Archive for Şubat, 2013

187

Hasan Tahsin Kaya28 Şubat 20131 Comment

28 Şubat Döneminde Adalet Terazisi

Sevgili Okur;

      Bu gün sizinle Türkiye’nin yakın geçmişine dair bir şeyler paylaşmak istedim. Üzerinden 15 yıl geçmiş olmasına rağmen bir neslin üzerinden ağır paletleriyle geçen tankların hikâyesini yazmak isterdim belki ama alanım dışına çıkarak boyumdan büyük laflar etmekten korktum. Bu sebeple son darbe 28 Şubat’ı anlatmaya çalışırken sadece yargının bu darbe neticesinde nasıl etkilendiğini aktarmaya çalışacağım.

28 Şubat 1997 … Türkiye tarihine yeni bir demokrasi ayıbı daha ekleniyordu. Yakın tarihi incelendiğinde ortalama yirmi yılda bir askerin yönetime ayar vermesi veya bizzat yönetime el koyması ile demokratik toplum düzeninin cuntalarca ortadan kaldırıldığı bir ülkede yaşıyoruz maalesef. Ülkenin bereketli toprakları sadece sebze, meyve veya bakliyat değil bol bol cunta da üretiyordu. Milletin iradesi her fırsatta yok sayılıyor, belli dönemlerde ise fırsatı doğuran şartların oluşması cuntacılar tarafından bizzat planlanıyordu. Bu oyundan nasibini devleti oluşturan erklerden üçüncüsü ve her dönemde bağımsız ve tarafsız olması gereken ya da öyle olduğu kabul edilen yargı da alıyordu.


Devamını oku…

8

Konuk Yazar26 Şubat 2013Yorum Yaz

Hocalı’yı Unutma!

Her şey çok güzeldi, ta ki Şubat’ın 25’i 1992’ye kadar… 21.yüzyıla sadece 8 kalmış… Eli silahlı vahşiler görülmemiş bir barbarlıkla Hocalı’da kan kusuyorlardı. 613 şehit… Çoğu yaşlı, kadın ve çocuklardan oluşan, resmi rakamlara göre Türkoğlu Türk… Yine resmi rakamlara göre o yıllarda Hocalı’da 3-4 bin insanın yaşadığı bilinmektedir. Soykırımcılar sadece 1992’de saldırmadılar, 1905 ve 1918’de olmak üzere iki defa daha saldırıda bulundular. Gerçeğin özü hepsini katletmekti. Ermeniler, Ruslar tarafından verilen 300 tankla saldırmaya başladılar ve özellikle 366’ıncı mekanizma birliği dört koldan saldırdı. 500 kişi ağır yaralandı ve 1200’den fazla kişi kayboldu. (çoğu işkencelere maruz kalarak öldü) İşkenceye maruz kalan halkın bir kısmı Ağdam’a gitmeye çalışıyorlardı. Hocalı’da 63 çocuğun yanı sıra 56 kadının karnından çocuğu alınarak öldürüldü. Hocalı katliamından tam 17 yıl sonra Karabağ bölgesine gittim. O bölgedeki insanlarla konuştuğumda: onların söyledikleri, insanlar ayakları çıplak bir şekilde Ağdam’a(Karabağ da bir şehir) kaçmaya çalışıyorlardı. Hocalı’dan kaçmaya çalışan halk, buradaki ormanlarda diri diri yakılıp, diri diri toprağa gömüldüğünü söylediler. İnsanları domuz çiftliklerinde katletmişler. Bu nasıl bir caniliktir? Utanmadan ermeni yazarların söylediği, biz onları öldürerek ermeni ruhunu ayağa kaldırdık. Rus-Ermeni helikopterleri havadan uçarak bilgi veriyorlardı. Azerbaycanlılar, yani o anı yaşayanlar katliamın başlangıcının saat 22:00-23:00 gibi olduğunu, ilerleyen saatlerde evleri yakmaya başladıklarını gözleri dolarak anlatıyorlardı. Devamını oku…

0

24 Şubat 2013Yorum Yaz

Çocuklarımız, Geleceklerimiz

İnsanın geçirdiği en güzel evre çocukluk derler. Sözlük anlamı olarak da çocuk; bebeklik ile erginlik arasındaki gelişme döneminde bulunan oğlan veya kız, uşak olarak tanımlanır. Bir çocuğun yaptığı her hareket mazur görülür, hoş karşılanır. Tek görevi oyun oynamak, vakit geçirmektir mi?

