Archive for Ocak, 2013

17

Yunus Emre Oğuz31 Ocak 2013Yorum Yaz

Türklük Kompleksi

              Bir önceki yazımda,vatandaşlık tanımı üzerinden Türklük bahsine değinmiştim. Burada da milliyetçilik,ırkçılık ve bu konudaki güncel siyasi tartışmalar üzerinden geldiğimiz noktayı anlatmaya çalışacağım.

             Vatandaşlık tanımının etnik temelde yorumlanması,2009 yılında “Kürt açılımı” olarak başlayan,daha sonra çeşitli isimler değiştiren,en sonunda ise “milli birlik ve kardeşlik projesi” denilen sürecin bugünkü haline gelmesinin doğrudan neticesidir. Ülkemizde yaşayan insanların sürekli etnik kökeninin vurgulanması ve Türk kelimesinin kullanılmaktan imtina edilmesi, bu sürecin temel araçları idi. CHP milletvekili Birgül Ayman Güler’in geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamalar, bu süreçte yanlış giden bir şeyler olduğunu göstermesi bakımından son derece önemliydi.

             Yaptığı açıklamalar dolayısıyla medya ve siyaset dünyası tarafında linç kampanyasına maruz kalan CHP’li Güler,daha sonradan ne demek istediğini açıklar mahiyette ikinci bir açıklama yaparak, ulus ve milliyet meselesinde kategorik sınıflandırma yaptığını ifade etti. Bu meseleler hakkında az buçuk bilgi sahibi olan bir kimse, CHP’li Güler’in yaptığı ilk açıklamadan da ne demek istediğini anlayabilirdi,kullandığı kelimeler problemli olsa da. Siyasal Kürtçülüğün medyada geniş yer edinmesi ve açıklama yapan milletvekilin CHP’li olması eleştiri dozunun artmasına neden olmuştur.

Mevcut durumumuz, 19.yüzyılda Osmanlı’dan ayrılmak isteyen halklar ile onlara karşı çıkanların durumuna çok benziyor. Müslim yahut gayrimüslim birçok etnik unsuru bünyesinde barındıran Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan aydın ve devlet adamlarının bir bölümü, ülkenin birlik ve bütünlüğü korumak için ayaklanmalar karşısında Osmanlılık çatısı altında birleşmeyi önermişti. O günkü koşullar altında devletin bekâsı için en makul yöntem buydu. Osmanlı’da Türkçülük akımı ise Balkan Savaşları’ndan sonra ortaya çıkmıştı,yani imparatorluk yıkılma aşamasına başladıktan,devletin mevcudiyeti tehlikeye girdikten sonra. Bugün de aynı şeyi görüyoruz. Türk milliyetçiliğinin karşısına yapay bir Kürt milliyetçiliği çıkarılarak ülkenin birlik ve bütünlüğü sarsılmaya çalışılıyor,var olan Türk milliyetçiliğine ve Türk kelimesine olağanüstü bir şekilde saldırılıyor.

             Yaşadığımız bu sorunu Türk Ocakları Genel Başkanı Prof. Dr. Mehmet Öz son yazısında net bir şekilde özetliyor : “ Mesele, bir tarihî-kültürel varlık olarak, etnik değil cihanşumûl ve millî bir anlamı olan Türklüğün, bir etniklik olduğunun hem ülkeyi yönetenler hem de medyanın çoğunluğu tarafından, bir gerçeğin ifadesiymiş gibi takdim edilmesidir.” İşte geldiğimiz nokta tam olarak budur.

              PKK ve BDP’nin güdümündeki siyasal Kürtçülüğün -yani ırkçılığın- karşısında hazır olda bekleyen kimi köşe yazarı ve siyasetçi, Türk kelimesini kullanmaktan özenle kaçınırken, kullananlara karşı da ırkçı,faşist yaftası yapıştırarak içinde bulundukları durumu örtmeye çalışıyorlar. Millet kavramını ideolojileri sebebiyle baştan reddeden liberallerin başını çektiği bir grup gazeteci ve yazar, Türk Milleti kavramının kapsayıcılığı karşısında ciddi bir psikolojik savaş yürütüyor. Bireyi temel alan ve yücelten ideolojileri,aynı zamanda Kürtlüğü de savunarak yeni bir “siyasal kimlik” inşasında PKK-BDP ittifakına desteklerini son hızıyla sürdürüyorlar.

              Bir üst ve ortak kimlik olarak Türklüğün reddedilmesi ve etnik kimlik olarak ifade edilmesi, durumun bir komplekse dönüştüğünün göstergesidir. Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na yapılan baskılar da bunun kanıtıdır. Tarihsel ve doğal yaşantının sonucu olarak Kürt,Laz,Çerkez,Arnavut vs. isimlerdeki halklar Türk Milleti çatısı altında hem hukuken hem sosyolojik olarak birleşmiştir. Bu çatı altındaki halklar,etnik gruplar,topluluklar için farklı siyasal kimlikler üretmek birlik ve beraberliği değil,çözülmeyi getirir.

             Anayasalarımızdaki vatandaşlık tanımlarını tekrar hatırlatarak yazıma son veriyorum.

