Archive for Kasım, 2012

31

Sefa Yılmazel28 Kasım 2012Yorum Yaz

Bakış Açısı: Türkiye’de Din Eğitimi II


     HTK: Laiklik hususu ile ilgili şunları arz edebilirim. Türkiye’de uygulanan laiklik dinin devlet tahakkümü altında bulunması, yani dini müesseselerin devletin izin verdiği ölçüde dini öğretmesi ve kişilerin devletin izin verdiği ölçüde dindar kalabilmesi şeklinde görülmektedir. Oysa, batıda laiklik bu değildir. Örneğin; biz Fransa’dan ithal etmişiz laikliği fakat Fransa’da laiklik bu şekilde değildir. Batılı ülkelerde devlet belli bir zümrenin temsilcisi olarak dini perde arkasından temsil etmez. Yani Türkiye’de olduğu gibi Müslüman ve Sünni bir devlet yapısı laiklik kisvesi altına sığınmamıştır; ama “Türkiye’de resmi bir din var mıdır?” sorusuna hemen hemen hepimizin vereceği cevap aynıdır. “Elbette vardır!”. Hatta mezhebi bile vardır. Her halde ikimizde bu konuda hem fikiriz.
    



     SCY:
Tabii, kesinlikle… Laiklik kavramının ülkemizde yanlış anlaşıldığını ve dolayısıyla yanlış uygulandığını daha öncede çeşitli vesilelerle söylemiştim. Az evvel konuşmanızda imam-hatip liselerinden bahsettiniz. Bir takım yararlarından, toplum ihtiyaçlarını karşılar nitelikte olduğundan bahsetmiştiniz. Bana kalırsa bahsettiklerinizin büyük kısmında haklısınız. Fakat imam-hatiplerin ortaya çıkış noktasında bir takım problemlerle karşılaşıyoruz. Ülkemizde meslek okulları diye adlandırdığımız, bir sanatın veya mesleğin öğretilmesi ve icrası için açılmış öğretim kurumları mevcuttur. İmam-hatip liseleri de bahsi geçen okulların statüsünde bir okuldur. Adından da anlaşılacağı üzere bu okullar imam ve hatip yetiştirmektedir veya yetiştirmelidir desek daha doğru olur sanırım. Tıpkı endüstri meslek lisesinde elektrik okuyan kimsenin elektrik teknisyeni olması gibi… Bakıldığında imam-hatip okulları da örnekte olduğu gibi bir mesleği icra etmeye yönelik mesleki eğitim vermektedir. Kuruluş aşamasında böyle bir görev yüklenmiş bir okulun üniversite sınavlarında da bir takım kısıtlamalarla karşılaşması, belli bölümler dışında kalan alanları tercih etmesine bir takım sınırlamalar getirilmesi doğal karşılanmalıdır. Ayrıca bu katsayı engeli sadece imam-hatip liselerine uygulanmış bir engel değildir. Diğer tüm meslek liseleri de aynı statüde olduğundan aynı uygulamaya maruz kalmışlardır. Fakat ülkemizde bu durumdan sadece imam-hatipler zarar görüyormuş gibi bir algı yanılgısı yaşatıldı yıllarca. Bunun bir takım siyasi sebeplerle olduğu kanaatindeyim. Sadece bu sebeple ülkemizde bazı partiler ciddi oy oranlarına ulaştılar. Bu da işin başka bir boyutu tabi… Esasen bu konuya da değinmek isterdim ama başlı başına bir sohbet konusu olacağından daha fazla bu konu üzerinde durmadan esas konumuzdan devam edelim.

     Hangi yanından bakarsak bakalım ülkemizde bir eğitim sorunu olduğu açık. Meslek okulları insanlara meslek edindirmiyor, ideoloji edindiriyor. Öte yandan öğrencileri bu okullara alırken kendi becerilerinden çok ailelerinin istekleri etkili oluyor. Bunun en açık örneği de imam-hatip liseleridir. Bu okullara genelde sizin konuşmanızın başında yaptığınız tasnifte yer alan iki zümrenin çocukları gönderilmekte. Bu ailelerinde çocuklarının meslek edinmesi gibi bir amacı yok. Temel amaç çocuklarının iyi bir din eğitimi alması veya kız çocuklarının başörtülü de okula girip ders dinleyebilmesi… Burada da anlaşılıyor ki imam-hatip liselerini ülkemizde insanlar meslek okulu olarak görmüyor. Toplum dindar insan yetiştirmesi maksadı ile imam-hatip liselerini tercih ediyor ve bu durumda sistemin doğru işlemesini engelliyor diye düşünüyorum.

      HTK:
Söylediklerinizin ilk kısmına katılmıyorum. Zira imam-hatip liseleri meslek edindiren okullar değildir. Buradan mezun olan kimseler imamlık görevini icra edebilmek için ayrıca bir takım yeterlilik sınavlarına tabii tutulmaktadır. Üstelik bu sınavlara girmek için imam-hatip lisesi mezunu olma şartı da aranmamaktadır. Öte yandan bu okullarda (kast ettiğim bütün meslek okullarıdır.) bir takım meslek derslerinin yanı sıra pozitif ilimlerde okutulmaktadır. Örneğin bir genel lise öğrencisi haftada kaç saat matematik dersi görüyorsa meslek lisesindeki öğrenci de o kadar matematik dersi görmektedir. Müfredat olarak herhangi bir fark olmamakla beraber bu okullarda genel müfredattan farklı ve fazla olarak meslek dersleri okutulmaktadır.


     SCY:
Bir saniye! Ben bu okullarda pozitif ilimler öğretilmiyor, işlenilmiyor diye bir iddiada bulunmadım zaten. Kaldı ki meslek lisesi mezunu kimseler sonrasında üniversite sınavına girip kendi alanları ile ilgili bir tercihte bulunacak olsalar dahi yine bu derslerden sorulacak sorular üniversitelerine yerleşecekler. Burada benim temas etmek istediğim temel sorun bu okulların meslek okulu olma özelliğinin toplum tarafından farklı görevler yüklenmesi suretiyle kaybettirilmesi. Ben diyorum ki, toplumsal ihtiyaçlar imam-hatip liselerini din eğitimi veren genel liseler haline getirmesidir bizim sorunumuz.

 
     HTK:
Toplumsal ihtiyaçlar bu durumu bu hale getirmiştir yorumunuza tamamen katılıyorum. Zira imam-hatip okullarını konuşmamıza sebebiyet veren genel eğitim kurumlarında din eğitimi verilmesinin sakıncalarını ortadan kaldırmak için iyi bir alternatiftir bu okullar. Dolayısıyla muhafazakâr ailelerin bu okullara çocuklarını göndermek istemeleri de oldukça doğaldır. Fakat burada bir başka sorun karşımıza çıkıyor. Bu çocuklar kendi arzu ve istekleri doğrultusunda bu eğitim kurumlarını tercih etmiyorlar. Yani, meslek okuluna kayıt yaptıran öğrenci meslek sahibi olmak amacında değil. Bu gayede olsa bile sağlıklı düşünecek yaşta değil. Büyükleri ise onu yetenekleri doğrultusunda değil ideolojileri, inançları doğrultusunda yetiştirmek düşüncesinde. Görüyoruz ki henüz 12-13 yaşındaki bir çocuğun okul seçme lüksü yok, seçse dahi bu onun mesleğini tayin etmede geri dönüşü imkânsız bir yol tayin etmemeli. Çocuğun geleceği üzerinde ailesi yanlış bir karar vermiş ise çocuk bu kararın neticelerine bir ömür katlanmak zorunda mıdır? Geçmiş konuşmalarımızda bahsi geçmişti. Almanya’da da benzer bir sistemin bulunduğunu söylemiştiniz. Fakat bizim ülkemizdeki eğitim sistemi maalesef Almanya’dakine pek benzemiyor. Orada öğrencilerin eğilimleri henüz çocuk yaşta tespit edilebiliyor. Fakat bizim eğitim sistemimizde çocuğun eğilimlerini, becerilerini keşfetmek gibi bir gaye yok. Hal böyle iken ailesi tarafından belli saiklerle bir alana yönlendirilmiş çocuğun bu alan dışında farklı bir alana yönelik ihtisas görme arzusu kadar doğal ne olabilir?