Günümüzde çocuklar kaldıramayacakları yüklerle karşı karşıya. Kimi savaşla, kimi aile iç şiddetle, kimi daha kendi cinsiyetlerinin farkında bile değilken cinsel istismarlarla, ya da kimisi kaçırıldı ve öldürüldü, henüz hiçbir şey yaşamadan, yaşayamadan. Artık gülen değil çaresiz, umutsuz çocuk fotoğraflarıyla karşı karşıyayız. Uçmayı hayal edeceklerine bir ekmek parçası, biraz sevgi hayali kuruyorlar. Çocuk olmadan adam oluyorlar, olmak zorunda bırakılıyorlar.

Devamını oku…

17

Yunus Emre Oğuz21 Şubat 2013Yorum Yaz

Dış Politika Vizyonuna Uyum Sağlamak

             Değişen bölgesel ve küresel siyasete uyum sağlaması gereken en önemli kurumumuz hiç kuşkusuz Dışişleri Bakanlığı’dır. 10 yılın geride kaldığı AK Parti iktidarı boyunca en çok tartışılan kurumlardan birisi de burası oldu. Bu süre zarfında sırasıyla Yaşar Yakış, Abdullah Gül, Ali Babacan ve son olarak da Ahmet Davutoğlu bu kurumun başına getirildi. Ancak, 2003 yılından itibaren oluşturulan dış politika vizyonunun başındaki isim her zaman Davutoğlu oldu.

                1923-2003 arasındaki dış politika anlayışımız ile 2003 sonrasındaki anlayışımız arasında ciddi bir konsept farklılığı oldu. Sadece Batı eksenli anlayış terk edilerek, çok boyutlu bir anlayış geliştirildi. Davutoğlu, Dışişleri Bakanı olmadan önce yazmış olduğu “Stratejik Derinlik” isimli çalışmasında Türkiye için gerekli vizyonu ortaya koyarak,pratik için teorik altyapıyı hazırlamıştı.


Devamını oku…

7

Ahmet Faruk Bakacak19 Şubat 2013Yorum Yaz

Eğitim Sistem(sizliği)

Sakarya AKM’de, belediyenin düzenlemiş olduğu “ustalara saygı” programında Kemal Haşim KARPAT’ı anıyoruz. Sırası ile konuşmacılar Hoca hakkında anılarını, düşüncelerini anlatıp dinleyicilere bilgi veriyorlardı. Son konuşmacı, o zaman İstanbul Şehir Üniversitesi rektörü olan, şu an YÖK başkanlığı görevini yürütmekte olan Gökhan Çetinsaya Bey idi. Konuşması ayakta alkışlanan Çetinsaya, Hocayı tarif ederken enteresan bir cümle kurdu. Salon o cümleyi duyduktan sonra on saniye sonra alkışlamaya başladı. O cümleyi sizlerle paylaşmak istiyorum;
“Hocayı hoca yapan değer, 19. ve 20. Yüzyıl Türk Eğitim sisteminden nasibini almamış olmasıdır.”
Evet, aynen böyle dedi ve salon koptu. Bu programın üzerinden çok kısa bir zaman geçtikten sonra yeni görevine atandı ve ben böyle muhteşem bir sosyolojik tespit yapan başkandan hala bir şeyler bekliyorum. Gerçekten hoca Türkiye’de hiç eğitim alamamış ve Türkiye’yi birçok alanda ilk defa temsil etmiş bilge Türk olarak ömrünün büyük bir bölümünün ABD’de geçirmiştir.

