Archive for Aralık, 2012

8

Resul Sevimli31 Aralık 2012Yorum Yaz

Önderler ve Önderleri İzleyenler


     İktidara sahip olma dürtüsü iki şekilde ortaya çıkar: herkesin açıkça görebileceği gibi lider vasıflı kişiler ve kapalı olarak onları izleyenler..İktidarı ele geçirme gücünü kendinde göremeyen, o vasıflardan özgüven uzaklığı yaşayan insanlar, genellikle kendilerine bir önder seçerek iktidara sahip olma yoluna gider. O önderi yücelterek önderin yapmış olduğu eylemleri kendileri yapıyor gibi bir havaya bürünürler. Adolf Adler bunu boyun eğen ve boğun eğdirenler olarak niteler. Kimisi vardır bazı vasıflarıyla toplumun içinden onları büyüleyerek veyahut farklı temayüllerle ortaya çıkar. Kimisi de az önce dediğim gibi; o vasıları kendinde görmeyerek, bir öndere boyun eğme ve onu destekleme yoluna geçer..

      Bir şeylerin kumandasını elinde tutma dürtüsü kadar gerçek ve yaygın olan boyun eğme dürtüsünün temeli korkudur. Bu korkunun doğurduğu güvende olma duygusu, insanları ister istemez bir güvenlik arayışına itecektir. Hayatını daha elverişli kılmak için gücü kendinde bulunduran insanlara yönelim olur. “Ben bunun yanında yer alsam hayat standartlarım daha yüksek,karnım tok sırtım pek olur.”anlayışı vardır adeta. Aslında Hobbes’in doğa hali durumunun kesitleri karşımıza çıkmaktadır. Kendine, egemen( Günümüz için bu kavram bana göre tartışmalıdır “egemen” kimliği ciddi bir şekilde sorgulanır) bulup, ona boyun eğen ve onun gücünden, güvenlik karşılığı yararlanan topluluklar…Çünkü insanar korkar.Günlük hayatta, özellikle politik alanla sınırlandırabileceğim bir alanda, kişi, birinin ayağına yanlışlıkla bile olsa bastığında kendisinin canı yanar. Bunun yüzünden temkini elden bırakmamaya çalışır ve mümkün olduğu kadar önderin arkasından koştuğu kadar politik, yaşamı kadar apolitik olup çıkar. Aklının perdesini aralamak kimsenin gözünün ucundan bie geçmez. Hazıra konmak herkesin işine gelir. Halbuki öndere eğdiğin boynunun ölçüsünü sen biliyor musun? Hiç bunun sorgulamasını yaptın mı ! Belki de mütemadiyen buna itilip aklın ağacı daha büyümeden eğiltiliyor. Akıl; fark edene, kanadını sonsuz kez çırpan herhangi bir sınırı olmadan uçan bir kuş, fark edemeyene ise demir parmaklıklı bir kafestir…

     Büyük önderlerin ortadan sıyrılarak çıkış şekillerine baktığımızda hepsinde gördüğümüz bazı ortak hususlar vardır. Özgüven, cesaret ve inanç. Onlar özünün güvenine inanır cesaretiyle başaracağını bilir istediğini başaramasa bile o havaya bürünüp attığı adımla birçok insanın yapamadığını zaten başarmıştır. Boyun eğenlere gelince özgüven değil önder güveni, inançları önderin inançları, cesareti ise önderlerinin yaptığı hitaplardan duıyularla harekete edilip girişilen bazı şeylerdir. İktidarlığın muktedirliği, olması gerekendir. Peki yandaşlarının ve onu izleyen topluılukların ahlakı ? Önder tasvip edilmedği halde, torpil ve iltimas (Bizim o çok modern dediğimiz dünyada: referans !) uğruna yerini sağlama almak, güvenliğini korumak istemek, alışagelmiş eğilimlerdir.
   Sonuç olarak; akıl, insanın en büyük silahıdır ve yaşamını ahlaklı kılması için sürekli sorgulanmalıdır. İnsanın asıl önderi kendisidir; aklıdır, sonra o inancıyla inandığı önderi seçer veya önder olma yeteneğini hissederse kendisi olur. Yapılması gereken tek şey; hazıra konma işini bir kenara bırakıp aklın ve vicdanın yörüngesinde ilerlemeyi bilmek…


7

Alparslan Demir31 Aralık 2012Yorum Yaz

Niko Kardesim, Atma Bre: Yunanistan’daki Ekonomik Kriz

The Economist dergisi, PEW’nin yapmış olduğu yozlaşmış ve en sıkı çalışan AB ülkelerini soran bir anket sonucunu yayımladı. Ankete İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya, İtalya, Yunanistan, Polonya ve Çek Cumhuriyeti katıldı. Anketin sonucunda bütün ülkeler, en az yozlaşmış ülke olarak Almanya‘yı seçti. En sıkı çalışan ülke ise, Yunanistan haricinde bütün ülkelerin düşündüğü üzere yine Almanya oldu. En tembel ülkeler ise sırayla Yunanistan, İtalya ve Romanya oldu. En çok yozlaşmış olduğu düşünülen ülke ise İtalya oldu. The Economist Facebook Sayfası‘nda da yayımlanan bu anket sonucu, Yunanistan’ın, yaşadığı ekonomik durumun vehametini hala kavrayamamış olduğunu gösterdi. Zira Yunanistan, en sıkı çalışan ülkenin, Yunanistan olduğunu düşünen tek ülke.

Devamını oku…

31

Sefa Yılmazel27 Aralık 20124 Yorum

ODTÜ ve Daha Fazlası


     Geçtiğimiz hafta ODTÜ’de gerçekleştirilen GÖKTÜRK-2 uydusunun uzaya fırlatılış töreni sırasında yaşanan olaylar, hafta boyunca ülkenin gündemindeydi. Başbakanı protesto etmek için toplanan öğrenciler ve güvenlik kuvvetleri arasında yaşanan olaylar, birçok kesim tarafından farklı boyutlarda ele alındı. Muhalif kesim, olaya her zaman ki gibi duygusal yaklaşarak, olayı iktidara karşı bir silah olarak kullanmayı tercih etti. Öte yandan, hükümete yaranmaya çalışan birçok üniversite de, olayı fırsat bilerek, ODTÜ’yü kınayan bildiriler yayımladı. Ayrıca, kınama bildirgesi yayınlanan üniversitelerde de, bir kısım öğretim üyeleri ve öğrenciler de, üniversitelerini ‘kınamak’ için çeşitli gösterilerde bulundu. Yani, olay milli keşif ve gözlem uydumuzun uzaya yollanması iken, birden bire yaşanan olaylar sonrasında, adeta bir ‘kınama yarışına’ dönüştü.