1876 Kanun-i Esasi Madde 8 : Devlet-i Osmaniye tabiiyetinde bulunan efradın cümlesine, herhangi din ve mezhepten olur ise olsun,bila istisna Osmanlı tabir olunur ve Osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izae edilir.

1924 Anayasası Madde 88 : Türkiye’de din ve ırk ayırt edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir.

1961 Anayasasının 54,1982 Anayasasının 66. Maddesi : Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.

31

Sefa Yılmazel30 Ocak 2013Yorum Yaz

İşte Avrupa’dan Farkımız

Geçtiğimiz hafta babam ile hem iş hem de gezmek için Çek Cumhuriyeti’ne gittik. Aile dostumuz, Türk-Çek Dostluk Derneği Başkanı Candemir Koçak sağ olsun bizi çok iyi ağırladı. Üç dört günlük seyahatimiz boyunca şu soruyu sordum kendi kendime, ‘’Avrupa’dan Avrupalıdan ne eksiğimiz, ne fazlamız var? ’’ Bu yazımda da, sorduğum soru çerçevesinde kısaca Avrupa ile farklılıklarımıza değineceğim.

Öncelikle, ekonomik farklılıklarımıza değinmek istiyorum. Bana kalırsa Avrupa’dan, Avrupalıdan ekonomik olarak pek bir eksiğimiz yok. Hatta onlara göre daha çok harcıyoruz, daha çok yiyoruz, içiyoruz diyebilirim. Sokaklarda lüks araç görmek neredeyse imkânsız. Herkesin sıradan bir hayatı var. Öyle çok çalışkan falan da değiller, sekiz saatten fazla çalıştıramazsın hiçbir adamı. Giyim kuşamları da bizimkiler kadar lüks değil. Pek çok ünlü markanın bayisi olmasına rağmen, bu markalar genelde turistlere hizmet ediyor. Benim ekonomik anlamda gördüğüm en büyük fark ise gelir dağılımı ile ilgili. Türkiye’de gelir dağılımı adaletsizce işliyor. Son on yılda genele bakıldığında ekonomik olarak bir büyüme söz konusu olsa da, bu büyümeden etkilenen sayısı oldukça sınırlı. Bazı kesimler pastadan daha büyük pay alırken, bazı kesimlerse pastanın kremasından bile alamamakta.Sosyolojik anlamda farklılıklara değinecek olursak, bana göre en temel sorunumuz ‘’aşağılık kompleksi’’ne sahip olmamız. Aslında bütün sorunlarımızın temelinde bu algı var bana kalırsa. Yaklaşık 150 yıldır yanlış anlaşılan bir Batı ve yanlış uygulanan bir Batı politikası söz konusu. Batı ile aramızdaki mesafeyi kapatmak için Lale Devri’nden bu yana sözüm ona batılılaşıyoruz. Fakat ne hikmetse bir türlü Batılı olamıyoruz, sanki çok ihtiyacımız varmış gibi. Batı’nın tekniğini alalım; kendi kültürümüzle yoğuralım demiş birçok aydınımız, yazarımız fakat olmamış ve becerememişiz. O devirden bu yana, adeta ruhumuza işlenmiş bir kompleks söz konusu. Bu konu başlı başına bir yazı konusu, o yüzden konu ile alakalı güzel bir söz paylaşıp devam edeceğim yazıma.

      ‘’ Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlıyız; Osmanlı, yani, İslâm. Karanlık, tehlikeli, düşman bir yığın! ‘’
    Cemil MERİÇ

Zihniyet farklılığını bir olay ile anlatmak istiyorum. Çek Cumhuriyeti’nin en cezp edici noktası bana kalırsa tarihi dokusuydu. Tarihi yapıları olduğu gibi korumuşlar. Örneğin; yapımı 1400’de tamamlanan ünlü ‘’ Karl Köprüsü’’ aynen korunmuş ve halen kullanılmakta. Çeklerin yapılarını bu kadar uzun süre sağlam bir şekilde korumalarında pek savaşa yanaşmamalarının da etkisi var tabi. Bununla beraber, yapıların korunması veya tahrip edilmesi her zaman savaş ile alakalı değildir. Bazen yapıların en büyük düşmanı zihniyet de olabiliyor, yani insan. Evet, tam biz Prag’ta iken Galatasaray Üniversitesi’nde yangın çıktı ve güzelim tarihi bina göz göre göre kül oldu. O haberi duyduğumda kendi kendime şunu söyledim, ‘’ İşte Avrupa’dan farkımız! ’’

Galatasaray Eğitim Vakfı’nın başlattığı #GücümüzSevgimiz kampanyasına katılarak, Galatasaray Üniversitesine destek olabilirsiniz.

28

Genç Çınar27 Ocak 2013Yorum Yaz

Dumlupınar Denizaltı Hikayesi

    Bugün sizlere Dumlupınar Denizaltı’sının hazin öyküsünden bahsetmek istiyorum..

    İsmail Türe ve sevgilisi,nişanlısının ebediyete kadar sürecek öyküsü bu..