Böyle bir hatıradan sonra gelelim kendi konumuza; ülkemizde eğitim sistemi.


Okuma alışkanlığının kazandırdığı zararlı alışkanlıklardan biri de düşünmektir. Bu haslete ilk ulaştığımda neden bir Mimar Sinan yok, neden bir Fuzuli, neden bir Barbaros veya neden Fatih yetiştiremiyoruz diye kendimi yargıladığımda müebbete çarptırılabileceğimi düşündüm. Türkiye’mizin yetiştirdiği değerlere bakıyorum da öncelikle pek bi değer göremiyorum. Aradan sivrilenlerin ise de Türk eğitim sisteminden pek nasiplenmediklerine şahit oluyorum. Bu farklılık, yani eğitim sisteminin getirdiği farklılık ise toplum arasında bir doku uyuşmazlığı oluşturmaktadır. Bu doku uyuşmazlığının ise beraberinde getirdiği sorunlar ise herkesçe malumdur.

Gelelim bu düzensizliğin silsilesi nereden başlıyor sorusuna. Tabiri caizse hastalığın teşhisini koymaya. Herkesçe malumdur ki bizim eğitim sistemimiz ilk yarayı 3 Mart 1924 tarihli Tevhidi Tedrisat Kanunu ile almıştır. Ve neredeyse 1000 yıllık deneyimi olan medreseler kapatılmıştır. Bu tahribatı 1 Kasım 1928 Harf Devrimi adı verilen, amacı müphem olan vaka takip etmiştir. Bu olaylar silsilesinin bugüne verdiği zararın en basit örneği dedesinin yazdığını okuyamayan, mezarları mektupları anlamayan, uydurukça bir dil kullanan gençliğimizdir. O güne yansıyan durumun vahametini ise gece âlim olarak yatan bir kişinin sabah kalktığında cahil olarak sokağa çıkmasını tahayyül ederek anlayabilirsiniz. Eskimeyen yazı bugün yeniden canlanmaya veya canlandırılmaya çalışılsa da aradan geçen tahrip gücü yüksek zaman aşımı yüzünden telafisi bir hayli güç durumdadır. Zira, delik büyük ama yama küçüktür. İşte bu harf devrimi meselesi eğitim sistemimizde en büyük tahribatı vermiştir.
Gelelim ikinci bir probleme, Osmanlı Devleti yıkılıp yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti rejim olarak cumhuriyeti, anlayış olarak demokrasiyi benimsemiştir. Osmanlı ise monarşi ve şeriat anlayışına sahiptir. Ülkemizde yıllarca insanlar zorunlu eğitime tabi tutulmamışlardır. Bunu devletin yeni kurulmasına, ders verecek ekonomik imkânların olmamasına bağlayabilirsiniz. Ama Osmanlı’da en azından mahalle mekteplerine gitmek zorunlu idi. Ve bu işlemde devletin kasasından beş kuruş para çıkmaz idi. Yani bir insanın hayatını idame ettirecek kadar eğitim alması mecburi idi. Hele de bu eğitim sırasında bir talebenin geliştirilebilir yanı fark edilirse mutlak suretle değerlendirilir ve eğitilmesi için payitahta alınıp eğitimleri tamamlanıncaya kadar kontrol altında tutulurdu. Zaten Enderun başlı başına bir eğitim sistemi idi. Yani, eğitim biraz da zorunlu idi. Bu şartlar neticesinde devlet hem kendi kadrolarına vasıflı devlet adamı yetiştirmiş hem de halkı için gerekli ulemanın yokluğunu yaşamamıştır. Devlet kendini önce kendi vicdanına karşı, sonra halkına karşı sorumlu tutmuştur. Cumhuriyetin ve demokrasinin vicdanı olmadığı için günümüzde devlet kendini böyle bir zorunluluk içinde görmemiştir. Bu sebeple, ülkemizin idari ve siyasi kadroları bu memleketin öz evlatlarınca değil, tabiri caizse ithal kişiliklerle işgal edilmiştir. Ve bu da, yazımızda belirtmiş olduğumuz doku uyuşmazlığına sebep olmuştur. Bu doku uyuşmazlığı kendisini bazen başörtüsünün önüne bir set, bazen ezanın Türkçe okunması, bazen ırkçılık, bazen ülkenin ihtiyaçlarını karşılıyoruz iddiası ile devletin kurumlarını peşkeş çekmek ve devletin kasasını boşaltma gibi bedbaht olaylarla kendini göstermiştir. Bu olayların neticesinde yaşanan acı hadiselerin hepsine yüce milletimiz şahittir.