      Türkiye’deki öğrenci protestolarının en hareketli olduğu bir diğer üniversitemiz olan İstanbul Üniversitesi öğrencisi olarak, olayları objektif bir bakış açısı ile değerlendirmeye çalışacağım. Öncelikle, yaşanan bu olayların ilk olmadığını ve son olmayacağını da belirtmek isterim. Ülkemizde, gerek öğrenciler arasında, gerek öğrenciler ve güvenlik kuvvetleri arasında sık sık istenmeyen olaylar yaşanmaktadır. Geçmiş tarihlerden de anımsayacağımız gibi, ülkemizde öğrenci hareketlerinin pek de temiz olduğunu söyleyemeyiz. Buna karşı, ülke yöneticilerimizin ve güvenlik kuvvetlerimizin de, bu hareketlere karşı pek de insaflı davrandığını da söyleyemeyiz. Bunun belki de, en acı örneği 12 Eylül darbesidir. Üniversitelerde birbirlerini katleden öğrenciler, dengeyi sağlamak için bir o taraftan bir bu taraftan darağacına gönderilen gençler…

  

    Farklı şiddetlerde ve farklı boyutlarda olmasına rağmen neden hala ‘aynı’ sorunlar, ‘aynı’ istenmeyen görüntüler ortaya çıkıyor? Bu soruya cevap vermeden önce şunu belirtmek isterim, şahsi kanaatim kesinlikle öğrencilerin protesto haklarının elinden alınması veya engellenmesi yönünde değil. Öğrenci dediğin, özgürce düşünebilmeli ve kendi fikirlerini özgürce ifade edebilmelidir. Bunu, yapabileceği ve öğrenebileceği en uygun dönemde bana göre öğrencilik dönemidir. Kişi, bu dönemde kendini rahatça ifade etmeyi öğrenmeli ve olaylara karşı açıkça yorum getirebilmelidir. Aksi takdirde, iş hayatında ve yaşamında, pek çok sıkıntı ile karşı karşıya kalması muhtemeldir. Ne yazık ki, bizim ülkemizde bu tarz bir yaklaşım, pek de mümkün olmamaktadır.

      Çoğu öğrencimiz, üniversiteye geldikleri dönemde ‘kimlik’ karmaşası yaşamaktadır. Bu kimlik karmaşasından kastım, bir aidiyetsizlik duygusu ve kendini boşlukta hissetme durumudur. Bu birçok öğrencimizin yaşadığı ve sonunda yanlış tercihlerde bulunduğu bir durumdur. Bu durumu kendilerine göre çok iyi değerlendiren, bazı örgütler, cemaatler ve siyasi yapılanmalar öğrencileri gözlerine kestirip, kendi ‘cemiyet’lerine almaktadırlar. Yani bir nevi, öğrencileri avlamaktadırlar. Kendini boşlukta hisseden öğrenci ise, bu yapılanmalar içerisinde, kendine bir yer bulup, içindeki boşluğu bu şekilde doldurmaya çalışır. İşte sorunun, en temel sıkıntılarından biri de bu durumdur.

    Üniversiteye geldiğim günden beri, hep şunu sormuşumdur, ‘’ Neden aranıyoruz, neden okulun etrafı kalın ve kocaman duvarlarla örülü, neden etraflarda sürekli polisler var? ‘’ Bu sorunun bir cevabı olmalıydı. Üniversite dediğin, polis karakolu değil ya? Eğitim almaya, özgür düşünmeye, fikirlerimizi geliştirmeye gidiyoruz oraya. Bu soruları sormaya başladıktan bu yana, tam üç sene geçti. Üç sene içersinde, okulda patlamayan bir bomba kalmıştı, o da geçen sene merkez binada patlatıldı. Baltalar, satırlar, taşlar, sopalar, adeta birbirini tahrik etmek için yarışan karşıt görüşlü öğrenciler ve daha fazlası… Sonradan, sorumu şu şekilde sormaya başladım, ‘’Ben, üniversiteye okumaya gidiyorum da, acaba herkes benim gibi okumaya gitmiyor mu?’’ Zamanla, anladım ki üniversiteye herkes okumaya gitmiyormuş. Bazıları sırf provokasyon yapmak, taşkınlık çıkarmak, olay yaratmak için gidiyormuş okula.

      Şimdi gelelim ODTÜ olayına, olayda molotof atan 50 öğrenciden yalnızca 12’si ODTÜ öğrencisi ve savcılığa sevk edilenlerden de sadece 10 kişiden 4’ü ODTÜ’de eğitim almakta. Gözaltına alınan ve eyleme dahil olan birçok öğrencinin de, marjinal sol ve bölücü örgütlere üye olduğu, daha önce de birçok yasa dışı eylemlerde bulunduğu yetkililer tarafından tespit edilmiş. Olayın basit bir protesto olmadığı, açıkça provokasyon olduğu apaçık ortadadır. Lakin burada, polisi aklamak gibi bir niyetim yok. Sadece öğrencilere değil, birçok vatandaşımıza karşı da polis kuvvetleri acımasızca davranmakta ve dengesiz güç kullanmaktadır. Geçtiğimiz yılda, Hopa’da hayatını kaybeden vatandaşımız da bunun en acı örneğidir.

           Öte yandan, hükümete yaranmak ve yaptıklarını tasdik etmek için yarışa giren, üniversite rektörlerinin de durumu tartışılmalıdır. Akıllara gelen soru şu, daha önce birçok acımasız olayların olduğu ve eğitim sistemimizi alt üst eden kararların alındığı durumlarda neden bu rektörler, üniversiteler seslerini çıkar(a)madılar? Görüldüğü ve anlaşıldığı gibi, ODTÜ’yü kınayan üniversitelerinde, bir samimiyeti yoktur, sadece durumdan faydalanmaya çalışmaktadırlar.

      Son olarak, bu ve buna benzer birçok olaydan ‘artık’ ders çıkarmanın vakti gelmiştir. Üniversitelerimizde, rahatça yapılanan ve örgütlenen, her türlü yasa dışı örgütlerin önüne geçilmelidir. Öğrencilerimiz, bu tür örgütlerin, cemaatlerin veya siyasi yapılanmaların eline terk edilmemelidir. Provokasyon ve protesto ayrımı çok iyi yapılmalı ve ona uygun tedbirler alınmalıdır. Güvenlik güçlerimizin ise, acilen temizlenmesi ve sert müdahalelerden kaçınması gereklidir. Aksi halde, bu tür olaylar ülkemizde giderek artabilir ve ülke hiç istenmeyen dönemlere geri dönebilir.

