buna şöyle cevap vermiştir:”Tiyatroda beni en çok etkileyen, ahşaptır. Öyle güzel ahşaptır ki mis gibi kokar. Tiyatroya ilk girdiğimde o kokuyu aldım. Dedim ki tevekkeli değil, ustalar, ‘iki kalas bir heves’ derlerdi. İşte o kalasların kokusu sinmiş tiyatroya, benim hevesimle birleşmiş. O koku, hiçbir yerde olmayan bir kokudur. Vazgeçemediğim budur.”

      Ne yazık ki, ailesine mesleğine hayata insanlara bu denli bağlı bir insanı daha kaybettik. Erol Günaydın’ın cenazesi  Çarşamba günü Ses Tiyatrosu’nda yapılacak olan törenin ardından, Teşvikiye Camii’nde ikindi namazının ardından kılınacak cenaze namazı sonrası Feriköy Mezarlığı’nda eşinin yanına defnedilecek.

      Arkanda yaşlı gözler, usta bir sanatçılık bırakarak hayata gözlerini yumdun büyük usta..Huzur içinde uyu,mekanın cennet olsun…

7

Ahmet Faruk Bakacak13 Ekim 2012Yorum Yaz

Kentsel Dönüşüm

19. yüzyıldan itibaren başlayan daha doğrusu toplumların endüstrileştikçe ihtiyaç hissettiği kentsel dönüşüm bugün bizim ülkemizde de gündemi işgal eden konular arasındadır.

Peki, nedir bu kentsel dönüşüm?

Biz kentsel dönüşümden ne anlıyoruz, yaralı mıdır zararlı mıdır, diye sorduğumda aldığım cevapları müsaadenizle paylaşmak istiyorum.

     Türk Dil Kurumuna göre kentsel dönüşüm:Kentin imar planına uymayan, ruhsatsız binaların yıkılıp, planlara uygun olarak toplu yerleşim alanlarının oluşturulmasıdır.

     Ülkemin insanlarının kentsel dönüşüm tanımları ise;

* Efendim hükümet bu işten çok iyi rant sağlayacak, bu işten çok para kaldıracak, dönüşüm hikaye plan şahane, karşıyız.
* Kardeş biz iki yüz seneden beri bu mahallede oturuyoruz, burada da mutluyuz herkes işine baksın. Bina tepemize de yıkılsa terk etmeyiz, bunların amaçları farklı, karşıyız. 

*Evladım ben anlamam amma devletimiz en iyisini bilir, destekliyoruz üzerimize düşeni yapmalıyız, destekliyoruz.

*Kentsel dönüşüm çözümü gecikmiş bir meseledir, ülkemizdeki çarpık kentleşmeye dur demek için evet ve Avrupa’dan da mutlaka destek alınmalıdır diyorum.

     İşte milletimizin hali pür melali budur. Zira kimse, sorduğum ilk soruya cevap verme ihtiyacı hissetmedi. Tabiri caizse işlerine gelen ideolojilerine uyan kısımlarını ele alarak ikinci soruyu yorumlamayı tercih ettiler. Olsun bu denli kaht-i ricalde bu cevaplara da şükür.

     Âcizane kentsel dönüşüme yüklediğim yahut olsun istediğim mana ise şudur;

1- Kentlerimizin doğal dokusuna aykırı olan yapıların yıkılması. (Doğal dokudan kastım, tarihi mekânların, taş duvarlarına sırtını dayayan briket, tuğla, ytong gibi materyallerin ortadan kaldırılarak göz zevkimizin yeniden tesis edilmesi.)

2- Yaşama elverişli olmayan yapılardan yoksul halkımızın kurtarılması. Olası bir doğal afette insanlarımızın en aza indirgenmiş zararla kurtulması.( Şunu belirtmek isterim ki bir binanın orta hasarlısı az hasarlısı olmaz, hasarlı bina ölüme götürür, yıkılmalıdır.)

3- Ülke topraklarının en elverişli şekilde kullanılması için uzun ömürlü kent imar projelerinin yapılması.