    İsmail Heybeliada’da deniz okulunda eğitim görmektedir ve mezun olmasına çok az vakit kalmıştır.Gönlünü Gelibolulu bir kıza kaptırmıştır aynı şekilde genç kız da İsmail Türe’ye aşıktır..
    İsmail’in okulu biteceğinde durum bellidir. Evlilik..
    Bir gün buluştuklarında İsmail’in yüzü asık, neşesi yoktur. Sevgilisi Ayşe bu durumdan çok şüphelenir.Hem merakla hem de bilinmezliğin verdiği korkuyla ; ’’Bir şey mi var ?’’ diye sorar.
   Genç astsubay aynı keyifsizlikle cevap verir: ’’Sevgilim beni denizaltına verdiler.Biz denizciler zaten nadir evimize geliriz,bir de şimdi denizaltı…Eğer böyle bir hayat istemezsen seni anlarım,saygıyla karşılarım.’’
Genç kız der ki: ’’Ben seni bırakmam…’’
   İsmail ‘’Biliyordum böyle diyeceğini’’ diyerek sevinçle bir hediye verir Ayşe’ye.
    Ayşe hediyesini açtığında bir kitap ve bir el feneri görür.Şaşkınlıkla ;’’Bu nedir?’’diye sorar.
    İsmail :’’Bak sevgilim,bu mors alfabesi kitabı.Senin pencerenden görünen Nara Burnun’dan denizaltları bazen su yüzeyinden geçer.İşte o vakit pencerede olduğunu göremem ama eğer mors alfabesiyle mesaj yazmayı öğrenebilirsen haberleşebiliriz.’’der.

    Genç kız hemen çalışmalara başlar söyleyeceği zaten iki kelimedir: Seni seviyorum…

   Seferden bir gün önce delikanlı sevgilisine telefon açarak Cuma gecesi penceresinde olmasını,onun da o saatlerde oradan denizaltıyla geçeceğini söylemiştir.
    Cuma gecesi genç kız tüm hazırlıklarını tamamlamış,heyecanla penceresinin önünde denizaltını beklemektedir.Karanlıkta denizaltını fark ettiği an hazırladığı 2 kelimeyi karanlığın ortasına işler ışıklarla..

Seni seviyorum!


    Askerler bu yazıyı fark etmiştir.Herkes birbirine heyecanla sorar: ’’Allah Allah kim kime yazdı ki bu mesajı acaba??’’
    O sırada İsmail kalabalığın arasından sıyrılır. Der ki: ‘’Komutanım,nişanlım..’’
    Bunun üzerinde komutan gülümseyerek İsmail’i projöktörün başına yollayarak cevap yazmasını ister.           Delikanlı genç kıza: ’’Sonsuza kadar!’’ şeklinde cevap verir.
Genç kız sevgilisinin cevabıyla mutlu bir şekilde uykuya dalar. Bu olay da denizciler arasında bir efsane olmaya başlar.
    Birkaç ay sonra delikanlı yine sefere çıkmadan önce telefona sarılıp genç kıza Cumartesi günü camda olmasını yine geçeceklerini söyler. Delikanlı ekleyerek şöyle der:
-Sevgilim bu sefer dikkat etmeni istiyorum çünkü filo halinde geçeceğiz,16 denizaltı var.Benim denizaltım filonun en önünde.Dikkat et,sakın başkalarına yazma.der
   Genç kız orda olacağına söz vererek telefonu kapatır.
 Tarih 4 Nisan 1953..Türk Filosu Donanması’nın 16 denizaltısı Nato Tatbikatı’ndan döner.En öndeki denizaltının adı da Dumlupınar’dır..
    Dumlupınar’ın bu randevusu göz yaşlarıyla bütünleşecek olan bir randevudur;son randevudur..
Nara Burun açıklarında İsveç donanmasının bir gemisiyle çarpışan Dumlupınar sessiz çığlıklarla Çanakkale sularına gömülür..
    Genç kız her şeyden habersiz camın önünde bekler ve ilk gördüğü denizaltıya ‘’Seni seviyorum’’ yazar.
Bu mesajı gören subaylar önce bu mesaj olayının efsane olmadığına şaşırırlar..Sonra hepsinin aklına aynı soru gelir. Bu mesajın sahibi Dumlupınar Denizaltındaydı.Neden genç kız 2. Geçen filoya yazmıştı?
    Bunu üzerine komutanları :‘’Tamam tamam şaşırmış demek ki kız,siz cevap yazın da merak da kalmasın.’’şeklinde buyurur.
    Bunun üzerine 2. Filodaki subaylar ‘’Sonsuza kadar’’ şeklinde cevap yazarlar genç kıza..