28

Genç Çınar26 Aralık 2012Yorum Yaz

Kuvvetler Ayrılığı Meselesi

  Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen hafta Konya’da kuvvetler ayrılığından şikayetçi olması birçok kesimde büyük bir yankı uyandırdı.”Türkiye’deki sistem düzgün kurulmamış,sıkıntılar yaşanıyor.Umulmadık bir şekilde bürokrasi,yargı karşınıza dikiliyor.Yapacağım yatırımı bir kelimeden kalkar 3 ay,6 ay erteletirsen, bu 1, 2 yıl giderse, bunun hesabını veremezsiniz. Dışarıdan bakanlar ‘326 vekiliniz var’ diyorlar ama işte bu kuvvetler ayrılığı denilen olay var ya. O geliyor, sizin önünüze bir engel olarak dikiliyor.” demişti Recep Tayyip Erdoğan.

    Bu konudaki güncel tartışmalara geçmeden önce kuvvetler ayrılığının kavramsal olarak ne ifade ettiğinden bahsetmek istiyorum. Kuvvetler ayrılığı, Fransız aydınlanmacı düşünür Baron de Montesquieu tarafından ortaya atılan, demokratik devlet yönetimini düzenleyen bir modeldir. Bu ilke demokrasiyi koruyarak totoliter hükümetlere engel olur. Kuvvetler ayrılığı ilkesini eleştirenlerin temel noktasını ise, bu ilkenin yönetimi yavaşlattığı doğrultusundadır.

    Bu noktada kuvvetler ayrılığının demokrasiler için olmazsa olmaz bir kaide olduğunu anlamak zor değil. Kuvvetler arasında dengelerin, frenlerin olmadığı; yürütme ve yasamanın yargı tarafından denetlenmediği bir demokrasi düşünülemez.Bireylerin hak ve özgürlüklerinin güvencesidir kuvvetler ayrılığı.


    Peki ne oldu da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan böyle bir açıklama yaptı ?


    Başbakan Erdoğan yargının, yürütmenin işini yavaşlattığı düşüncesiyle sisteme itiraz etmiştir. Kimilerine göre ise Başbakan’ın kastettiği kuvvetler ayrılığı değil de bürokratik oligarşi ve yetkisi olmadığı halde yerindelik hükmü veren yüksek yargı organlarıdır. Herkes gibi Recep Tayyip Erdoğan da sistemin işleyişindeki aksamalardan yakınabilir,sistemi eleştirebilir. Bunlar her demokraside olabilecek tartışma konularıdır. Ama Erdoğan’ın bu sözlerini, sadece sisteme yapılan bir eleştiri çerçevesinde değerlendirmek bana kalırsa duruma  biraz optimist bakmaktır. Zira : ‘’İşte bu kuvvetler ayrılığı denilen olay var ya ,o geliyor sizin önünüze bir engel olarak dikiliyor’’ sözleri masum bir eleştiriden öte anlamlar taşımaktadır.


    Ayrıca gözden kaçırılmaması gereken başka hususlar da var. AKP’nin ‘’Hedef 2023’’ adlı seçim beyannamesinde varolan bir paragrafı aktarmak istiyorum:

‘’Yeni anayasada egemenliği kullanma yetkisine sahip yasama,yürütme ve yargı organları arasındaki ilişkiler kuvvetler ayrılığı ilkesi esas alınarak yeniden belirlenmelidir.’’


2007 seçim beyannamesinde ise cumhurbaşkanının yetkilerinin parlamenter sistem esas alınarak yeniden düzenleneceği belirtilmiştir.
Bunlar da çelişkili söylemlere örneklerdi..


    Başbakan Erdoğan kendisinin Konya’daki açıklamalarına verilen tepkilerden sonra: ‘’ Yasama, yürütme ve yargının yetki ihlaline karşıyız. Biz bir kere kuvvetler ayrılığını en kuvvetli şekilde savunan ülkeyiz.’’ açıklamasını yapmıştır. Bana kalırsa Erdoğan’ın bu açıklaması samimi değildir. Çünkü önceki günlerde Konya’da yaptığı : ‘’ Şu kuvvetler ayrılığı denilen şey sizin önünüze engel olarak dikiliyor.’’ Sözleri gelişi güzel söylenebilecek şeyler değil.


    Bu noktada cümlelerimi tamamlarken tekrar altını çizmek istediğim bir nokta var ki; yargıya yerindelik eleştirisi yapmakla, kuvvetler ayrılığı bizi engelliyor şeklinde bir konuşma yapmak bambaşka kutuplardır.

Gerek Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, gerekse diğer hükümet görevlilerinin kuvvetler ayrılığını engel gören sözlerini iyi niyetle anlatmaya çalışmaları inandırıcı değildir.



    ‘’Yasama yetkisiyle yürütme yetkisi aynı kişilere  verilirse ortada hürriyet diye bir şey kalmaz.Yargılama yetkisi, yasama ve yürütmeden ayrılmazsa ortada yine hürriyet diye bir şey kalmaz.’’ Montesquieu

Not: Kitap toplama kampanyamız devam etmektedir. Son gün 18 Ocak. Hepinizden destek bekliyoruz!!

https://www.facebook.com/events/462175663818057/  

23

Tolga Bozkurt26 Aralık 2012Yorum Yaz

‘Vurun Antepliler Namus Günüdür!’

Karayılan, toprağı, namusu, canı, malı Fransızlar tarafından tehdit altında bulunan Antep halkına böyle sesleniyordu…

Halep’te bulunan İngilizler, Mondros Mütarekesi’nin 7. maddesine dayanarak 15 Ocak 1919 ‘da bir süvari tugayı ve beraberindeki kuvvetle Antep’i işgal ederek, Amerikan koleji ve çevresindeki Ermeni evlerini kışla ve karargâh haline getirdiler. Antepliler bu işgali, mütareke hükümlerine uyulmadığı gerekçesiyle protesto etti. Sözde İngilizler kışı geçirmek ve hayvanlara yem temin etmek amacıyla Antep’i işgal ettiklerini açıkladılarsa da, bir ay sonra Maraş ve Urfa’yı da işgal etmekle iddialarını fiilen yalanladılar.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Suriye’ye gönderilen Ermeniler, bu durumu fırsat bilerek, İngilizlerle beraber Antep’e döndüler. Türklere karşı büyük bir hırs, kin ve nefretle dolu olan bu Ermeniler, İngiliz makamlarını etkileyerek, sert ve zalim bir idare kurulmasına çalıştılar. İngilizlerle işbirliği yaparak Türklere zulüm uyguladılar. Ayrıca Ermeniler, İngilizlerin Antep’i, Fransızlara devretmesi sırasında ve sonrasında da Fransızlarla işbirliği yaparak Antep halkına büyük zararlar vermişlerdir.
Ekim 1919 sonunda İngilizler, Antep’i Fransız işgaline terk ettiler. 27 Ekim 1919’ da Ermeni ve Fransızlardan oluşan 200 kişilik bir birlik Antep’e intikal etti. Fransız Albayı Saint Marie 28 Ekim günü bandoyla karşılandı. 29 Ekim 1919 günü de 2000 kişilik bir Fransız kuvveti, Ermeni azınlığın sevinç gösterileri arasında Antep’e girdi. İşgalin ertesi günü Antep halkı 10 bin kişinin katıldığı bir hürriyet ve istiklal mitingi düzenledi. Fransız işgali ile başlayan Ermeni taşkınlıkları, Türklere yapılan zulüm ve hakaret ile Türk kadınlarına yapılan tecavüzler Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin hızla gelişmesini sağlamış ve silahlı direnme zemini hazırlamıştır.