     Peki, siyasi partiler ne diyor bu işe?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konu ile ilgili açıklaması;

“İktidarı kaybetme pahasına yıkacağız. Reddedenler kusura bakmasın yıkıp geçeriz.” şeklinde olmuştur.

Ana muhalefet partisi genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ise

“Biz kentsel dönüşümü şöyle anlıyoruz; yerinde dönüşüm. Buradaki insanları alıp yerlerine daha zengin insanları getireceksiniz. Böyle olmaz.” demiştir.

Muhalefet partisi liderlerinden Devlet Bahçeli de kendisinden beklenen doğrultuda bir açıklama gelmiştir.

“Kentsel dönüşüm rant kapısı…”

Allah hepsine selamet versin.

     Peki, ne olacak ülkemizde yirmi milyon konut var bunlardan altı milyonu hasarlı. Belediyelerimiz bu konu için sık sık üniversiteleri ziyaret eder oldu. Gerek büyük millet meclisinde gerekse küçük millet meclisinde ehemmiyetine binaen tartışmalar yapılıyor. Vekiller müvekkillerini dinliyor. Devletimiz kentsel dönüşüme IMF’e olan borcumuz kadar bir fon ayırmış durumda. Emlakçılar başka dertler peşinde, rantçılar başka emeller… Herkesin bir planı varsa milletimizin sahibi yaratıcımızın da bir planı vardır elbette…

 

Benim aklımda ise başka bir soru var bu zihinsel değişim ne zaman başlayacak?

31

Sefa Yılmazel11 Ekim 2012Yorum Yaz

” İktidar Yozlaştırır, Mutlak İktidar Mutlak Yozlaştırır ”


Ak Parti’nin 4. Kongresi çok tartışıldı, çok konuşuldu. Herkes kendine göre okudu, ona göre yorumladı. Dağıtılan 2023 Siyaset Vizyonu adlı kitapçık, kimilerince eleştirildi kimilerince göklere çıkartıldı. Başbakanın konuşması üzerine veya dağıtılan kitapçıktaki maddeler üzerine çok şey yazılabilir, konuşulabilir. Hatta bu konular üzerine bir dolu kitap da yazılabilir. Ben, bugün sadece dağıtılan 2023 Siyaset Vizyonu adlı AK Parti Manifesto’sundan bir madde hakkında konuşacağım, yazacağım.

* “Başkanlık, yarı başkanlık ve partili cumhurbaşkanı meselelerinin tartışılması.’’

Tayyip Erdoğan’ın ısrarla üstünde durduğu ve yandaş kanallarda, hazır soruları cevaplarken tekrar ettiği, ama meydanlarda söylemekten çekindiği bir konu; başkanlık, yarı başkanlık ve partili cumhurbaşkanlığı… Peki, Erdoğan neden ısrarla bu konu üzerinde duruyor? Bu konu hakkında açıklama ve pazarlama yaparken, sistemin daha hızlı işlemesinden, istikrardan bahsediyor ve daha demokratik, pratik bir sistem olduğunu söylüyor. Açık konuşmak gerekirse, ben burada sistemin doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmayacağım. Daha farklı bir açıdan, Erdoğan’ın neden bu sistemler üzerinde durduğunu açıklamaya çalışacağım.

Bundan yıllar önce, Erdoğan, ’ kimsesizlerin kimi, sessiz yığınların sesi’ olmaya geliyoruz diyerek, insanların gönlünü kazandı. ‘Ezilenler iktidar olacak’ dedi, ‘ beraber yürüdük biz bu yolda, beraber ıslandık yağan yağmurda’ diye seslendi sevenlerine. Mağdurdu, mağduriyetini de çok iyi kullananlardandı… Zaman geçtikçe daha da güçlendi, her seçimden zaferle çıktı. İlk girdiği seçimde kimsenin şans tanımadığı adam, artık seçimlerden önce ilan edilen liderdi.