    
     SCY:
Tabi haklısınız. Fakat bence haklı talep bile istismara muhatap! Çünkü bu okullara çocuklarını gönderen aileler hiçbir şekilde oğlum imam olsun, vaiz olsun, hatip olsun düşüncesi ile göndermiyorlar. Bu bir nevi arkadan dolanma… Çocuğunun hem din eğitimi almasını hem de istediği alanda üniversite eğitimi görmesini arzu eden aileler bu haklı kötüye kullanıyor. Ben diyorum ki, imam-hatip okulları ile bu toplumsal ihtiyacın karşılanması neresinden bakarsanız bakın doğru değildir. Bu okulların meslek okulu statüsü bulunduğundan meslek erbabının yetiştiği okullar olması gerekir. Madem böyle bir toplumsal ihtiyaç söz konusu ve bu ihtiyaç toplumun tüm kesimlerine şamil bir ihtiyaç değil ve dolayısıyla genel bir eğitimin verilmesi de bir takım ayrımcılıkları ayrışmaları doğuruyor, o zaman genel eğitim kurumları dışında din eğitimi veren yine devlet tarafından finanse edilen ve tetkik edilen kurumlar kurulmalıdır. Adı her ne olursa olsun. Batıda bunun çeşitli örnekleri mevcuttur. Laik Fransa’da da seküler İngiltere’de de benzer müesseseler bulunmaktadır. Bunlar örnek alınarak yeni kurumlar kurulabilir. Toplumda birey-birey ilişkilerinde olması gerektiği gibi, devlet-birey ilişkilerinde de hoşgörü hâkim olmalı. Devlet bütün yurttaşların temel ihtiyaçlarını karşılamakla görevlidir. Sadece çoğunluğun ihtiyaçlarını karşılamakla değil, ayrıca çoğunluğun ihtiyaçlarını karşılarken diğer kimseleri görmezden gelmemeli ve aynı isteklere sahip olmayan kimseleri eşit değerlendirmemelidir.

    
    HTK:
Evet, söylediklerine hak veriyorum ve gerçekten diyebilecek bir şeyim yok. Madem toplum içerisinde çoğunluğu temsil eden bir zümrenin din eğitimi ihtiyacının karşılanması, beraberinde bir takım sakıncaları getiriyor ve mademki imam-hatip okulları bu ihtiyacı karşılamaktan uzak, o zaman devlet yeni müesseseler kurmak suretiyle din eğitimini vermelidir. Belki bu şekilde toplumda hoşgörü hakim olur. Hükümetler din eğitimini ve belli müesseseleri istismar etmek vazgeçerler. Toplumsal barış yeniden tesis olunur. Yine bir konuda fikir jimnastiği yaparak müşterek noktalar bulduk.

31

Sefa Yılmazel21 Kasım 20121 Comment

Bakış Açısı: Türkiye’de Din Eğitimi

     Malum, şu sıralar üniversitelerde ‘’vize’’ hesabı görülüyor. Bendeniz de bu hesaplaşmaya katılan öğrencilerdenim. Vizelerimin yoğunluğundan ve havaların kasvetinden olsa gerek, bu cumartesi içimde pek de bir heyecan yok. Havanın dengesizliği ve güneşin bizi erken terk etmesinden olsa gerek, bugün erkenden kendimi eve attım. Az biraz ev halkı ile sohbetleştikten sonra perdeleri iyice kapatarak, yatağa uzandım. Bir dakika, iki dakika derken aklıma Hasan ile sözleştiğim geldi ve bir anda, Newton’un kafasına düşen elmanın bir benzeri aklıma düştü ve hemen Hasan’ı aradım. Aklıma bir fikir gelmişti, Hasan ile yıllardır konuşuruz, tartışırız. Fikirlerimiz ve yaşam tarzımız birbirinden farklı olmasına rağmen, aramızdaki uyum iki fikirdaştan daha öte diyebilirim. İşte ben de içtikleri çay bile birbirlerinden farklı olan bu iki ahbabın, gönül sohbetlerini sizinle paylaşmak istedim. Ne zamandır da farklı bir şeyler denemek istiyordum ve zannedersem bu farklılığı da buldum. Ee, o zaman; önemli olan anlaşmak, fikir birliği oluşturmak değil, önemli olan anlayışlı olmak, uzlaşabilmek diyen iki dostun sohbeti ile sizi baş başa bırakıyorum, umarım keyif alırsınız. İyi okumalar… 



     HTK: Şimdi madem okullarda din eğitimini konuşacağız öncelikle Türkiye’nin sosyolojik yapısını incelemek lazım. Türkiye, hemen hemen %95’nin Müslüman olduğu söylenen bir ülke. Eğer bu varsayım üzerinden gidecek olursak bahsi geçen büyük oran içerisinde üç grubun varlığından söz edilebilir. Dindarlar, daha az dindarlar ve nüfus cüzdanında bulunan din ibaresi kısmında Müslüman yazmasına karşın herhangi bir dini ritüeli yerine getirmeyen fakat yinede kendisini Müslüman olarak nitelendiren ve kendisine dini sorulduğunda bu yönde cevap veren insanlar var. Tabii bu ifadelerim bir zümreyi tenkit için söylenmiş ifadeler değil, kesinlikle. Bütün yaşam tarzları saygıdeğerdir bence. Bahsi geçen gruplandırma toplumun %95’ine tekabül eden kısma karşı bir de %5’lik bir kısım var ki, bu kısım içerisinde farklı dinlere mensup kimseler veya hiçbir dine mensup olmayan tanrı tanımaz bir kesim var. Bahsi geçen oranlar faraziyelerden ibaret olsa da hakikate çok yakın oranlardır. Bu oranlar üzerinden hareketle söyleyebilirim ki bahsi geçen oran oldukça fazla bir orandır. Ve eğer bu çoğunluk çocuklarının din eğitimi almasını istiyorsa her ne şekilde olursa olsun bu ihtiyaç karşılanmalıdır. En azından dindar ve daha az dindar diye nitelendirdiğimiz kesimin büyük çoğunluğunun bu yönde yoğun istekleri vardır ve bu istekler doğru metotla karşılanmalıdır. Geçmişte bu ihtiyaç farklı yöntemlerle karşılanmaya çalışılmıştır fakat her defasında fayda yerine zararlı neticeler doğurmuştur. Örneğin; Kur’an kursları gerçeği… Geçmişte bu kurslara gönderilen çocukların psikolojik durumları analiz edilmelidir. Çünkü erken yaşta görülen baskı ve disiplin çocuğun sağlıklı bir çocukluk evresi yaşayıp gençlik çağına geçişine mani olmuştur. Öte yandan; kendisini dindar olarak tanımlamayan kesim içinde çocuklarına dini bilgilerin verilmesi yönündeki arzu ve istekleri sorulmalı, demokratik bir ülkede bu hususta uygulama nasıl olmalı ise o şekilde olmalı. Yani arzu etmeyen ailenin çocuğuna din eğitimi verilmemelidir.