Meselenin diğer boyutuna gelince, eğitim ciddi bir iştir ve disiplin ister. “Suret, sirete sirayet eder” sözünden yola çıkacak olursak, bugünün öğrencilerinin fotoğrafları ile bir idadi talebesinin fotoğraflarını karşılaştırdığımızda netice kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bugün ülkenizin en başarılı eğitim kurumlarının başında gelen askeri okullar(askeri liseler ve harp akademileri) disiplinli eğitim anlayışları ile nam salmışlardır. Günümüzde ise salaş dağınık bir eğitim sistemi içerisinde bulunmakta ve bocalamaktayız. Bu tarzı meşrulaştırmak için ise zorunlu kıyafet uygulamasını kaldırıyorlar. Bunların yerine eğitim kıyafetlerini daha dikkatli bir şekilde seçerek yenileme işlemi yapılsaydı daha fazla muvaffak olunurdu. Hoş, giydiğimiz önlükleri ve okul formaları aklıma geldikçe öfkelenen biri olduğum için yeni uygulamaya tepkim biraz gecikti.

Son olarak milli eğitim bakanlarımıza bakalım. Değerli okuyucular, uzun uzadıya bir inceleme yaptığınızda sizler de şahit olacaksınız ki bu vazifeyi ifa etmiş zatlar arasında kişiliğinde liderlik, alimlik, irfan sahibi bir kişi bulamayacaksınız. Hatta bu bakanlık hükümetlerce pek önemli görülmediği için siyasi oyunlara alet edilerek koalisyon hükümetlerinde muhalefete şirin, halka da demokrat görünmek gayesi ile hükümetten olmayan bir vekile verilmiştir. Ödenek, yatırım ,bütçeden pay, destek gibi meseleler zaten bu bakanlık binamıza hiç uğramamıştır. İdeolojilere kurban giden öğrenci ve öğretmenleri ne siz sorun ne de ben anlatayım. Şimdi bu yazıyı nasıl bitireceğim diye düşünmeye başladım ve aklıma şu cümle geldi “böyle yarım yamalak bir eğitim sisteminden nasiplenmiş bir kişinin yazısı nasıl iyi biter ki? ” Evet, insan içinden gelen sese sus diyemiyor. Ama şunu da itiraf etmeliyim ki son kabine revizyonundaki değişim beni biraz ümitlendirdi. Umarım yeni bakanımız vazifesini hakkıyla ifade ederde bizlerde biraz rahatlarız.