4 Eylül 1919’da Sivas kongresinde teşkil edilen ve Mustafa Kemal Paşa’yı temsil heyetinin başkanı seçen Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin, bütün il ve ilçelerde şubeler açılmasını ve Misak-i Millinin gerçekleştirilmesi için valilere, mutasarrıflara gönderdiği genelge üzerine, Antep’te de Heyet-i Merkeziye oluşturulmuştur. Heyet-i Merkeziye’nin oluşturulması Antep’in müdafaası açısından çok önemli bir adımı teşkil etmektedir. Zira halkın örgütlenmesi ve bir arada hareket etmesi sağlanmıştır.

21 Ocak 1920 Cuma günü 14 yaşındaki Kâmil annesiyle birlikte dedesinin yanından çöp soymaktan geliyordu. Sırtlarında soydukları çöplerle Fransızların fırın olarak kullandıkları binanın önünden geçerken 3 Fransız askeri kadının yolunu keserek peçesini açmak istiyorlar. Durumu gören Kâmil eline bir taş alarak öndeki askere vuruyor ve acımasız Fransız askerleri süngüleyerek öldürüyor Kâmil’i. Kâmil’in vuruldum sesini, anasının feryadını duyan halk koşuyor. ‘Küçük çocuğun vurulduğunu’ duyan halk ellerinde baltalar, satırlar, kazma, kürekler koşuyorlar fırının önüne, Fransız askerleri sıkıca kapatmış kapıları, halk fena halde kızgın…

Şehit Kâmil olayından sonra sabrı taşan halkı Heyet-i Merkeziye yatıştırmış ve savaş hazırlıklarının henüz tamamlanmadığını, tamamlanınca intikamın alınacağını duyurmuştur. Nitekim zamanı geldiğinde, halktan oluşturulan birlikler yerlerine konuşlandırılmış, Fransız kuvvetlerine karşı direnişler başlamıştır. Antep-Kilis yolunda(Fransızlar, ikmallerini sürekli bu yoldan yaptıkları için önemli bir güzergâhtı) Şahin Bey’in denetimindeki birlik ve diğer Türk birlikleri tarafından Fransızlara baskın verildi ve burada çetin çatışmalar oldu. İlk baskın sırasında düşmanın geri çekilmesini sağlayan Türk birlikleri, düşmanın teçhizat bakımından üstün olması bakımından ilerleyen zamanlarda geri çekilmek durumunda kaldı. Fransızlar son olarak Şahin Bey’in kuvvetleri üzerine top ve makineli tüfeklerle saldırdı. Top ve mermi yağmuru altında sadece tüfekle karşı koymanın ölümle sonuçlanacağını anlayan Şahin Bey’in kuvvetleri de çekilmeye başladı. Şahin Bey’in yakınında bulunan arkadaşları birlikte çekilmek için Şahin Bey’e çok yalvardılar. O çekilmeyi her teklifte reddetti. Elmalı köprüsü taşlarını siper yaparak tek başına Fransızlara ateş etmeye devam etti. Şahin Bey mermisi bitince süngü ile düşmana hücum etmiş ancak Fransız piyadelerinin süngü darbeleri altında şehit düşmüştür.

Antep halkının direnişleri ve düşman kuvvetlerinin kuşatmaları bitmek bilmiyor, Antep halkı yılmadan direnmeye devam ediyordu. Fransızların teslim olun telgraflarına halkın cevabı, ölümü teslim olmaya seçtikleri, ölmeden topraklarını vermeyecekleri oluyordu.

Çok üstün düşman kuvvetlerinin topçu ateşi altında, açlık içinde, savaşa devam eden Anteplilerin direnişi bütün Türkiye’de dikkatle takip edilmekte idi. Batı Cephesinde Kurtuluş Savaşlarının başlayacağı ilk günlerde, 8 Şubat 1921 tarihinde ve 93 sayılı kanun ile TBMM, Antep’in adını Gaziantep’e çevirdi.

Bu şartlarda geçen direniş nihayet zaferle son bulmuş düşman, topraklardan kovulmuştu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün diplomatik alandaki siyasî zaferi olan 21 Ekim 1921’de Fransızlarla imzalanan Ankara Antlaşmasından sonra da, 25 Aralık 1921’de özgürlüğüne kavuşmuştur.

“…
Antep’in harbine on bir ay oldu

Kanımız kurudu benzimiz soldu
Analar babalar yaşlarını döktü
Vurun Antepliler namus günüdür
Vurun Antepliler mertlik günüdür

Atına binmiş de elinde dizgin

Girdiği cephede hiç olmaz bozgun
Çeteler içinde Yılan’ım azgın
Vurun Antepliler namus günüdür

Sürerim sürerim gitmez gadana
Fransız gurşunu değmez adama
Gara haberimi verin anama
Vurun Antepliler namus günüdür

Kara Yılan der ki harbe oturak
Nerde düşman görsek orda bitirek
Kilis yollarından kelle getirek
Vurun Antepliler namus günüdür
…”

17

Yunus Emre Oğuz19 Aralık 2012Yorum Yaz

GÖKTÜRK-2 Hakkında


             Milli keşif ve gözetleme uydumuz olan GÖKTÜRK-2, dün saat 18.12.52′de Çin’den fırlatılarak başarıyla yörüngesine oturdu ve ilk sinyal saat 19.39′da başarıyla alındı. Uzay teknolojimizin geldiği noktayı anlamak açısından bu proje hakkında hepimizin bilmesi gerekenleri yazmaya çalışacağım.
             GÖKTÜRK-2, yazılımının %100, donanımının yaklaşık %85′inin kendi imkanlarımız dahilinde ve mühendislerimizin üstün gayretleriyle oluşturulmuş bir projenin ürünüdür. TÜBİTAK ile Türk Havacılık ve Uzay Sanayi A.Ş. ortaklığıyla gerçekleştirilmiştir.
            GÖKTÜRK-2′nin tekniksel özelliklerine baktığımızda, 409 kg ağırlığında olduğunu, dünyadan 686 km yükseklikte bulunduğunu,dünya çevresindeki tur süresinin 98 dakika olduğunu ve 2,5 metreye kadar yüksek çözünürlük özelliğine sahip olduğunu görüyoruz. Geçen yıl uzaya gönderdiğimiz RASAT uydusuna göre çok daha iyi çözünürlüğe sahip olması dikkat çekici bir özelliği.
            2007 yılında başlatılan bu projenin maliyeti yaklaşık 140 milyon lira olarak açıklandı. Peki işlevsel olarak hangi alanlarda işimize yarayacak ? En başta askeri alanda istihbarat. Daha sonra ise tarımsal ürün analizleri,zirai mücadele,çevre kirliliği,doğan afetlerin yaratmış olduğu hasarların değerlendirilmesi,şehir planlama,haritacılık gibi diğer birçok alanda kullanılacak. 