     SCY: Şöyle bir soru sormak istiyorum. Peki, bunun eğitim kurumlarında mı yapılması gerekiyor? En son yapılan değişiklikle ilk ve orta öğretimde kuran ve siyer dersleri verilmesine kararlaştırıldı. Hatta yapılan son düzenlemeyle bu uygulama askeri liselerde de uygulanabilecek. Hükümetin bu yeni düzenlemeyle elde etmek istediği menfaat milletin arzularıyla örtüşecek mi? Yani din eğitiminin ilk ve orta öğretimde öğrenciye veriliyor olmasının yararlı olacağı kanaatinde misiniz?

     HTK: Bu düzenlemeyi öncesi ile mukayese ederek ancak istenilen yarara ulaşılıp ulaşılamayacağı anlaşılabilir bence. Ülkemizde geçmiş yıllarda halk bu ihtiyacı nasıl gideriliyordu? Sorusunun çeşitli cevapları bulunmaktadır. Bunlardan en bilindikleri; Kur’an Kursları, camilerde düzenlenen yaz Kur’an kursları, cemaat yurtları veya evleri, çeşitli dernek veya vakıflardır. Kur’an kurslarındaki ve camilerdeki eğitmenlere bakıldığında imam-hatip lisesinden mezun olmakla birlikte bu göreve atanmış ve pedagojik formasyona ilişkin kapsamlı bir bilgiye sahip olmayan kimselerden oluşmaktadır. Bu yapı son dönemde ilahiyat fakültelerinin sayısının artması ve eğitim kalitesinin yükselmesiyle yıkılmaya başlamıştır; fakat henüz beklenilen değişim yaşanmamıştır. Bu yönüyle bakıldığında; benim şahsi kanaatim eğitim kurumlarında pedagojik formasyon bilgisine sahip, eğitim fakültesi mezunu kimseler tarafından bu eğitimin verilmesi daha makul değil mi sizce de?

     SCY: Ben bu konuda sizden biraz daha fazla düşünüyorum. Bana kalırsa din eğitiminin, Hz. Peygamberin hayatının ve temel dini vecibelerin ifasına yönelik bir takım bilgilerin toplumun her kesimince bilinmesi elzemdir; ama bu bilgilerin genel eğitim kurumu olan ilk ve orta öğretimde verilmesine karşıyım. Çünkü; bana göre bu şekilde olduğu zaman eğitim kurumlarında bir kutuplaşma söz konusu olmaktadır. Yaklaşık bir ay önce okumuş bulunduğum haberde bu seçmeli dersi alan ve almayan öğrencilerin oranlarına bakılarak Türkiye’de dindar ve laik ayrımının ve hangi bölgelerde daha yoğun yaşadıklarının gözlenebileceği haber konusu edilmişti. Örneğin; muhafazakar bir semt olan Üsküdar’da 30 kişilik bir sınıfta 25 kişiye yakını seçmeli din dersini talep edip aldığında, diğer 5 kişi ister istemez azınlık muamelesi görecek ve kendisini dışlanmış hissedecektir. Farklı bir semte örneğin hemen yakınındaki Kadıköy’e gittiğimiz zaman aynı sınıf mevcudunun tam tersi oranlamalar ile bölündüğü görülecek ve burada da din eğitimini seçen 5 çocuk benzer muameleye muhatap olacaktır. Dolayısıyla, zaten çeşitli sebeplerle kutuplara bölünmüş ülkemizin çocuklarını da daha ilkokul sıralarında kutuplara ayırması muhtemel bir olaydır. Peki; bu gibi menfi bir takım yönleri var diye din eğitiminin, aile dışında hiçbir yerde verilmemesi mi gerekir? Tabi ki hayır! Kast etmek istediğim şey, bu eğitimin yine devlet tarafından ve sizinde bahsettiğiniz şekilde gerekli eğitimi pedagojik formasyonu almış kimseler tarafından verilmesi, fakat bunun uygulama açısından daha ‘uygun’ olması gerektiği kanaatindeyim. Tabi, şimdi bunu söyledikten sonra laik bir ülkede devletin vatandaşlarına din eğitimi vermesi gibi büyük bir sorunun da içerisine dalmış olduk. Her ne kadar Anayasamızda böyle bir ibare bulunsa da; gerek diyanet işleri başkanlığının yapısı, gerekse nüfus cüzdanında yer alan din ibaresi ve sayılabilecek bir çok unsur bu ilke ile çelişmektedir. Türkiye’de laiklik dinin devlet tekelinde dağıtıldığı bir yapıya sahiptir. İlkokulda hocalarımızın bize söylediği gibi laiklik din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ise; Türkiye kesinlikle hiçbir zaman laik olmamış ve olamayacak bir ülkedir. Çünkü devletimizin resmi bir dini vardır ve hatta resmi bir mezhebi bile bulunmaktadır. Türk Devleti Sünni-Müslüman bir devlettir. Hatta bu yüzden, bu ülkede bir başka Müslüman zümre olan Aleviler mağdur edilmektedir. Cem evi talepleri yerine getirilmemekle birlikte, bu ibadethanelere gerekli mali yardımda sağlanmamaktadır. Bu yaşananlar da göz önünde bulundurulduğunda, ülkemizde verilecek dini eğitimin belli bir mezhebin inancını öğretmek dışına çıkmayacağı su götürmez bir gerçektir. Olayın bu boyutlara varmasındansa; Kur’an kurslarında veya camilerin yaz dönemi Kur’an kurslarında verilen eğitimin daha az sakıncalı olabileceğini düşünüyorum.

     HTK: Söylediklerinin geneli üzerinden düşündüğümde, Türkiye’de imam-hatip okullarının ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu gördüm. Çünkü; ülkemizde dini hassasiyete sahip kimselerin, “dindarların” çocuklarının pozitif ilimler yanında din ilimlerini de öğrenmesini talep etmeleri üzerine çocuklarını gönderebilecekleri en sıhhatli müesseselerdir. Şöyle ki bu okullara az öncede söylediğim gibi toplumun dindar veya daha az dindar diye nitelendirdiğimiz kesiminin çocukları rağbet göstermekte ve eğitim bu müesseselerde her öğrenciye herhangi bir ayırt etme söz konusu olmaksızın aynı eğitim verilmektedir. Bu müesseseler 28 Şubat darbesi ile birlikte tırpanlanınca, ülkede din eğitimi bakımından ciddi bir boş alan doğdu. Süreç içerisinde bu boşluğu cemaatler ve tarikatlar doldurdu. Tabi bu durumun iyi veya kötü yönleri olmuştur, ayrıca bir tartışma konusudur. Bu yüzden, o konuya derinlemesine girmeyeceğim. Fakat biz biliyoruz ki, imam-hatip liselerine giden öğrenciler ayrıca başka bir eğitim müessesesine ihtiyaç kalmaksızın temel dini gereksinmelerini karşılayacak din eğitimini ve diğer pozitif bilimlere ait bilgileri edinebiliyorlardı. Fakat 28 Şubat süreci sonrasında bu okullar sanki bir meslek okuluymuş gibi algılandı. Öğrenim gören kimselerin üniversitelerin ilahiyat fakülteleri dışındaki bölümlerine alınmalarının önüne geçildi. Oysa bu okullar diğer meslek liselerinden farklı olarak kişiyi bir meslek sahibi yapma amacına hizmet eden okullar değildi. Bu müesseselerde öğrenciler din ilimlerinin bir kısmını tahsil ediyor ve bunun yanında da fizik, kimya, matematik, tarih, coğrafya gibi temel bilimlere ilişkin bilgileri de ediniyorlardı. Bu yönüyle bence ilk ve orta öğretimin tamamında din eğitimi veren okullar kurmaktansa imam-hatip okullarının eğitim alanını geçmişteki gibi daha geniş bir zemine oturtmak doğru olabilir. Laiklik ilkesine değindiniz az evvel, bunun üzerine bir iki cümlede ben kurmak isterim. Söylediklerinizin tamamına katılıyorum. Maalesef ülkemizde laiklik ilkesi yanlış uygulanmaktadır. İthal bir kurum halk tarafından yeterince anlaşılamamıştır ve bu yüzden işlevini yerine getirememektedir. Bir çok uygulama bu ilke ile doğrudan çelişmektedir. Bu sebeple ya uygulamaları ıslah etmeli, ki bu oldukça güçtür, ya da bu ilkeden vazgeçilmeli; yerine aynı işlevi görebilecek bizim mahsulümüz yeni ve yerli bir kavram üretilmelidir.