Bilgiyle dirilenler ölmez. - Hz. Ali
23

Tolga Bozkurt17 Şubat 2013Yorum Yaz

PKK’nın Rehin Tuttuğu Vatandaşlarımız

Bir devlet düşünün ki, kaymakamı, kamu görevlileri ve vatandaşları, terör örgütünün elinde bir buçuk yıldır rehin tutulsun ve devlet vatandaşlarını kurtarmak için kılını bile kıpırdatmasın. Düşüncesi bile ağır olan bu durumu maalesef ki ülkemizde yaşamaktayız. Üstelik Amerika’lı bir turist kayboldu diye ülkeyi ayağa kaldıran medya ve kayıp turisti bulmak için üst düzey performans sergileyen güvenlik güçleri, kendi evlatlarını unutmaktadır. Kayıp turisti bulmak için elbette güvenlik güçlerinin elinden geleni yapması gerekmektedir, medyanın görevini yapması gerekmektedir. Ancak devletimiz ve medyamız, görevlerini tamamıyla bilmelidir. Zira bir yılda 146 insan terör örgütü tarafından kaçırılıyorsa, güçlü devlet söyleminden vazgeçilmelidir. Üstelik bu 146 kişinin bir kısmı örgütün elinden kendi imkanlarıyla kaçıyor, bir kısmının maalesef ki cesedine ulaşılıyor, bir kısmı önemli insanlar(!) olduğu için kurtarılıyor ama geriye kalan 26 kişi nedense unutuluyor. Bu 26 kişi diğerlerinden daha önemsiz değildir. Onlar da CHP Milletvekili Hüseyin Aygün, Ak Parti Gürpınar İlçe Başkanı Hayrullah Tanış, AK Parti Sur İlçe Başkanı Hamit Çelikkanat, AK Parti Hakkari İl Başkanı Abdülmecit Tarhan vb.den önemsiz değiller.

PKK’nın adam kaçırma eylemleri 1992’de başladı ve yaklaşık 20 yıldır da devam ediyor. CHP’nin 2012 yılının son çeyreğinde hazırladığı rapora göre; terör örgütü son 20 yılda 154, son 1 yılda ise 146 kişiyi kaçırmıştır. Medyamızda ve devlet nezdinde hak ettiği yeri bulamayan insanlarımızın sesini bir nebze de olsa duyurabilmek için kaçırılan 5 vatandaşımızın hikayesine kısaca değinmek istiyorum.

9 Temmuz 2011 günü Diyarbakır’ın Lice İlçesi Fis Köyü yakınlarında yol kesen PKK’lı teröristler, 2 asker ile 1 sağlık teknisyenini kaçırdılar. Sağlık tekniksiyeni serbest bırakıldı ama Abdullah Söpçeler ve Zihni Koç, o günden beri örgütün elinde rehin tutulmaktadır.

Abbdullah Söpçeler, Lice 2’nci Mekanize Piyade Tugay Komutanlığı’nda görevli Astsubay, Başçavuştur. Yaklaşık 19 aydır teröristlerin elinde bulunan Söpçeler, evli ve 1 çocuk babasıdır. Eşi, çaresizlik ve üzüntü içerisinde bekleyişini sürdürürken yetkililerin de çaresizlik içerisinde olduğunu zorlukla belirtmiştir. “Bana söylenen hiçbir şey inandırıcı gelmediği gibi, bu çaresizliği anlamakta zorluk çekiyorum. Şu anda belki bunları anlamıyor ama yarın büyüdüğünde biricik kızıma nasıl anlatacağım bilemiyorum.Bir eş ve bir anne olarak, eşimi geri getirecek hangi yola başvurmalıyım bilemiyorum. Yetkili, yetkisiz herkese sesleniyorum. Lütfen sesimi, çığlığımı duyun. Beni eşime, kızımı babasına kavuşturun.” Bir eş ve anneye, hepsinden öte bir insana bu acıyı çektirmeye kimsenin hakkı yoktur. Herkes üzerine düşen görevi yapmalıdır.

Zihni Koç, 35 yaşında, Uzman Çavuştur. Uzman Çavuş Koç’un annesi 10 ay önce, oğlunun acısına dayanamayarak kalp krizinden hayatını kaybederken, 33 yaşındaki eşi Mihrican Koç ve 11 yaşındaki Alican ile 4 yaşındaki Hasan Hüseyin Koç, kayınpederinin evine yerleşmek durumunda kalmıştır. Bir çocuğu daha olan baba Veysel Koç, “Eşim oğluma hasret kaldı. Buna dayanamadı kalp krizinden öldü. Eşimin ardından oğlumun da acı haberini almak istemiyorum. Ben, eşi, çocukları bütün ailemiz onun geleceği günü bekliyoruz. Yardım istiyorum, ne olur bizi kavuştursunlar. Oğlumu serbest bıraksınlar, artık dayanacak gücümüz de sabrımız da kalmadı. Aç, susuz, sıkıntı içindeyiz. Yollara bakmaktan tükendim. Sayın Başbakan’dan, Cumhurbaşkanı’ndan, BDP milletvekillerinden yardım bekliyorum. Allah rızası için bize de bir ilaç olsunlar, çocuğumuzu göndersinler.” diye konuştu.