İlk planda, terörle mücadelede önemli ölçüde işimize yaraması düşünülmektedir. İstihbarat konusunda ABD ve İsrail’in eline bakar durumumuzun ortadan kaldırılması temel hedef. İkinci aşamada ise, bölgesel güç olma yolunda bu tarz  ileri teknolojilere fazlasıyla ihtiyacımız olması sebebiyle işimize yarayacaktır. 
            GÖKTÜRK-2, Türkiye için gurur duyulacak ve takdir edilecek bir projedir. Bugünkü fırlatmadan sonra hangi alanlarda daha çok çalışmamız gerektiği de ortaya çıkmıştır. Uyduyu yapacak teknolojik ilerlemeye gelmemize rağmen fırlatma teknolojisine sahip değiliz. Bir önceki RASAT uydusu da Rusya’dan fırlatılmıştı. Böylece Çin ve Rusya’nın uzay teknolojisinde hangi noktada olduklarını daha iyi anlıyoruz. 2012 yılı içinde Çin’in,19 farklı ülkeden 28 uzay aracını başarıyla uzaya göndermiş olduğunu da belirteyim. Ayrıca,fırlatma teknolojisine sahip 11, kendi uydusunu yapabilen ise 25 ülkenin mevcut olduğu biliniyor.
           GÖKTÜRK-2 hakkında bir diğer dikkat çekici nokta verilen isimdir. Yaptığımız projelere verdiğimiz isimler tarihten beslendiğimizi gösteriyor. Bazı dar düşünceli ve art niyetli çevrelerin bu konudaki eleştirileri ise tamamen boş ve laf kalabalığıdır.
           En çok sorulan soru ise neden GÖKTÜRK-1′değil de GÖKTÜRK-2 fırlatıldı ? Araştırdığımızda görüyoruz ki çeşitli sıkıntılar sebebiyle GÖKTÜRK-1′in yapımı henüz bitmemiştir ve yanında üretilmesi planlanan diğer teknolojik araçlar da vardır.
            Son olarak değineceğim nokta uydunun fırlatılma anında TÜBİTAK Uzay Merkezi’nde  bulunanlarla ilgili. Mesela,neden Milli Eğitim Bakanı orada bulunur da Hava Kuvvetleri Komutanı orada bulunmaz ? Kimi daha çok ilgilendiriyor bu iş ?  Bu tarz işlerde artık siyasilerin zihniyet değişikliğine gitmesi gerekiyor.
            Sözün özü Göktürk-2 vatana, millete hayırlı olsun.
Not : Yazıdaki bilgiler çeşitli haber siteleri ve kaynaklarıyla ile resmi açıklamalardan derlenmiştir.
31

Sefa Yılmazel17 Aralık 2012Yorum Yaz

” Kitapsız Yaşamak, Kör, Sağır, Dilsiz Yaşamaktır ”


     Bugün, sizlere bir itirafta bulunacağım. Sadece itirafta bulunmak ile kalmayıp biraz da sitem edeceğim aslında. Ayrıca itirafta bulunacak kişi ben olmama rağmen, bu itirafımın aslında birçok kişi için de geçerli olduğunu belirtmemde fayda var.

      Sorun şu ki, ben, üniversiteye gelene kadar düzenli bir şekilde ‘kitap’ okumuyordum. Hatta öyle ki Dünya Klasiklerini bile üniversite de okumaya başladım diyebilirim. Nasıl oldu, nasıl başladım pek bilmiyorum açıkçası. Belki de yaşadığım sıkıntılı dönemlerde kitaba sarıldım. Aslında sarılmaktan öte bir şeydi. Baya sınırı zorluyordum. Arkadaşlarım benim bu halimi hayretle izliyorlardı çünkü kafelerde, pastanelerde tek başıma oturup kitap okumaya başlamıştım. Sanki arkamdan bir atlı koşturuyordu ve ben eğer ‘’kitap okumazsam’’ atlılara yakalanacaktım. Aslında normal bir tepkiydi benimkisi. Eğitim hayatım boyunca, fantastik, bilim kurgu ve okul için okunan ‘’sıkıcı’’ romanları saymazsak pek bir şey okuduğum söylenemezdi ve benim bir an evvel okumaya başlayıp bu açığı kapatmam gerekliydi. Dolayısıyla bende bir anda kendimi kitapların arasında buldum.


      Bugün, kitap okumak benim için adeta yapmam gereken bir şey gibi. Aslında bu pek de iyi bir şey değil. Bir kitabı okurken onun tadına varmak gerek, duraklamak gerek ve onun ne anlatmak istediğini hissetmek gerek. Ama ne yazık ki ben çoğu zaman bunu yapamıyorum, romanlar ve şiirler dışında demek daha doğru olur herhalde. Neden bunu yapamıyorum, çünkü kendimi eksik hissediyorum. Adeta benim için bir ‘’vicdan’’ meselesi oldu diyebilirim. Yani okumadığım zaman vicdanım beni sıkıştırmaya başlıyor, rahat edemiyorum ve korkuyorum bu alışkanlığımın kaybolmasından. Çünkü; kitap okumak öyle bir şey gibi, ipin ucunu bir kaçırdın mı toparlamak çok zor. Yani, pek de insaflı değiller bu konuda, birkaç gün kapağını aralamayın hemen unuturlar sizi.


     Hal böyle olunca, bu zaman içerisinde bunun sebebini de sorguladım kendi kendime. Düşündüm, neden kitaplardan bu kadar uzak kalmışım. Neden daha çocuk yaşlarda, ilkokul, lise sıralarında okumam gereken eserleri o zamanlarda okumamışım diye. Bunun nedenini tek bir şeye bağlamak zor. Yıkıcı bir eleştiri ile olayı direk ‘eğitim sistemimize’ bağlamak acımasızlık olur. Kitaplardan uzak kalmam da tabi ki, hem kendimin hem de ailemin de payı var. Yazımın başında da belirttiğim gibi, bu sorun, bu itiraf sadece bana has bir şey değil. Benim ailem bu konuda beni yeterli derecede teşvik etmemiş olabilir veya ben bu konuda yeterli derecede istekli olmamış olabilirim; ama benim dışımda birçok öğrencinin de ‘kitap okuma alışkanlığının’ hala oluşmaması veya geç yaşta oluşması, beni bu konuda en büyük ‘cezayı’ eğitim sistemimize kesmeye yönlendiriyor.