     SCY: Batıda laiklik bir sebep sonuç ilişkisi çerçevesinde doğmuştur. Batı bu yönüyle laikliğe muhtaçtır. Avrupa’da mezhepsel çatışmaların; kilise baskısının ve kral zulmünün yaşandığı ve bunlar neticesinde ortaya laiklik kavramının çıktığını söylemek oldukça yerindeyken, Türkiye’de laikliğe bir temel bulamıyoruz. Temeli olmayan bir kavram olduğundan, bu kavramı isteyen istediği gibi yorumladı ve tabiri caizse kendisine göre yonttu.

Devam edecek…

187

Hasan Tahsin Kaya19 Kasım 2012Yorum Yaz

Türkiye’de Güncel Bir Mesele Olarak Ölüm Cezası


     Son dönemlerde Sayın Başbakanımızın ifadeleri ile ülkemizde yeniden idam cezasının uygulanması gündem oluşturmuş bulunmaktadır. Öncelikle cezanın genel içeriği yaşam hakkının sona erdirilmesini teşkil ettiğinden bu cezayı “ölüm cezası” olarak adlandırmak daha doğru olacaktır. Fakat ülkemizde bu cezanın geçmiş yıllarda idam şeklinde uygulana gelmiş olması Türkiye özelinde bu cezanın “idam cezası” şeklinde adlandırılmasına sebebiyet vermiştir. Cezanın uygulanması, yeniden yasal mevzuat içerisine alınıp alınamayacağına ilişkin hususları incelemeden önce ülkemizde idam cezasına ilişkin tarihçeyi incelemek gerektiği inancındayım.


     Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşundan 1984 yılına kadar ülkemizde idam cezası pratik olarak uygulanmıştır. Fakat bu cezanın sadece ilk derece mahkemesi tarafından verilmiş olması ve Yargıtay denetiminden onaylanarak geçmiş olması yeterli görülmeyerek ayrıca yüce meclisin de bu kararı onaylaması, cezanın infazı için gerekli kılınmıştır. 1984 yılına kadar devam eden 64 yıllık süre zarfında ülkemizde 712 kişi hakkında idam cezası kararı verilmiş ve tamamı meclis onayı ile infaz edilmiştir(bu sayı İstiklal Mahkemeleri’nce verilen ve infaz edilen idam kararlarını içermemektedir). 1984 sonrasında da bir takım suçlular hakkında idam cezasına karar verilmiş olsa da bu kararlar meclis tarafından onaylanmadığı için infazı söz konusu olmamıştır. 3 Ağustos 2002 yılında yapılmış olan yasal düzenleme neticesinde idam cezasının pratikte uygulama alanı kalmamıştır. 2004 yılında Anayasamızda varlığını sürdüren idam cezası ibaresi de varlığını yitirmiş ve bu şekilde Anayasa kanuna uygun hale getirilmiştir(Altı çizili ibare özellikle kullanılmıştır zira Anayasa kanunlara değil kanunlar Anayasaya uygun hale getirilmek zorundadır). Cezanın infaz şeklide zaman içerisinde çeşitlilikler göstermektedir. Örneğin 1964 yılına kadar yapılan infazlar gündüz vakti ve alenen (tüm halkın seyredebilmesi için Sultanahmet, Samanpazarı gibi meydanlarda) gerçekleşirken 1964 sonrası gerçekleştiren infazların sabaha karşı ceza infaz kurumunun avlusunda kimsenin seyretmesine müsaade edilmeksizin yapılmıştır. Ülkemizde pekte parlak bir geçmişe sahip olmayan idam cezası bir çok siyasinin, düşünce adamının ve kanaat önderinin de hayatına son verilmesine sebebiyet vermiştir. Avrupa birliği uyum süreci ile birlikte bu cezanın tamamen kaldırılmasına yönelik bir takım adımlar adılmış ve gerek yapılan mevzuat değişiklikleriyle gerekse imzalanan uluslar arası anlaşmalar ile bu ceza hukuk sistemimizden kaldırılmıştır.

    
     Son dönemde yaşanan bir takım olaylar neticesinde mahkemeler tarafından verilen hapis cezalarının tatmin edici görülmemesi sebebiyle toplum vicdanı yara almış, suç ile ceza arasındaki nasfetsizlik toplum tarafından tespit etmiş ve idam cezasının yeniden uygulama bulması yönünde bir toplumsal kanaat oluşmuştur. Başbakan tarafından bu hususun dile getirilmiş olması ise yapılan uluslararası anlaşmalar ve yasal mevzuat değişiklikleri sonrasında yeniden idam cezası uygulama alanı bulabilir mi? Sorusunu akla getirmiştir. Tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin yaşam hakkını düzenleyen 2. Maddesinde zikredilmiş olan“Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.” ifade yasal mevzuatın izin verdiği durumlarda usul ve yasaya uygun olmak kaydıyla devletin böyle bir ceza vermeye yetkili olduğu yönündedir. Fakat yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 nolu Ek protokolünün 1. Maddesinde zikredilen “Ölüm cezası kaldırılmıştır. Hiç kimse bu cezaya çarptırılamaz ve idam edilemez.” hükmü bu cezayı tekrar getirmenin mümkün olup olmadığı konusunda net bir bilgi vermektedir. Ayrıca yine aynı sözleşmede mezkur 13 nolu Ek protokolde bu husus tekrar dile getirilerek savaş zamanında da idam cezasının uygulamasını yasaklamıştır. Bu yönüyle bakıldığında idam cezasının tekrar mevzuatımıza girmesi demek başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere tarafı olduğumuz diğer bir çok sözleşme sisteminden çıkmamızı gerektirmektedir. Ayrıca Avrupa Birliğine tam üyelik sürecinin askıya alınması anlamına gelmektedir. Zira bulunduğumuz coğrafyada bu ceza hiçbir ülke tarafından uygulanmamaktadır. Rusya Polonya Ermenistan ve Azerbaycan’ın yasalarında ölüm cezasına yer verilmiş olmasına karşın uzunca bir süredir idam cezaları bu ülkelerde de infaz edilmemektedir.