    Genç kız her şeyden habersizken gerçekten de sevgilisi sonsuza kadar gönlünde Ayşe’sinin aşkıyla derin bir uykuya dalmıştır.
    Kazayı yapan İsveç gemisi hemen merkeze kazayı haber verir. 2 saat içinde Dumlupınar bulunur, ahizeden konuşma yapılır denizaltındaki subaylarla.Sunay Akın’ın ‘’Önce Kadınlar ve Çocuklar’’kitabında geçen şu diyalog gerçekleşir Dumlupınar ve kurtarma gemisinin arasında:

-Alo Dumlupınar sesimi duyuyor musunuz,Kurtaran Gemi’si geldi,sizi kurtaracağız.Ben üsteğmen Suat Tezcan.
    Aşağıdan cevap gelir.; ‘’Duydum efendim,ben Selami Özben.Benle beraber 22 kişiyiz .Kıç batarya dairesindeyiz .’’ 
    Kurtarma gemisinden üsteğmen şu şekilde söyler denizaltındakilere:
-Sizi kurtaracağız.Konuşmayın,şarkı söylemeyin,sigara içmeyin!!
    Bunun üzerine denizaltından bağlanır tekrar Selami astsubay ve monometrenin 267 kadem gösterdiğini söyler.
    Bunun üzerine kurtarma gemisinde bir sessizlik olur. Çünkü 267 kadem derinlikle kimsenin kurtulmasının imkanı yoktur..
    Kurtarma gemisinden Suat Tezcan durumu merkeze haber verir,ve son kez Dumlupınar’a bağlanır; ama bu defa sadece moral vermek için..

    Dumlupınar denizaltısına şöyle bir mesaj gönderir Suat Tezcan:
-Arkadaşlar,konuşabilirsiniz,şarkı söyleyebilirsiniz,sigara içebilirsiniz..
    Dumlupınar denizaltısındakiler öleceklerini anlamışlardır ve yukarıya son mesajlarını yollarlar:
-Anlaşıldı komutanım biz ölüyoruz,vatan sağolsun!

    72 saat sonra Türkiye radyoları yayınını yapar: ‘’Dumlupınar’da kurtarılmayı bekleyen 22 denizcimizden umut kesildi.’’
    Tarih 4 Nisan 1953..Çanakkale suları tarihinin en hazin buluşmalarından birine sahne olmuştur..
    4 Nisan 1953..Çanakkale suları 81 denizcimize mezar olmuştur..
    4 Nisan 1953..İsmail nişanlısının aşkıyla sonsuz bir uykuya uyumuştur..
   
23

Tolga Bozkurt27 Ocak 2013Yorum Yaz

Batılılaşma ve Türkiye Tarihindeki Batılılaşma Denemeleri I

     Batılılaşma kavramına değindikten sonra, tarihimizdeki batılılaşma denemelerine kısaca değinmeye çalışacağım. Elbette konuyla ilgili ayrıntılı, uzun bir yazı sitenin formatına uygun değildir. Zira üzerine kitaplar tezler yazılan bu konuyu elimden geldiğince yüzeysel bir şekilde yazmaya çalıştım.

     Batılılaşma, sanayi devriminden sonra endüstrileşen ve teknik üstünlüğü ele geçiren Batılı devletlerin, doğu toplumları karşısında öne geçmesi sonucu cereyan eden bir kavramdır. Başka bir ifadeyle Avrupa’nın (sonradan Amerika’nın da) başta teknolojisi olmak üzere siyasî, sosyal ve hatta kültürel sistemini aktarma ya da iktibas etmeye dayanan fikirler ve uygulamaların tamamı bu kavramın çerçevesine girer.

     Geri kalan doğu toplumları, teknik üstünlüğü ele geçiren batı karşısında ayakta durabilmenin tek yolunu, Batının izinde gitmek olarak görmüştür. Batılılaşma kavramı da bu iktibas çabasından doğmuştur.

     Avrupa 15. yüzyıldan itibaren büyük coğrafi keşiflerle ve yeni teknolojilerin uygulanmasıyla 15. yüzyıldan itibaren sanayileşme ile üstün bir konuma sahip oldu. Batı sömürgeciliğinin boyutları coğrafî keşiflerle olduğu kadar, sanayileşmenin gelişmesiyle de genişledi ve sonunda bütün dünyayı etkisi altına aldı. 18. yüzyıldan beri bütün dünya batının tesiri ya da tahakkümü altına girdi. Batı üstün teknolojisiyle kendi dışındaki ülkeleri sömürüye yöneldi. Çeşitli ölçülerde batı sömürüsünün etki alanında bulunan ülkeler, toplumlar batıya karşı mücadele etmek için de batıya benzemek, onun iktisadî, siyasî, sosyal sistemini benimsemek gerektiği fikrine sahip oldular. Bu benzeyiş gerçekleştikçe, batının sömürme usulleri değişerek, fakat daha etkili biçimde, bu ülkeler ve topluluklar üzerinde sürdü.

     Batılılaşmanın fiiliyatı konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bir görüş, sadece Batının üstünlüğüne sebebiyet veren teknoloji ve ilmin alınması gerektiğini belirtirken, diğer bir görüş, batının bütün olduğunu ve bu bütünlüğün bozulmadan alınması gerektiğini savunur. Bu görüşlerden ilkini savunanlar, ‘kısmîciler’, ikincisini savunanlar ise ‘bütüncü’lerdir.
     Batılılaşmanın Osmanlı Devletindeki Tezahürü 

     Osmanlı Devleti, Batılılaşma kavramıyla 17. yüzyılın sonlarındaki gelişmeler neticesinde 18. yüzyılın başlarında tanışmıştır. O zamana kadar Osmanlı, birçok alanda Batıdan ilerideydi. Ancak Batının ilerleyen tekniği karşısında Osmanlı hiçbir şey yapamamış ve nihayetinde 1699’da ilk toprak kaybını yaşamıştır. Bu olay, Osmanlı’nın Batının tekniği karşısında geri kaldığını anlamasına ve ilerdeki Batılılaşma hareketlerinin başlamasına zemin oluşturmuştur.