      İlkokul yıllarımı hatırlamaya çalışıyorum, kitap ile ilk tanışmam nasıl oldu diye ve aklıma pek de parlak olmayan sahneler geliyor. Hatırlıyorum, rastgele bir kitap seçerdik ve onu okuyup tahtada anlatmamız veya özetini çıkartmamız istenirdi. Okuduğum okulun bu konudaki en iyi yanı, her gün bir dersin ‘okuma saati’ olmasıydı. Ama orada da şöyle bir sorun vardı, ne okuyacaktık biz? Herhangi bir yönlendirme olmaksızın, zorlayarak ve sınava tabi tutarak alıştırmaya çalıştılar bizi kitaba. Ama olmadı, ben ve benim gibi birçok insan ilkokulda bu alışkanlığı kazanamadık.

      Lise yıllarımı hatırlamaya çalışıyorum, bir üst kademede kitap ile aram nasıldı diye ve aklıma yine parlak sahneler gelmiyor. Edebiyat sınavları için ‘özenle’ seçilmiş bir dizi kitap, sene içersinde okunacak ve sınavda bu kitaplardan sorular sorulacak… Durum böyle olunca, lisede de kazanamadık kitap okuma alışkanlığını. Anlayacağınız, eğitim kurumlarımızda öğrenciye kitap okuma alışkanlığını kazandırmak için yapılan tek şey, zorlama ile öğrenciyi sınava tabi tutmak.
 
     Bir insana, özellikle de bir çocuğa ‘zorla’ bir şey yaptırabilirsin; ama asla ‘zorla’ bir şey sevdiremezsin. Bizim kitap okuma alışkanlığı da böyle bir şey işte. Zorla sevdirmeye çalıştılar bize; sınav ile korkuttular, not ile tehdit ettiler, evet okuduk belki ama sevemedik işte.

      Son olarak, birkaç şey söyleyip yazımı bitirmek istiyorum. Kitap okumak zor iştir, sevgi ister, sabır ister. Bu işi daha kolay hale getirebilmek de bana göre eğitim sistemimizin tekrardan yapılanmasıyla mümkündür. Umarım bir gün, bizimde kütüphanelerimiz yirmi dört saat açık olur, içinde sabahlayanlar, masa başında uyuya kalanlar olur…

* ” Kitapsız yaşamak, kör, sağır, dilsiz yaşamaktır. ”  Seneca

NOT: Bu arada, ” Bitlis’te Beş Kütüphane ” projemize desteklerinizi bekliyoruz. Kitap, onların da hakkı. Son tarih 18 Ocak.

https://www.facebook.com/events/462175663818057/  

23

Tolga Bozkurt15 Aralık 2012Yorum Yaz

Patriot Çıkmazı

Suriye’deki kaos ortamının devamı, kendi vatandaşlarının yanı sıra bölge devletlerine de tehdit oluşturmaktadır.

Böyle bir düşünce üzerine Türkiye, geçtiğimiz ay NATO’dan patriot füze savunma sistemi talebinde bulunmuş ve bu talep NATO tarafından onaylanmıştı. 2013’ün ilk ayındaysa füze kalkanlarının gönderileceği bildirildi. NATO bünyesinde patriot gönderecek ülkeler; Almanya, Hollanda ve ABD. Bu üç ülke ikişer tane patriot füze kalkanı ve toplamda yaklaşık 800 asker gönderecekler.

Bu gelişme, ülke içinde ve dışında pek çok tartışma ve tepki konusu oldu. Birçok komplo teorisi üretildi, nerdeyse olabilecek tüm ihtimaller tartışıldı. Bölgede ise Rusya ve İran’ın tepkilerine neden oldu.

Geçtiğimiz günlerde, patriotların konuşlandırılacağı yer tespiti için NATO’nun keşif heyeti, Güneydoğu’da incelemelerde bulundu. İncelemeler sonrasında, füze bataryalarının öncelikli olarak Kahramanmaraş, Malatya ve Diyarbakır’a kurulacağı düşünülüyor. Bunların yanında, Hatay, Gaziantep ve Şanlıurfa’ya da Suriye sınırında olmaları nedeniyle, kurulabileceği düşünülüyor. Ancak NATO’nun öncelikli tercihi, bataryaların Kahramanmaraş, Malatya ve Diyarbakır’a kurulması. Türkiye ise Hatay, Gaziantep ve Şanlıurfa’ya kurulmasını istiyor. NATO, buna karşı çıkma sebebini ise Türkiye’nin, Suriye’ye savaş açma ihtimali olarak değerlendirmekte ve sadece savunma amaçlı kullanılması için sınıra yerleştirmek yerine Kahramanmaraş, Malatya ve Diyarbakır gibi içeride bulunan ancak savunma durumunda füzeleri imha edebilecek bir menzilde bulunan illere yerleştirme kararı almıştır. Türkiye’nin bu durumdaki ısrarının sebebi ise olası bir saldırı durumunda füzeleri kendi sınırları dışındayken imha etmek istemesidir.


     Konunun bölgesel ehemmiyetine gelecek olursak, İran ve Rusya, patriotların Türkiye’ye yerleştirilmesinden son derece rahatsız olmaktadır. İran, patriotların Türkiye’ye yerleştirilmesini, olası bir İran müdahalesine zemin hazırlama girişimi olarak görmekte ve bu duruma tepki göstermektedir. Rusya da aynı şekilde NATO’nun kendisine karşı böyle bir girişimde bulunduğunu düşünmekte ve bu durumdan rahatsız olmaktadır. Her ne kadar Rusya, patriotların Türkiye’ye yerleştirilmesine karşı çıksa da bu konuda Batı’yı muhatap almaktadır. Aslında Rusya’nın patriot meselesinde bizzat Batı’yı muhatap almasının, salt Türkiye’ye yerleştirilecek patriotlarla sınırlı olduğunu düşünmek yanlış olur. Zira ABD başta olmak üzere NATO’nun Füze Savunma Sistemi projesi dahilinde Polonya ve Romanya’ya da patriot füzeleri yerleştirme planlarının da Rusya’yı rahatsız ettiğini söyleyebiliriz.

     Öte yandan Rusya’nın bu konuda Türkiye’ye değil de Batı’ya tepki göstermesi, Türkiye’nin de yararına bir durum –ya da zararına olmayan bir durum demek belki daha doğru olur- olmuştur. Netice itibariyle Putin’in 3 Aralık’taki Türkiye ziyareti, iki ülke arasındaki işbirliğinin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Patriot ve Rusya uçağının indirilmesi konusu her ne kadar doğrudan Türk-Rus ilişkilerini ilgilendiren konular olmasa da görüşmenin gündemini teşkil etmiştir. Ancak buradaki amaç bu sorunu çözüme kavuşturmak değil, bu konuların iki ülkenin işbirliğini etkilemesini engellemekti( Zira Rusya da Türkiye de bu konudaki tutumlarını değiştirecek değiller.). Nitekim bu bağlamda başarılı olduklarını da söyleyebiliriz. Zira ziyaret sırasında ekonomi, bilim, güvenlik ve kültür alanlarını kapsayan on bir anlaşma imzalanmıştır.