     Konu bütün bu sayılan yönleri ile ele alındığında bir çıkmazın içine girilmekte ve toplum vicdanı mı, yoksa uluslar arası hukukun kapsayıcı kuralları mı yasaları belirlemelidir? Sorusu ile karşı karşıya kalınmaktadır. Bu soruya verilebilecek çeşitli cevaplar bulunmakla beraber şahsi kanaatim toplum vicdanının dinlenilmesi gerektiği yönündedir. Çünkü her toplum kendi kurallarını koyma ve bunları uygulama noktasında hür bir irade ortaya koyabilme kabiliyetine sahip olmalıdır. Geçmiş dönemlerde bazı toplumlarda tarım araçlarına zarar veren kimselerin ölüm cezasıyla cezalandırıldığı düşünüldüğünde toplumların önem verdiği hususların farklılık arz edebileceği göze çarpmaktadır. Ayrıca sosyolojik bir olgu olarak kan davası meselesi ele alındığında bu cinayetlerin önüne ancak devlet tarafından verilen ölüm cezalarının geçebileceği kanaati tarafımda oluşmaktadır. Taktir yüce milletimizindir.


7

Alparslan Demir17 Kasım 2012Yorum Yaz

Bir Katil, Bir Şehir: Ratko Mladić ve Srebrenica

Srebrenica Şehitliği

8372.
Sekiz bin üç yüz yetmiş iki. Bu, sıradan bir sayı değil. Bu, Bosna’nın Srebrenica şehrinde 11 Temmuz 1995′de, dünyanın gözü önünde katledilen masum insanların sayısı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya tarihinde yapılmış en büyük katliamın fotoğrafı soldaki. Bütün dünyanın gözlerini elleriyle kapatıp, seyrettiği katliamın fotoğrafı… Katliamın emrini veren ve ancak 16 yıl sonra yakalanabilen Kalinovikli Ratko. Katil Ratko…
Devamını oku…

7

Alparslan Demir15 Kasım 2012Yorum Yaz

Bosna’da Kanlı İç Savaş

Mareşel Tito, TIME’ın kapağında.

Yugoslavya. “Güney Slavlar Ülkesi”

1945’e kadar Sırp Krallığı’nın ismi değiştirilmiş hali olarak yaşadı Yugoslavya. 1941’deki büyük Nazi işgaline karşı Rusya’dan destek alan Hırvat komutan Josip Broz, (daha sonra Yugoslav dillerinde “Bunu yap!” manasına gelen Ti-to lakabını alacaktır.) Sosyalist Yugoslavya’nın ilk tohumlarını II. Dünya Savaşı sırasında attı. İtalyanların Almanya’ya teslim olmasından sonra, 1943’te gizlice topladığı Anti-faşist Yugoslavya Ulusal Kurtuluş Konseyi ile geçici bir devrim hükümeti oluşturdu. Nihayet, 1945’te krallık rejimini yıkarak, resmen Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’ni kurdu.

Devamını oku…

17

Yunus Emre Oğuz13 Kasım 2012Yorum Yaz

Açık Kaynak Olarak İnternet


            Yazılarınızda kullandığınız bazı kelimelerden dolayı istihbarat servisleri tarafından incelemeye takıldığınızı hiç düşündünüz mü ? Bu yazı da onlardan biri olacak muhtemelen. Anlatmaya başlayayım meseleyi.
            Hepimiz teknolojinin gelişmesinden,insanlara olan yararlarından sık sık bahsediyoruz. Küreselleşme denen olguyla birlikte gerçek dünya yerini sanal dünyaya,yani internete bırakmaya başladığından beri önemli değişimler yaşıyoruz. Bu değişimlerden en önemlisi “sosyal medya” dediğimiz kavram.
            Temel argümanı “paylaşmak” ( ne olursa,sınır yok) olan bu ortamın, özellikle yabancı istihbarat servisleri açısından önemine değineceğim.
            Sosyal medya dediğimizde aklımıza gelenler Facebook ve Twitter ile birlikte kişisel bloglar oluyor. Dünya üzerinde milyonlarca kullanıcısı olan bu ağlar,anında haberleşmeyi ve bilgiyi sağlıyor. Peki, bu ağlarda insanlar ne yapıyor ? Fotoğraf paylaşımı,nerede ve ne yaptığının bilgisi,çeşitli konular hakkında düşüncelerini dile getirme isteği ve daha birçok şey. Yani, her şeyini gözler önünde yapma isteği. Zamanla,bu işler rutin hale geliyor ve insanlar bağımlı oluyor.
            Gelelim asıl sorumuza. İstihbarat örgütleri bu işin neresinde ? Tam da merkezinde desem yanlış olmaz sanırım. Sosyal paylaşım siteleri, açık kaynak olarak istihbarat örgütleri için bulunmaz bir fırsat. Dünya üzerinde toplanan istihbaratın yaklaşık %80′inin açık kaynaklardan elde edildiğini düşünürsek neyi kastettiğim anlaşılacaktır. Yani siz, kendi isteğinizle ve bilinç dışı olarak istihbarat servislerinin ilgi alanına giriyorsunuz. Bu konuda ilgi alanına girilen servislerde ise CIA,MOSSAD ve MI6 başı çekmektedir. Bu konuyla özel olarak ilgilenenlerin “Echelon Projesini” araştırmalarını öneririm.

 Peki istihbarat servisleri tek tek hesapları mı inceliyor ? Tabii ki hayır. Echelon ağına sahip devletlerin kayıt altına almış olduğu kelimeleri kullandığınızda ağa takılıyorsunuz ve paylaşım yaptığınız her neyse önlerine gidiyor. Örneğin; El Kaide,Yahudi,terörizm,kriz vb. tarzı kelimelerle ilgili çeşitli paylaşımlar sisteme takılıyor. Bir nevi “sosyal fişleme” diyebiliriz.
 Bir yıl kadar önce okuduğum bir haberde CIA’nın, günde 5 milyon tweet okuyarak çeşitli konularda öngörülerde bulunduğu ifade ediliyordu. Bu gerçekten çok ciddi bir iş. Bu konuda bizim istihbarat örgütümüz olan Milli İstihbarat Teşkilatı’nın yaptığı herhangi bir faaliyet var mı diye araştırdığımda ise ortaya bir şey çıkmadı. Ya bu konuya önem verilmiyor, ya da o kadar gizli çalışıyorlar ki kimsenin haberi yok. 
            Bölgesel güç olma vizyonu bulunan bir ülkedeki insanların takip edilmemesi işin ciddiyetindeki yabancı istihbarat servisleri açısından düşünülemez. Bizim insanımızın sosyal medyayı nasıl aşırı kullandığını da göz önünde bulundurursak bir çeşit kaymaklı ekmek kadayıfıyız. İç politika ve dış politika üzerine uzman,yarı uzman ve amatör kişiler tarafından günde on binlerce tweet atılıyor,facebookta görüş bildiriliyor. Pek tabii ki bunlar ayıklanarak değerlendiriliyor ve Türkiye üzerine çeşitli çıkarımlar yapılıyor.
            Son olarak da konunun bizi ilgilendiren tarafına değinmek gerek. MİT’in bu konu üzerine eğilmesi ve sosyal medyayı iyi kullanan elemanlarla bu işe önem vermesi gerektiğini düşünüyorum. İstihbarat ve karşı istihbarat toplama açısından zorunluluk olan bu durum ciddi bir şekilde ele alınmalıdır. Aksi takdirde yabancı istihbarat servisleri bayram etmeye devam edeceklerdir.
31