     Osmanlı’daki Batılılaşma hareketlerinin başlangıcını Lale Devrinin(1718-1730) başlaması olarak alabiliriz. Pasarofça Anlaşmasının imzalanmasıyla Osmanlı Devleti bir duraklama içerisine girdi. Batı ile aradaki mesafeyi kapatmak için bu dönemi fırsat olarak kullanmaya çalışan Osmanlı Devleti Batıya elçiler gönderdi, ticaret, sanat ve kültür hayatı gelişti. Bu sırada Paris’e giden Yirmisekiz Mehmed Çelebi, burada birçok müesseseleri gezdi ve raporlar sundu. Oğlu Mehmed Said Efendi ise ilk Türk matbaasının açılması için izin istedi. Şeyhülislam Abdullah Efendi, matbaanın çok hayırlı bir hizmet olacağına ve açılması gerektiğine dair fetva verdi ve matbaa kuruldu. Rochfart isminde bir Fransız subayına Osmanlı ordusunun ıslahı için rapor hazırlatıldı.

     Sultan I. Mahmud (1730-1754), Sultan III. Mustafa (1757-1774) ve Sultan III. Selim (1789-1807) devirlerinde de bu faaliyetler devam etti. Hatta batılılaşma hareketlerinin başlangıcı olarak III. Selim’i temel alan görüşler de azımsanmayacak kadardır. Elbette III. Selim bu yolda çok çaba sarf etmiştir. Batılılaşma hareketlerini askeri alana yoğunlaştırmış, bozulan Yeniçeri ocağına karşı Nizam-ı Cedidi kurmuştur. Ancak bu durum Yeniçerilerin hoşuna gitmediğinden canından olmuştur.

Yazı, bir sonraki yayınımla devam edecektir…
8

Konuk Yazar25 Ocak 2013Yorum Yaz

Evler

Behçet Necatigil anısına..

             Ben yaşlı bir çınar ağacıyım yalnızlığın ortasında… Öylece beklerim ölümü bu karanlıkta. Korkunun içime işlediği… Bir dakika niçin şaşırdınız? Ağaçlar korkmaz mı sanıyorsunuz? Birkaç sokak lambasının aydınlatamayacağı kadar koyu bir karanlık ama!

            Ardı sıra evler var burada… Kimi kırık dökük bakıyor anıların ardından, kimi pek neşeli maşallah… Kar yağarken evlerin çatılarına, rüzgâr da eşlik ediyor ona. Bir ezgi geliyor uzaklardan kulaklara; hırçınlığıyla bir bebek, masumluğuyla bir katil, küfürleriyle bir minik, yorgunluğuyla bir genç, haykırışlarıyla bir başkası, çığlıklarıyla ötekisi, kavgalarıyla diğerleri… İnsanlar toplanmış susuyorlar…

            Kimi evleri fesleğenler, akşamsefaları, çobanheybeleri, menekşeler örtüyor yalnızlıkları belli olmasın diye midir, bilinmez. Kimi tüm çıplaklığıyla ortada; ya cinayete tanık olmuş ya tecavüze. Ama öyle ağır bir şeye… Ki görseniz ‘Gözleri olsa ağlayacak!’ der ve hüznüne eşlik edersiniz, isteseniz de istemeseniz de…

            Evler evleriniz gibi değil buralarda! Evler ki çığlıklar barındırır duvarlarında. Evler ki hüzünlerle tutunmuşlardır toprağa. Evler ki sevince hasret buralarda. Evler ki…

            Evler pek çok sır saklar soğuk odalarında. Yüreği kirli nice adam yaşamıştır oralarda. Nice çelimsiz bacaklı kadınlar dayak yemiş, düşmüştür üzerine çürümüş tahtaların. Ölmemiştir ama hiçbiri. Ölen varsa, sevgidir yalnızca!

            Mutluluğun yemeği hiç pişmemiştir bu küçük mutfaklarda. Bilmez kimse, bir tutam huzur nasıl katılır insanlığa. İnsanlık ki kaybedilmiştir bir lunapark kapısında. Bir çocuk mu bulur? Evler ki yaşlanmış ruhlar dolaştırır odalarında.

            Evler ki sıcak bir ‘merhaba’ya hasret kapılarıyla bekler zili çalacak birini. Yok, hayır, istemezler hiç kimseyi! Bilirler ki kimse dokunmayacaktır tokmaklara küçük heyecanlarla. Evler ki yalnızlıklarına terk edilmişlerdir. Tozludur kapı eşikleri. Kimse bilmez, içerde kimler ölüyor yavaşça. Evler, evleriniz gibi değil burada!