     Patriotların Türkiye’ye yerleştirilmesinin, NATO açısından önemine gelecek olursak, patriotların konuşlandırılması ile NATO, Ortadoğu’daki etkinliğini, Rusya, İran ve Çin’e hissettirmiş olacaktır. Ayrıca NATO bu devletlere, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 4. ve 5. Maddelerinin gereğince de NATO ülkelerinin dayanışma içinde olduğunun mesajını vererek, Türkiye’nin NATO’ya olan güven eksikliğini de giderme yolunda önemli bir adım atmış olacaktır.

     Bunun yanında ABD’nin de bu işten çıkar sağladığı yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu değerlendirmelerden en güçlüsü; İran’ın İsrail’e saldırması ihtimalidir. Bu değerlendirmeye geçmeden önce ABD’nin Füze Savunma Sistemi(Füze Kalkanı) Projesinden bahsetmek gerekir. ABD, Rusya tehdidine karşı Avrupa’ya yerleştirmek istemiş, fakat Rusya’nın şiddetle karşı çıkması ile bu projeyi NATO çatısı altında yapmaya karar vermiştir. Ve bu doğrultuda 2010 Kasımında Lizbon’da toplanan NATO üye ülkeleri bu projeyi kabul etmiş ve radar üssü Malatya’nın Kürecik nahiyesine, patriotların da Romanya ve Polonya’ya yerleştirilmesine karar verilmişti. Bu sistemin komuta ve kontrolü de NATO’nun Almanya’da bulunan Ramstein ve Geilenkirchen üslerinde yapılacaktı. Ayrıca atılan füzeleri havada imha etmek için bir Amerikan gemisi de Doğu Akdeniz sularında geziyordu.

     Şimdi tekrar İran’ın İsrail’e saldırma senaryosuna gelecek olursak, bu yöndeki değerlendirmeler böyle bir ihtimal sonucunda, ABD’nin İsrail’i korumak için o patriotları yerleştirdiğini, hâlihazırda radarın olduğunu ve radarda görülen füzenin vurulabilmesi için yerleştirildiği yönündedir. Füze Savunma Sistemi Projesinin hayata geçmesiyle böyle bir şeye gerek kalmamakla birlikte, zaten ABD İsrail ile özel olarak yaptığı anlaşma ile Füze Savunma Sistemi entegrasyonunu yapmıştır. İsrail Arrow füze savunma sistemi ile ABD’nin AEGIS Milli Füze Savunma sistemi entegre edilmiştir. Bu durumun yanında Türkiye’ye yerleştirilecek iki patriotun İran’a karşı İsrail’i korumak için konuşlanacağını söylemek ilk aşamada beyin fırtınasından ziyade paranoyaların fırtınası olacaktır.

     Konunun Türkiye açısından ehemmiyetini inceleyecek olursak; Türkiye, Suriye’nin elinde bulunan füze tehdidine karşı kendi imkânlarının yetersiz olması nedeniyle NATO’ya başvurmuştur. Türkiye’nin bu konuda imkânlarını zorlaması ve kendi savunma sanayiini kendisinin geliştirmesi gerekmektedir. Ne zaman NATO’dan bir şey talep edilse bir handikap sürmektedirler. Nitekim patriotların yerleştirilecekleri yerlerin tayin hakkını bile Türkiye’ye vermiyorlar. Türkiye yıllardır aynı senaryoyu yaşamaktadır ve artık kendi göbeğini kendisi kesebilmelidir.

17

Yunus Emre Oğuz9 Aralık 2012Yorum Yaz

Zihinleri Dönüştürmek

             Algıları,ön yargıları ve kalıplaşmış fikirleri değiştirmek oldukça zordur. İnsanların, çocukluk yıllarında başlayan ve gençlik yıllarında olgunlaşan düşünceleri, dünya görüşlerinin oluşmasında en büyük etkendir. Değişime açık ya da kapalı olmak, bu dünya görüşünün ne ölçüde esnek olduğunu gösterir. Değişime pek sıcak bakmayan toplumumuzda oluşan tipik bir zihin yapısı vardır ve bunun tarihsel arka planı mevcuttur.

            Selçuklu ve Osmanlı mirasının merkezinde bulunan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu savunmacı bir reflekse dayanmaktadır. Bu savunmacı anlayış, 17.yüzyılın sonunda Batı karşısında askeri yenilgiyle başlamış ve 19.yüzyıldan itibaren siyasi,sosyal ve kültürel alanlara kadar yayılmıştır. En nihayetinde de 20.yüzyılın ilk çeyreğinde Anadolu’ya mahkum edilmiş bir devlet olarak tarih sahnesindeki yerimizi alarak kendisini göstermiştir. Bu mahkumiyete karşı durmak o günün koşullarında mümkün değildi. ” Yurtta sulh,cihanda sulh” anlayışıyla beliren dış politik vizyon son derece gerçekçi, gerekli ve mahkumiyeti kabul ettiğimizin göstergesi idi. Üzerine gelen “Soğuk Savaş” dönemi de bu sürecin bir devamı oldu.

            21.yüzyılda ise savunmacı ve korumacı bir zihinsel altyapının (hem birey hem devlet olarak) devamı için hiçbir koşul kalmadı. Ne Sovyet tehdidi kaldı,ne de devletin yok edilme korkusu. Yaşadığımız bazı sorunları inkar etmek mümkün değil fakat büyük resme baktığımızda bu sorunlar ayrı ayrı noktalar şeklinde belirginler,birleşip tehdit oluşturmaları zor gözüküyor. Tarihsel bir anlayışla olayları incelediğimizde bir değişim,dönüşüm ve geçiş döneminde olduğumuz da anlaşılıyor. Unutmayalım ki her geçiş dönemi “sancılı” olur.

Türkiye,bu geçiş dönemine Özal ile başladı,doksanlı yıllar koalisyon hükümetleriyle istikrarsız bir şekilde geçildi ve pek ilerleme kaydedilemedi. AK Parti ise bu değişimi devam ettiren ve aktör konumuna gelen bir parti oldu. Bu değişimin olumlu ya da olumsuz taraflarına değinmeyeceğim. Gerçek olan ve söylememiz gereken Türkiye’nin bir değişim, dönüşüm içinde olduğudur. 