Sefa Yılmazel11 Kasım 2012Yorum Yaz

Türkiye’de Üslup Sorunsalı

     Bahtsız bedevi, çölde kutup ayısı derken Türk Siyaseti’nin seviyesini bir kez daha görmüş olduk. İktidar ve ana muhalefet partisi liderleri, kendilerini kaybetmiş bir halde; söz dalaşına girmiş ve hem kendilerini hem de milletimizi küçük düşürmüşlerdir. Milletin oyunu alarak orada konuşmaya hak kazanan bir kimsenin; olur olmaz sözler söylemesi, karşıt görüşlere seviyesizce saldırması, milli iradenin ne durumda olduğunun bir göstergesidir bence. Recep Tayyip Erdoğan’ın on yıllık iktidarı boyunca yaptığı gaflar ve kullandığı kalitesi düşük sözler, bugün hala akıllardadır. Kemal Kılıçdaroğlu da Sayın Başbakan’dan geri kalmayacak şekilde, birçok konuda akıl almaz gaflarda bulunmuştur.


      Bugün, bel altı atışmalara kadar düşen üslubun böyle olmasının temel sebebi nedir acaba? İnsan bu soruyu sormadan edemiyor doğrusu. Toplumun geneline de baktığımız zaman; birbirimize karşı pek de saygılı olduğumuz söylenemez doğrusu, öyle değil mi ? Acaba diyorum, bizim seçtiğimiz vekiller de bizleri mi yansıtıyor? Ya da bizim önderlerimiz ve temsilcilerimiz olan vekillerden mi etkileniyoruz, onları mı örnek alıyoruz? Yani; yumurta mı tavuktan çıktı, tavuk mu yumurtadan? Doğrusunu söylemek gerekirse, zor bir soru. Vekillerimiz; bizi, yani toplumumuzu, temsil ediyorsa burada gerçekten de çok saygılı ve seviyeli olan vatandaşlarımıza haksızlık yapmış oluruz. Öte yandan biz vekillerimizi, başbakanımızı örnek alıyorsak bu kişilerden etkilenmeyenlere de haksızlık yapmış oluruz. Fakat şu yadsınmaz bir gerçek ki gerek toplumun büyük bir kısmında, gerek meclisteki vekillerin büyük bir çoğunluğunda bir üslup sıkıntısı var. İnsanlarımızın, birbirlerine olan saygıları git gide azalmakta. Birbirimize tahammül dahi edememekteyiz. Peki, birbirimize tahammül etmek zorunda mıyız? Evet, zorundayız. Birbirimizi sevmeyebiliriz, nefret bile edebiliriz belki; ama birbirimize karşı kesinlikle saygılı olmak zorundayız! Eğer biz bir toplum isek ve beraber yaşamaya niyetliysek bu vazgeçilmez şartımız olmak zorunda. Gerek milletimizin, gerekse milletimizi temsil eden vekillerimizin; saygı ve ahlak sınırlarına dikkat etmeleri, toplumumuzun gelişimi için önemli bir husus.


        Toplum olma konusunda bu denli sıkıntılarımızın olması, birlik ve beraberliğimizin sürekli kutuplara bölünmesi, temelde en zayıf sorunlarımızdan biri belki de. Gerek vatandaşlarımızın, gerek siyasilerimizin; bu denli agresif, bu denli tahammülsüz olması, bizi bir bütün olmaktan gittikçe uzaklaştırmakta. İnsanlarımız, patlamaya hazır barut gibiler. En ufak bir asparagas haberde bile olur olmaz tepkiler vermemiz, olayı abartmamız ve nutuklar atmamız bunun en canlı örneği olsa gerek. Toplumumuzu iki kelime ile ifade edecek olursam; ‘’slogan toplumuyuz’’ diyebilirim. Çok seviyoruz; slogan atmayı, sloganlar peşinde koşmayı. Mecliste slogan, sokakta slogan… Kravatlı slogancılarımız var bizim. Onlar için özel meclis yapmışız, odalar yapmışız, telefonlar almışız, faturalarını bile ödemişiz. Peki, ne için yapmışız veya yapmaya devam ediyoruz? Herhalde, milletin sorunlarını tespit etsinler ve çözsünler diye değil! Biz, o kravatlıları meclise slogan atmaya yollamışız! Birbirlerine laf atsınlar, çözüm değil çözümsüzlük üretsinler diye yollamışız!


      Halkın daima gözü önünde bulunan liderlerimizin ve milletvekillerimizin, üsluplarına daha çok özen göstermeleri ve milletimize örnek olacak şekilde davranmaları elzemdir. Siyasi liderlerimizin üslup ve davranışları, ülkemizin ve milletimizin prestiji bakımından son derece önemlidir. Liderlerimizin, bu kaygıyı taşıyarak hareket etmeleri ülkemizin ve milletimizin yararına olacaktır. Son olarak, Cenap Şahabettin’den, hakiki önderlerle alakalı bir söz paylaşmak istiyorum; ‘’ Hakiki büyük adamlar güzel ağaçlara benzer. Dallarında yuvalar kurulur, gölgesinde yorgunlar dinlenir, çiçeklerine sürünenler güzel koku alırlar, meyvesiyle açlar doyar ve yaprakları arasından dökülen güneş damlaları toprağa hayat verir. Hiç kimseye ve hiç bir şeye zararı dokunmaz.’’


28

Genç Çınar9 Kasım 2012Yorum Yaz

2012 ABD Başkanlık Seçimleri

    Son 1 aydır Türkiye’de olduğu gibi, diğer ülkelerin de gündemini oluşturan bir konuydu Amerika Başkanlık Seçimleri. Tek kutuplu kalmış dünyamızda hala en önemli ülke Amerika iken ve Washington’da alınan kararlar hayatımızı kayda değer biçimde etkiliyorken; şaşılası bir durum değil başkanlık seçimlerine olan bu ilgi.


    Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk siyahi başkanı Barack Obama, rakibi Mitt Romney’i geride bırakarak 4 yıl daha Beyaz Saray’da oturmaya hak kazandı.


    Romney ve Obama hakkındaki analizlere geçmeden önce seçim sonuçlarını sayısal olarak belirtmek istiyorum. Obama oyların %50, Romney ise %48.5’unu almıştır. Ancak bildiğimiz gibi, ABD’de toplam oy oranının sadece siyasal bir anlamı vardır. Başkan oy oranlarıyla değil, eyaletlerin belirlediği Seçici Kurul tarafından seçilir. Her eyaletin nüfusuna paralel olarak belirlediği bir delege kotası vardır. Bir eyalette en fazla oyu alan aday, o eyaletin tüm delegelerini almış olur. 270 delegeye ulaşan aday seçimi kazanır. Sonuçlara bakıldığında Barack Obama’nın 303, Mitt Romney’in 206 delegesi vardır.


    Seçim sonuçlarını değerlendirmek için halkın gözünde Obama ve Romney nerede duruyor, bunu bilmek çok önemli.

Washington Post gazetesi yazarlarından Jennifer Rubin; muhafazakarların Amerika’daki değişimi anlayamadığından bahsetmiştir. Ayrıca, ‘’Bizi güçlü kılan kültürümüzdür. Amerika’yı farklı kılan şey dünya üzerindeki en çeşitlenmiş millet olmasıdır. Bir yanda vatanseverlik bir yanda üzerimize düşeni yapmak. Gay veya hetroseksüel misiniz, zengin veya yoksul, yaşlı veya genç misiniz? Amerika için farketmez. ‘’ diyerek çeşitliliği kucaklayan Obama’nın karşısında; Romney’in kadınlara, azınlıklara, sekülerleşen toplum kesimlerine seslenememesi de seçimi kaybetme nedenlerinden biridir.