            Kırılmamıştır camları evlerin, heyecanlı miniklerin attığı toplarla. Ama paramparçadır çığlıklardan evler de bahçeler de… Bahçelerde hiç bitmemiştir sevgiliye hediye edilecek bir çiçek. Hiçbir çocuk ‘Daha yükseğe!’ diye bağırmamıştır ağaçlara kurulan ipten salıncaklarda… Kimse dostluğu paylaşmamıştır ince belli bardaktan içtikleri tavşankanı çayla. Kimse ortak olmamıştır bu bahçelerde mutluluğa da heyecana da… Bahçeler bahçe olmamıştır buralarda…

           Umudu kimse konuk etmemiştir. Kimsenin kalbi atmamıştır çıkarcasına. Herkes ölüme gün saymaktadır. Kimse bu dört duvar arasında ‘Yaşıyorum be dibine kadar!’ diyememiştir. Evler, ölüme hazırlıktır buralarda.

          Ölüm ki en çok yakışandır sokaklarına; irili ufaklı taşlarına, kendiliğinden bitmiş dağınık otlarına… Uzun sıska ağaçlarına biraz da… Kırılıp dağılmış cam şişelerinde de ölüm… Ölüm ki en çok yaşanandır buralarda…

          Yaşama sevinci saklanmıştır, kaçarken ölümden köşe bucak. Belki bir kelebeğin kanatlarında renklerin arasına karışmıştır şimdi. Belki bulut olmuş çok başka bir diyarda şimdi… Belki… Belki size gelmek için kelimelerin arasına saklanmış, yüreğinize kaçmıştır şimdi. Olamaz mı? 

          İyi bakın yaşamı size güzel kılan herkese ve evlerinize. Evler ki…

                                                                                            Hülya TEPEDELEN

                                                                              İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi

17

Yunus Emre Oğuz22 Ocak 2013Yorum Yaz

İçi Boşaltılan Türklük

Son yıllarda yaratılan bilgi kirliliğinden ve kavramların içinin boşaltılmasından en fazla zararı hiç şüphesiz “Türk” kelimesi ve onunla beraber kullanılan tamlamalar görmüştür. Bu dönüştürmenin altında yatan siyasi ve toplumsal birçok sebep bulunmaktadır. Bu yazıda değineceklerim, sebeplerden ziyade nasıl bir süreç geçirerek bu noktaya geldiğimiz üzerinedir.

“Türk nedir,kime denir,kimdir ?” gibi sorulara herkes farklı cevaplar verecektir. Dolayısıyla her kafadan bir ses çıkacak ve ortak bir tanım çıkarmak mümkün olmayacaktır. Türklük ile ilgili bu karmaşaya son vermek için Anayasamızın 66.maddesine bakalım : “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” Bu tanımın yorumlanmasında yaşanan tartışmalar ülkemizdeki etnik sorunun ve oluşturulması muhtemel yeni sorunların temelini oluşturur. Hukuki bir tanım olan anayasadaki bu madde,bu topraklarda yaşayan etnik,ırksal ya da sosyolojik unsurları reddetmez,onlarla ilgili herhangi bir tasarrufta bulunmaz. Sadece devlet ve vatandaşı tanımlar. 


 

Vatandaş ile devlet arasındaki hukuksal bağın durumunu anlamadan getireceğimiz eşitlikçi,özgürlükçü yorumlar hikayeden öteye gitmez. Anayasanın bu maddesini ırksal ve etnik manada yorumlayan liberaller,bazı İslamcılar,ülkenin bölünmesini isteyen bölücüler ve çeşitli siyasi partilerden kişiler Türklük tanımının içini boşaltmak için görevlendirilmiş izlenimi verecek kadar ileriye gitmektedirler. Yazdıklarıyla,televizyon ekranlarından söyledikleriyle bu görevlerini ifa etmektedirler.

Bu konuda yapılan tartışmalarda en çok dile getirilen soru, “bu ülkede Kürt yok mu ?” ya da “sadece Türkler mi bu ülkede yaşıyor ?” soruları olsa gerek. Bu soruları soran, yukarıda saydığım gruplardaki kişilerin isteği,kendi söylemlerinden “eşit vatandaşlık” talebi. Bu zümrenin düşüncelerine göre eşit vatandaşlık nasıl olacak ? Anayasadaki o madde ya kalkacak ya da maddeye Kürt kelimesi eklenecek. Böylece Türkiye’de herkes, eşit vatandaş olmuş olacak. Acaba istenilen gerçekten bu mu ?


1980 darbesinden sonra Türkiye’nin her yerinde uygulanan işkence,kötü muamele ve birçok utanç verici eylem ,yapay bir etnik sorunun üretilmesine neden olmuştur. Darbe sonrasında Türkçe dışında tüm dillerin konuşulmasının yasaklanması ( sadece Kürtçe değil) ve tüm hapishanelerde işkenceler gerçekleştirilmesine (sadece Diyarbakır’da değil) rağmen, şuan toplumda öyle bir algı yaratıldı ki, bu kötülükler yalnızca Kürtlere,Kürt oldukları için yapıldı izlenimi yaratmıştır ve zihinlere yerleştirilmiştir. Bunun böyle olmadığını,tüm Türkiye’nin darbe sonrası acılar yaşadığını etrafımıza bakarak,büyüklerimize sorarak görebiliriz. 