          Yaşadığımız bölgesel ve küresel sorunlar bakış açımızı Misak-ı Milli’den Nizam-ı Âlem’e doğru değiştirmemiz gerektiğini anlatıyor. Hükümetin çeşitli kademelerindeki bazı insanların vizyon sahibi olmaları yeterli olmaz. Alttan gelen nesillerin bir vizyon etrafında zihinlerini şekillendirmeleri gerekmektedir. Dünya görüşlerini, Türkiye’de olup bitenlerle sınırlı tutmayarak geniş bir perspektif çerçevesine oturtmalıdırlar. Bu bir zorunluluktur.

            Bu zihinsel dönüşüm,eğitim sisteminin yeni bir anlayışla oluşturulmasına bağlıdır. Serbest kıyafet,başörtüsü,sınav sistemi,öğretmen atamaları ve bunun gibi bir sürü tartışmayla o kadar vakit harcanıyor ki asıl meseleye yaklaşamıyoruz. Sadece eğitim değil,her alanda yaptığımız gereksiz ve boş birçok tartışma var. Zihinsel dönüşümün yaşandığı eğitim sisteminden çıkan her insan pek tabii ki başbakan,cumhurbaşkanı ya da herhangi başka önemli bir göreve gelmeyecek. Bilinç sahibi bir insan olarak yetişmesi yeterli olacak. 

            Bu değişimin gerçekleştirilmesi şahsi görüşüm tabii ki. Yaşadığımız tarihsel süreçte bazı değişikliklerin yapılması partiler dışı ve üstüdür. Kendi dünyamızda “küçük düşünme” yerine, dünya sathında “büyük düşünme” anlayışına geçmek tarihin bize yüklediği görevdir. Kısaca,zihinlerimizi genişletmeli,geliştirmeli ve dönüştürmeliyiz.

Not: Genç Çınar Sosyal Sorumluluk Projemizde kitaplar gelmeye devam ediyor. Katkılarını ve desteklerini sunmak isteyenleri bekliyoruz. https://www.facebook.com/events/462175663818057/

8

Resul Sevimli6 Aralık 2012Yorum Yaz

Kitlelerin Ruhu 2

FARKLI RENKLERLE AYNI OLGU: TARAFTAR PSİKOLOJİSİ

İlk yazımda(Kitlelerin Ruhu) kitle olma koşullarına ve kitlelerin sahip olduğu özelliklere değinmiştim. Bunu biraz daha özelleştirerek belirgin bir örnek üzerinden sizlere sunmak istedim.

Günümüzün taraftar olgusu karşıtlıkları birbiriyle çatıştırmakla beraber çoğu zaman insan olma yetisini kaybetmelerine sebebiyet vermektedir. Fanatizm, her geçen gün tedrici bir şekilde artmakla birlikte birçok sorunu da beraberinde getirmektedir. Farklı renk yandaşları farklı bir bütün şeklinde mi davranırlar yoksa bu durum her renkte aynı mıdır?

Bir stadyum düşündüğünüzde; o stadyumda, birbiri arasında uçurum olan belki de gündelik hayatta birbirine sırt çevirecek insanların toplandığı bir tablo görürüz. Peki bu insanlar nasıl olur da bir bütün halini alabilir? Ortak bir inanca baş vermiş ve gözleri ondan başka bir şey görmeyen insan topluluğu… O stadyuma adım attığınızda kimliğiniz dışarıda kalır, benliğinizi yitirir ve yeni bir ben olarak doğarsınız. İnancınızın yöneldiği takım, sizi bir bütüne teşvik eder. O başlık altında, zıtlıkların düzeninde bir parça olursunuz. Zuhura eren olgu, bir bütün halinde hareket eder. Örneğin bir müsabakada takımının geride olması, yapılan hatalar, sizi şiddete ve küfre yöneltir oysa ki tutulan takım önde olsaydı bu hatalar belki de göze batmayacaktı…  

Takımın iyi olması ve işlerin yolunda gitmesiyle iyi diyebileceğimiz bir kitle ve kötü olması durumunda da şiddete meyilli bir kitle. Diğer renklerden aşağı kalmama duygusuyla sahip olunan bir psikoloji, şiddeti ve küfrü önümüze sermektedir. Sahaya atılan yabancı maddeler, saha dışında çıkan kavgalar… Bunları aklı başında insanın yapabileceğini kimse düşünmez. İşte akıl saf dışı kalır ve duygu yoğunluğu otokontrolsüz bir mekanizma gibi çalışır. Eğitimli, nitelikli, vasıflı, hammal vs hiçbir farkı olmaksızın bu davranışlarda bulunababilir.Bunun örneklerini görmekteyiz. Kolektif şuur içerisinde ferdin akıl kabiliyetleri ve kişilikleri silinerek o kolektif ruha körü körüne tabi olunur. Zihnin bilinçli hayatı,bilinçaltı hayatının yanında pek az tesire sahiptir.

Taraftarlığın ve fanatizmin, renkleri farklı olsa dahi sahip olduğu özellikler bakımından aynı olduğunu görürüz. Her takım taraftarının, kitlesinden edindiği psikoloji aynıdır. Aynı nedenler genellikle aynı sonuçları doğurur. Günümüzde süregelen taraftar çekişmesinde aslında göz ardı edilen bir nokta vardır: ” Senin ondan farkın ne?”evet aynen bu şekilde. Senin renginin kitlesel psikoljisiyle onun renginin kitlesel psikolojisi arasında hiçbir fark yoktur.

Sonuç olarak kitlelerin ruhu, sahip olunan psikolojiye göre değişir bir unsurdur. Aynı psikolojik süreçler geçiren taraftar kitlelerin, ruhu aynıdır. Taraftarlık olgusunu özelleştirerek kısa bir başlık açtım. Özellikle somut örnekler vermekten uzak durarak, bunu sizlerin göz önüne getirmenizi istedim. Hepimizin inandığı ve desteklediği bir takım elbette vardır.Peki hiç o kolektif ruhun içinden sıyrılarak karşı renklerin ruhları hakkında objektif pencereden bakarak düşündüz mü? Sahip oldukları psikolojinin sizin renklerinizde olduğunda, sizin de aynı şekilde davranabileceğinizi aklınızdan geçirdiniz mi? Genellikle o kör damar hepimizde atar ve görmezden geliriz,aşağılık kompleksiyle kendi rengimize toz kondurmayız. Ama şöyle bir gerçek var ki; bizler, farklı renklerin aynı kolektif ruhuna sahip olduğu us-dışı kitlelerin, atgözlüklü birer parçasıyız!

research paper editing custom research paper writing service cheap assignment writing service write a research paper good college essays case study website custom writing paper custom essay order research essay writing essays custom essay order cheap custom writing service buy an essay cheap custom writing service research essay essay writer cheap do my assignment best online essay writing services writing essays for dummies cheap research papers
1
write essay for me essay editing service help with assignment writing writing an analytical essay professional essay writing services essay writing website pay someone to write my paper essay writing service reviews scholarship essay help essay in english essays for sale do my essay cheap essay writing service the great depression essay paper writers national junior honor society essay best writing services