    Mitt Romney’in soğuk savaş dönemini çağrıştıran, barışçı olmayan diliyle Amerikan halkından yeterince oy alamadığı bir gerçektir. Oysa Barack Obama, sokaktaki insanın gözünde; iyi, sahici, ve kazık atmayacak bir imaj canlandırmaktadır.


    7 Kasım tarihli New York Times’ın başyazısında durum şöyle ifade edilmiştir: ‘’Amerikan seçmeni işsizlikle mücadeleye öncelik veren, sağlık reformuna arka çıkan, vergi artışlarını onaylayan, bütçe açığını dengeli azaltan politikalara evet dedi; göç, kürtaj, eşcinsel evlilikler için de ılımlı tutumlara yeşil ışık yaktı. Buna karşılık Mitt Romney’in korku ve hoşgörüsüzlük anlayışını reddetti.’’


    Barack Obama zafer konuşmasında verdiği barış ve uzlaşma mesajlarının yanı sıra ilerlemenin her zaman pürüzsüz gitmeyeceğini, tüm sorunların birden çözülemeyeceğini belirtirken gerçekliği elinden bırakmadığını göstermiştir. Ayrıca sık sık Amerikan ailesi kavramından bahseden Obama: ‘’Her birey kendi düşlerinin peşinden giderken, biz tek bir Amerikan ailesiyiz. Tek bir ulus ve tek bir halk olarak birlikte yükseliyoruz, birlikte düşüyoruz’’ diyerek çeşitliliği, Amerikan vatanseverliğinin önemini belirtmiştir.

    Barack Obama, %48.5 oy alan rakibi Mitt Romney hakkında: ‘’ ABD ailesine büyük hizmetler vermiştir’’ açıklamasında bulunmuştur. Söylemeyeyim diyorum ama bizdeki siyaset anlayışından ne kadar uzak değil mi! Ne bahtsız bedevisi var,ne kutup ayısı efendime söyleyeyim ne de fıkrası! Neyse bu konuya çok girmeden temamıza dönelim.


    Barack Obama  ekonomik krizdeki ABD’nin durumunu düzeltmek ve başta sağlık reformu olmak üzere vaat ettiği bir çok reformu gerçekleştirememiş olsa da Amerikan halkı, Obama’yı kendisine daha yakın görmüş ve Obama’ya 4 yıl daha vermiştir.


    Ayrıca Obama, Roosevelt’ten sonra kriz ortamında ikinci defa seçim kazanan ilk başkandır.


    Amerikan Başkanlık Seçimi, kazasız belasız kavgasız küfürsüz, gayet medeni ve seviyeli yollarla son bulmuştur.


    Hayırlı uğurlu olsun!

187

Hasan Tahsin Kaya5 Kasım 2012Yorum Yaz

İhtisas Mahkemelerinin Tarihsel Gelişimi -III

Not : İhtisas Mahkemeleri ile alakalı yazımın son bölümüdür.        
Mukayeseli Hukuk Açısından İhtisas Mahkemelerinin İncelenmesi

             Çalışmamızın bu bölümünde ihtisas mahkemelerinin başka hukuk sistemlerinde de bulunup bulunmadığını incelemeye çalışacağız. Daha önce ülkemizde bu mahkemelerin 1970’li yılların başında kurulduğundan bahsetmiştik. Bu döneme kadar birçok ülkede ihtisas mahkemeleri kurulmuş ve birtakım özel suçları tespit ve tetkik ile görevlendirilmişlerdir. Kademeli yargılama sisteminin(görev dağılımı esası sistemi)  bulunduğu hemen hemen bütün ülkelerde görülen ihtisas mahkemeleri özellikle kamu hukuku alanında örnek alınan Almanya ve Fransa gibi iki Avrupa ülkesinde de bulunmaktır.

             Almanya’da mahkemelerin kuruluş ve yargılama usulüne ilişkin kanunun 47 ve 120. maddeleri ve devamına bakıldığında ihtisas mahkemelerinin bizdekilere çok benzer nitelikte olarak varlığını halen sürdürdüğü görülecektir. Bu kanunun 47. maddesinde organize suçlarla etkin mücadelenin gerçekleştirilebilmesi amacıyla “özel yetkili ağır ceza mahkemeleri” kurulmuştur ve bu mahkemelerin görev tanımı 5271 sayılı CMK’nın 250. maddesinde zikredilen hususları içermektedir. Organize suçlarla mücadele konusunda dünya çapında hatrı sayılır bir saygınlığa sahip olan Almanya, bununla da yetinmeyerek yine aynı kanunun 120. maddesi ve devamında “Yüksek Eyalet Mahkemelerinin” kurulmasını ve yargılama şekillerini düzenlemiştir. 16 eyaletten oluşan Almanya’nın her eyaletinde bir eyalet mahkemesi ve eyaletler içinde(gerekli görülen durumlarda) özel yetkili ağır ceza mahkemesi kurulmuştur. Yüksek Eyalet Mahkemeleri olarak adlandırdığımız mahkemelerin Almanca karşılığı “Staatssicherheitsgericht“ tir. Bu kelimenin dilimizdeki karşılığı ise “Devlet Güvenlik Mahkemesi“ dir.

Tıpkı Almaya’da olduğu gibi, Fransa’da da Paris 1. Ağır Ceza Mahkemesi Devlet Güvenlik mahkemesi olarak adlandırılmakta ve diğer mahkemelerden farklı bir usule göre yargılama yapmaktadır. Yine bu mahkeme de organize suç çeteleriyle, uyuşturucu ve uyarıcı madde ticareti yapan örgütlerle ve Fransa Devleti’nin iç güvenliğine yönelik saldırılarda bulunan kimseleri yargılamakla görevlidir. 
Görülüyor ki, adi suçlar dışında kalan birtakım özel suçlar ancak özel yargılama usulleri ile cezalandırılabilmektedir ve ülkemizde yapılan yeni ihtisas mahkemelerinin kurulması ile ilgili kanun Avrupa Birliği uyum sürecine ilişkin değildir. Yukarıda da zikredildiği üzere Avrupa Birliği ülkelerinde ve hemen hemen bütün dünya ülkelerinde özel suçlara bakmakla görevli ihtisas mahkemeleri bulunmaktadır.
31

Sefa Yılmazel3 Kasım 20122 Yorum

O Günden Bugüne / 3 Kasım 2002

     Bugün günlerden 3 Kasım 2012. On yıl önce bugün, Ak Parti girdiği ilk genel seçimlerden zaferle ayrılarak tek başına iktidar oldu. Bizler, bugünün gençleri, o zamanlar daha çocuktuk. Pek bir şey anlamıyorduk, bilmiyorduk. Şimdi ise büyüdük, üniversiteli olduk. Az çok okumaya başladık;görmeye, öğrenmeye başladık. Okudukça, gördükçe biraz daha karamsarlaştık. On yıl öncesinde Ak Parti kadar ‘ak’ olan umutlarımız, hayallerimiz vardı belki; ama zamanla kararmaya başladı, umutlarımız ve hayallerimiz. Nasıl mı böyle bir sonuca vardım? Dün, uzun zamandır görüşmediğim bir arkadaşımla karşılaştım. Havadan, sudan, ülkeden, sorunlardan konuştuk. Daha çok ben konuştum, o dinledi. O kadar çok dolmuşum ki, her bulduğum insanla ülkenin halini konuşuyorum. Neyse; bir süre sonra bir sessizlik oldu ve arkadaşım, ‘’ Sefa, sen eskiden daha bir neşeliydin, komiktin. Şimdi baya bir ciddileşmişsin, bir karamsarlık var üzerinde.’’ Dedi. İşte bugün yazı yazmak için oturduğumda bu geldi aklıma. Ne oldu bana, sana, ona?