Bu noktada Başbakanımızın birkaç söylemini hatırlatmakta yarar görüyorum. “Türk,Kürt,Laz,Çerkez… hepimiz biriz.” ve ” Üç kırmızı çizgimiz var: Tek devlet,tek bayrak,tek millet.” Bu iki söylemde çelişkiler ve tehlikeler var. Türkiye’deki tüm etnik grupları her seferinde ayrı ayrı sayarak birlik sağlamak nasıl mümkün olacak ? Bu birlik daha önce anayasamızda bir üst kimlik ve aynı zamanda ortak kimlik olarak yaratılmış Türklük tanımı ile sağlanmıştı zaten. İkinci husus da Ak Parti’nin kırmızı çizgileriyle ilgili. Tek devletten kastın Türkiye Cumhuriyeti olduğunu biliyoruz,tek bayraktan kasıt Türk Bayrağı. Tek milletten kasıt nedir,neden hiç zikredilmez ? O milletin ismi yok mudur ? Pek tabii ki vardır,ismi Türk Milleti’dir. Ancak,siyasi hesaplar nedeniyle söylenilmekten kaçınılmaktadır.


Sosyolojik olarak onlarca etnik unsurun yaşadığı Türkiye’de “hukuksal” olarak bir vatandaşlık tanımı yapılmıştır,ülkede yaşayan azınlıklar da Lozan’da belirlenmiştir. Bu tip meselelerde konuşurken elma ile armudu karşılaştırmaktan kaçınmalıyız.
 

Not : Bir sonraki yazım, bu yazının devamı niteliğinde olacak.

31

Sefa Yılmazel20 Ocak 2013Yorum Yaz

Qara Yanvar ( Kara Ocak )

 

24 yıl önce bugün Bakü’de güneş doğmadı. 19’unu 20’sine bağlayan gece Sovyet tankları Bakü’ye girerek, namlusunu bağımsızlık ateşi ile yanan masum insanlara doğrulttu. Rus tankları; çoluk çocuk, kadın erkek, genç yaşlı demeden vurdular, yaktılar, yıktılar. Peki, bu insanların suçu neydi? Gelin Aşık Bahtiyar Vahapzade’ye kulak verelim;

” 19 Ocak 1990 tarihinde gece saat 12’de en modern silahlarla donatılmış ordu Bakü’ye girdi ve çıplak ellerle toprağımızı savunmak isteyen oğullar ve kızlarımızı kana boyadı. İki yüz yıla yakın bir zamandan beri toprağımızdan emip götürdükleri kızıl (altın) petrolle birlikte, kızıl kanımızı da akıttılar. Toprağımızın bütünlüğünü korumak isterken öldürülen çiçeği burnundaki gençler, kız ve gelinlerimizin günahı neydi? Vatan toprağını sevmek, onu korumak dileği ne zamandan beri günah sayılıyor? ”

Ne adavet (düşmanlık) ne gerçek
Vallah yoktu o gece
Zulüm zalim eliyle
Hakk’ı boğdu o gece!

Peki, Rus ordusunun bu katliama sebebi neydi? 1988’de Karabağ’daki Ermeni bölücü hareketi ile başlayan Azeri Bağımsızlık süreci, 1990 yılına gelindiğinde gittikçe ateşlenmişti. Azeri halkı, ‘’Ermeniler Azerbaycan’dan dışarı’’ sloganıyla Bakü ve Sumgayt’taki Ermeni mahallelerini kuşatmışlardı. Bu olaylardan sonra Ermeniler Azerbaycan’ı terk etmeye başlamışlardı. İşte tam da bu sıralarda, Rus ordusu ‘’Ermenileri koruma’’ bahanesi ile tanklarla Azerbaycan’a giriş yaptılar.

Resmi açıklamalara göre 133 kişi öldü, 611 kişi yaralandı, 841 kişi gözaltına alındı ve 5 kişi kaybolmuştur.

Ne diyek bu vahşete,               
Bu zulme, bu dehşete?               
Allah bu musibete               
Nasıl baktı o gece!                         
                                       Vahapzade

Burada belirtmek istediğim bir şey var. Bizler, tarihimize ve gerçeklerimize ne yazık ki yeterince özen göstermiyoruz. Bugün, sözde Ermeni soykırımı iddiaları bile 100 yıl öncesinde propaganda amaçlı yalan yanlış bilgilerle yazılan birkaç kitaba dayandırılıyor. Yine aynı şekilde, Qara Yanvar’ın öncesinde de sözde Bakü Katliamı yapıldığı, Ermenilere zulüm edildiği yazılıyor, konuşuluyor. Eğer, bizler tarihimize sahip çıkmazsak, bize yapılanları unutursak tarih bizi affetmez ve bunun cezasını bizden sonraki nesiller acı bir şekilde öderler.
Bir milleti millet yapan, bayramlarıdır, matem günleridir. Beraber güldüğü, beraber ağladığı anlardır. Ve tam da bunu diyor, Vahapzade

İnsan, insan olur öz hüneriyle
Millet, millet olur hayr-ı şerriyle
Toprağın bağrını cesetleriyle

Bu kara günü unutmadık, unutmayacağız! Bu vesile ile tüm şehitlerimize bir kez daha Allah’tan rahmet diliyorum.