Tartışmasız herkesin kabul ettiği, sevenin de sevmeyenin de kabullendiği bir lider… İnsanların, duygularına hitap eden, onları duygulandıran, heyecanlandıran bir lider… Yurt dışında, özellikle Ortadoğu ve Balkanlar da insanların hayran kaldığı bir lider… Öyle ki çocuklarının adını bile Tayyip koyan insanlar… Babam hep şunu söylerdi bana, ‘’ Şeyh uçmaz, mürit uçurur oğlum! ‘’ aynen öyle bir durum… Arkasına yığınları alan Erdoğan, gerçekten de uçuyordu.

Düşünün, bir an için düşünün ve sevenin de sevmeyenin de kabul ettiği, övdüğü bir lider olduğunuzu düşünün. Öyle ki liderliğiniz, ülke sınırlarını aşıp, Ortadoğu ve Balkanları fethetmiş. Konuşmanızdan etkilenen insanlar, ağlayanlar… Her seçimde daha da güçlenen iktidarınız… Hangi insan, buna karşı gelebilir? Bir köy muhtarı bile koltuğunu bırakmazken, böyle bir lider nasıl vazgeçsin koltuğundan? Sizce inandırıcı mı, Tayyip Erdoğan’ın başkanlık, yarı başkanlık ve partili cumhurbaşkanlığı sistemini ‘pratiklik, istikrar’ gibi nedenlerden dolayı istemesi?

Yeri geldiğinde Tek Parti sistemini en ağır sözlerle eleştiren, iktidara geldiği zaman cumhurbaşkanının yetkilerini sınırlandıran bir iktidarın şimdi tutup da partili cumhurbaşkanlığından bahsetmesi ne kadar da tezat?

Tayyip Erdoğan gücünün, nefsinin mahkûmu olmuş bir liderdir. Gücüne olan inancı ve güveni onu gittikçe zalimleştirmiş, gittikçe yozlaştırmıştır. On yıllık süreci en iyi açıklayan cümle, ünü kendini bile aşmış Lord Acton’un o meşhur sözü olsa gerek; ‘’ İktidar yozlaştırır, mutlak iktidar mutlak yozlaştırır.’’ . Evet, Ak Parti ve Erdoğan, gittikçe güçlenen iktidarlarıyla birlikte yozlaşmaya başlamışlardır. Bu yozlaşmayı, gerek Erdoğan’dan gerek parti ve hükümet faaliyetlerinden çok açık bir şekilde gözlemleyebiliriz.

Artık, ‘ biz’ söyleminin yerini ‘ ben’ almıştır. ‘’Benim bakanım, benim müsteşarım’’ diyen Erdoğan, kendilerine benzemeyen, ‘ben’liklerine hitap etmeyen her kesime karşı müdahil olma durumundadır. ‘’ Taraf olmayan, bertaraf olur’’ diyerek, insanları taraf olmaya, özellikle de kendi taraflarında olmaya çağıran Erdoğan, adeta ateş püskürtmektedir.

Hayalinde kurduğu başkanlık koltuğunun ateşiyle yanıp tutuşan Erdoğan, güç için, koltuk için ne gerekirse yapmaktadır. Adeta, güce giden yolda yapılan her şey mubahtır anlayışını benimsemiştir. Tek bir ismin, bütün partinin önünde olması ve o isim olmadan gücün olmayacağını bilen insanlar da sorgusuz, sualsiz biat etmektedirler.

Son olarak, milletimizin önümüzdeki dönemde daha temkinli, daha dikkatli olması gerekmektedir. Aksi takdirde, Türkiye’nin ‘’İkinci Tek Parti’’ dönemini yaşaması kaçınılmaz olur.

research paper editing custom research paper writing service cheap assignment writing service write a research paper good college essays case study website custom writing paper custom essay order research essay writing essays custom essay order cheap custom writing service buy an essay cheap custom writing service research essay essay writer cheap do my assignment best online essay writing services writing essays for dummies cheap research papers
1
write essay for me essay editing service help with assignment writing writing an analytical essay professional essay writing services essay writing website pay someone to write my paper essay writing service reviews scholarship essay help essay in english essays for sale do my essay cheap essay writing service the great depression essay paper writers national junior honor society essay best writing services