      Şimdi biraz geriye dönelim, Ak Parti ile değişen ne var ne yok bir bakalım. Yiğidi öldür hakkını yeme demişler, Ak Parti’nin bu ülkeye kattıklarını görmezden gelmek pek de uygun olmaz. Gerçekten baktığımız zaman, Ak Parti’nin belediyecilik işinde çok iyi işler başardığını, yol, park, bahçe gibi hizmetlerle kamunun yararına birçok işe imza attığını söylersek yanlış olmaz. Ulaşım konusunda, iyi projeler üretmekle beraber hala çağın gerisinde olduğumuzu hatırlatmakta da fayda var. Sağlık meselesinde iyi adımlar atılmış olsa da, aşılmayan sorunlar söz konusu. Örneğin randevu konusunda büyük sıkıntılar var. Devlet hastanelerinden randevu almak gerçekten büyük bir meziyet… Ameliyat için aylar sonrasına randevu verebiliyorlar. Ayrıca, verilen randevuların süresi çok kısıtlı. Örneğin; Ümraniye Devlet Hastanesi Psikiyatri Bölümü’nde randevuların süresi 5 dakika, zaten doktor, hal, hatır sorduğunda bu süre doluyor. Yani, sağlık meselesinde öyle çok büyük devrimler yapılmış değil anlayacağınız. İşsizlik sayısında bir azalma olduğu söyleniyor, açıkçası ben buna pek katılmıyorum. Üniversitelerde ilan edilen aflarla beraber, geri gelen öğrenciler tekrardan öğrenci olma hakkı kazandılar. Öte yandan her ile üniversite açarak herkesi üniversiteli yapmak gibi bir gaye güdüp, kaliteden ödün verildiğini söyleyebiliriz. Peki, bunun işsizlikle ne alakası var derseniz şöyle ki; öğrenci olan kimse işsiz sayılmıyor. Yani, hükümet işsizliği biraz ötelemiş durumda sadece.

      Gelelim asıl meseleye, peki on yılda hangi konularda olumsuz gelişmeler oldu? Öncelikle, hepimizin en hassas noktası olan terör konusuna değinelim… On yıl önce teröre büyük bir darbe indirilmiş, şehit sayılarında büyük oranlarda düşüşler olmuştu. Ak Parti hükümeti; terör ve Kürt meselesinde, önceki hükümetlerin cesaret edemediği adımlar atıp bu sorunları çözerek tarihe geçmeyi hedeflemişti. Fakat yapılan açılımlar, saçılımlar, müzakereler bize şunu gösterdi ki keşke o adımları atmasalardı. Terörün katlanarak artması, Kürt meselesinde verilen tavizlerin hükümeti bir çıkmaza sokması, olayları arap saçına çevirmiş durumda. Öyle ki; artık sokaklarda, okullarda bölünmüş bir Türkiye tablosu görülmekte.
 

                                                             Son üç ay dahil değildir.
                                                      
         Ekonomik olarak, çizilen tozpembe tablolar, sözde artan milli gelir ve saire ve saire… Gelen her hükümet gibi Ak Parti’de kendi zenginlerini yarattı diyebiliriz. Görünürde ülkenin hasılasında bir artış olsa da tablonun özeti şu; alım gücü düşük fakir kesim daha da fakirleşti, zengin dediğimiz kesim ise zenginliklerine zenginlik kattılar. Yapılan ihaleler, pazarlıklar ve müthiş tablo… Benzinden bahsetmeye gerek yok herhalde, yüzde 500’ün üzerinde bir artış göstererek zirveye oturmuş durumda. Yapılan zamlar, pardon güncellemeler, gece vakti yapılarak, ironik bir hal almaya başladı doğrusu. İster istemez, neden gece yarısı diye soruyor insan. Sebebi belli; bu güncellemelerin hepsi, kırmızı noktalıda o yüzden… On yıl önce emekli memur; ikramiyesiyle İstanbul’un uç semtlerinde 2, 3 tane ev alabilirken bugün, bir evin yarısını bile alamıyor. Bir de şu borç meselesi var; ülkemizin borçları azalıyor olabilir; ama halkın borçları pek de azalmıyor. Örneğin, 2000 yılında kredi kartı borçlarının toplamı 2,2 Milyar TL iken bugün 66,1 Milyar TL, tüketici kredileri 4,5 Milyar TL iken bugün 178,8 


             Bu saydıklarımın dışında da birçok sorunun olduğunu biliyorum. Örneğin; Sayın Davutoğlu sayesinde ‘stratejik çukur’a düşerek, ‘sırf sorun’ haline gelen dış politikamızdan da bahsedebilirdim. Veya işletme mezunu Sayın Ömer Dinçer’in futbol taktiği misali inanılmaz 4+4+4 projesinden de bahsedebilirdim, fakat o vakit bitiremezdim yazıyı.

      Şimdi tekrar gelelim bizlere, bugüne. Geçen on yılda, çocukluktan gençliğe geçiş yaptık. Sorun, sıkıntı nedir bilmezken bugün artık sadece kendi sorunlarımızla değil, milletimizin ve ülkemizin sorunlarıyla da ilgilenir olduk. Hani derler ya insan büyüdükçe sorunları da büyür, işin içinden çıkamaz falan; sanırım Ak Parti’de çıraklık, kalfalık, ustalık derken onun da sorunları büyüdü ve işin içinden çıkamaz hale geldi. Korkarım; kendi ile beraber bizi de, çıkmaza sürüklemeye başladı.

      Son olarak, dikkatimi çeken diğer bir unsurdan bahsedeceğim. Sayın Başbakanımız bugün, iktidarlarının onuncu yılına dair konuşmasının bir bölümünde şöyle demiş; “Bazı gözleri olup görmeyenler, kulakları olup duymayanlar, dilleri olup söylemeyenler var. Onlara yapacak bir şey yok, onları kendi karanlıklarıyla baş başa bırakıyoruz. Çünkü gözlerini kapayanlar için dünya hep karanlıktır. Tavsiye ediyorum gözlerini açsınlar.’’ Ben bu sözlerin altına imzamı atarım işte! Evet, bende şiddetle tavsiye ediyorum, lütfen gözlerinizi açın!

Not: Kullanılan resimler alıntıdır.

research paper editing custom research paper writing service cheap assignment writing service write a research paper good college essays case study website custom writing paper custom essay order research essay writing essays custom essay order cheap custom writing service buy an essay cheap custom writing service research essay essay writer cheap do my assignment best online essay writing services writing essays for dummies cheap research papers
1
write essay for me essay editing service help with assignment writing writing an analytical essay professional essay writing services essay writing website pay someone to write my paper essay writing service reviews scholarship essay help essay in english essays for sale do my essay cheap essay writing service the great depression essay paper writers national junior honor society essay best writing services