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem

Mehmed Akif ERSOY

28

Genç Çınar19 Ocak 20131 Comment

Toktamış Ateş Anısına

    
     Bundan 3 yıl önce henüz bölümü yeni kazanmış olduğum zaman,internette hocalarımızın kim olduğuna baktığımda Prof.Dr. Toktamış Ateş ismi çok heyecanlandırmıştı  beni. O vakte kadar köşe yazılarından, katıldığı haber programlarından bildiğim Toktamış Ateş’in öğrencisi olacaktım artık.

    Toktamış Ateş 1944 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Orta öğrenimini Sankt Georg Lisesi Ortaokulu’nda, lise eğitimini ise Vefa Lisesi‘nde almıştır. 1967 yılında İstanbul Üniversitesi’ nin İktisat Bölümü’nü bitirdikten sonra bu bölümün Siyasal Bilimler Kürsüsü’ne asistan olarak atanmıştır.1969′da “Kurtuluş Dönemi Osmanlı Toplumunun Siyasal Yapısı” başlıklı çalışmasıyla doktora,1974’ “Demokrasi Teorisi” başlıklı çalışmasıyla doçent, 1982′de de profesör olmuştur.

    İstanbul Üniversitesi’nin yanı sıra, değişik kurumlarda ders vermiştir. Yine ders vermek için, çeşitli dönemlerde ABD ile Almanya’da bulunmuştur. İstanbul Üniversitesi’‘nin İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanlığının yanı sıra, kurucuları arasında yer aldığı Bilgi Üniversitesi’nde Yönetim Kurulu üyesiydi. Yayınladığı kitap sayısı 30′u geçen Ateş, 10 yılı aşkın bir süre boyunca Cumhuriyet gazetesinde yazmıştır. Son olarak Bugün gazetesinin yazarları arasında yer alan Ateş, Zirve Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesiydi.

    Bölümde henüz birinci sınıfken,her şey bize yabancı ve biz bir şeylere alışmaya çabalıyorken Toktamış Hoca Türk Devrim Tarihi dersimize geliyordu. Öncelikli işi o güler yüzüyle ‘’Günaydın Çocuklar’’demekti.

Sonrasında her ders istisnasız olarak durumu daha iyi kavrayabilmemiz için Türkiye haritasını tahtaya çizerdi Ders anlatımından sonra bizlere mutlaka nasihatlar verirdi. Derdi ki ‘’Çocuklar sadece okumak yetmez,o kalemi elinize alıp yazacaksınız! ‘’. Bizlere yol gösterirdi,kendimizi daha ileriye götürmemiz için neler yapmamız gerektiğinden bahsederdi hep bıkmadan usanmadan.

    Sırf ders zamanlarında değil,Toktamış Hoca bölüme ayak bastığı zaman koridorda neşeli ve sevecen bir ses yankılanırdı her daim. Kimi zaman Toktamış Hoca’nın geldiğini fark edip sınıfın önüne çıkardık ki sırf geçerken bize ‘’Günaydın çocuklar,nasılsınız?’’ desin diye..

    Her daim kapısı açıktı Toktamış Hoca’nın. Kapısından içeri büyük bir kitaplık görürdük hep.Bir sürü kitaplar,ödüller Toktamış Ateş’in yansımasıydı adeta.

    Her zaman öğrencilerinin yanındaydı.Sadece ders konusunda değil geri kalan her şeyde de dinlerdi bizleri,yadırgamazdı her defasında da yardımcı olmaya çalışırdı.
    Ben sadece 1 yıl öğrencisi olabildim Toktamış Hoca’nın.Gerçi bir yıl değil; bir günde Toktamış Hoca sevecenliğiyle,babacan tavırlarıyla herkesin gönlünü fethedebilirdi..


    Öğrencin olmaktan hep gurur duyacağız.

    Seni özleyeceğiz,koridorlar da özleyecek, sesine aşina olan duvarlar da…

    Mekanın cennet olsun Toktamış Ateş…


    Not: Toktamış Ateş adına 21 Ocak Pazartesi günü saat 10:00′da İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü’nde tören yapılıp cenazesi öğle namazında Fatih Camii’sinden kaldıralacaktır.
   
research paper editing custom research paper writing service cheap assignment writing service write a research paper good college essays case study website custom writing paper custom essay order research essay writing essays custom essay order cheap custom writing service buy an essay cheap custom writing service research essay essay writer cheap do my assignment best online essay writing services writing essays for dummies cheap research papers
1
write essay for me essay editing service help with assignment writing writing an analytical essay professional essay writing services essay writing website pay someone to write my paper essay writing service reviews scholarship essay help essay in english essays for sale do my essay cheap essay writing service the great depression essay paper writers national junior honor society essay best writing services