Abdullah Söpçeler ve Zihni Koç’un kaçırılmasından bir ay sonra yani 9 Ağustos 2011 tarihinde Diyarbakır’ın Kulp ilçesi ile Muş’un Şenyayla Karayolu’na inen 10 kişilik terörist grup yol çevirmesi yapıyor. Araçları tek tek arayan teröristler, sürücülerin kimliklerini kontrol ediyor. Bu sırada Muş’tan Diyarbakır istikametine giden bir minibüste Kaymakam adayı Kenan Erenoğlu bulunuyor. Ön koltukta oturan Erenoğlu teröristler tarafından araçtan indirilip kimliğine bakılıyor. Teröristler Ankara nüfusuna kayıtlı olan Kaymakam Adayı Kenan Erenoğlu’nu yanlarına alarak gözden kayboluyor. İşte Kenan Erenoğlu, o günden beri teröristlerin elinde tutulmaktadır.

Kenan Erenoğlu’nun kaçırılmasından bir ay sonra da 10 Eylül 2011’de Van’da Polis Memuru Nadir Özgen’i kaçıran PKK terör örgütü, Özgen’i de hala rehin tutmaktadır. Nadir Özgen’i kurtarmak için elle tutulur bir şey yapılmamakla birlikte maaşına da bloke getirilmiştir. Sebebi ise bu maaşı teröristlerin çekebileceğinin düşünülmesi. Yani Ortadoğunun en büyük taşeron uyuşturucu kargolarından biri olan PKK’nın bir memur maaşına muhtaç olduğu gibi saçma bir sebep. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in yaptığı açıklamaya göre ise para yatırılıyormuş ama bankanın koyduğu blokeden dolayı çekilemiyormuş. Sebep ise malum aynı.

Örgüt, 1 Ekim 2011’de de Şırnak’ta Uzman Çavuş Kemal Ekinci’yi kaçırdı. Polis memuru Nadir Özgen’in babası Hidayet Özgen, “Devlet oğlumuzu kurtarmak için neyi bekliyor, neden kurtarmıyor anlamıyorum. Benim gelinim her gün baygınlık geçiriyor. Eşimin dayanacak gücü kalmadı. Bu acıya artık dayanamıyoruz. Ailecek ölüp ölüp diriliyoruz. Büyük bir acı çekiyoruz. Allah’tan umut kesilmez, ama her an kötü bir haber gelir endişesiyle yaşıyoruz.” diye konuştu.

Bu insanlar teröristlerin elindeyken ve aileleri bu kadar acı içerisindeyken, devletin, medyanın ve kamuoyunun konuyu hatırlamaması şaşkınlık veriyor bana. Eğer ki insan, vicdan sahibi ise bu konuya göz yumamaz, yummamalıdır. Gerçi STK’lar bu konuyu sürekli dile getirmeye çalışıyor ama medya desteği olmadan gündeme gelmiyor. Ancak son günlerde sosyal medyadan oldukça fazla destek gördü bu konu. Fakat henüz yeterli değil. Sosyal medya, bireylerin sesini duyurabilmesi için müsait bir mecra olduğundan, bu konuda herkesin elinden gelen bir şeyler var demektir. Biz de Twitter’dan #KenanErenoglu, #ZihniKoç, #KemalEkinci, #NadirÖzgen, #AbdullahSöpçeler Tagi ile konuyu gündeme getirmeye çalışıyoruz. Her vicdan sahibinin bu konuda yapacakları var ve herkes bu konuda üzerine düşeni yapmalıdır.

28

Genç Çınar17 Şubat 2013Yorum Yaz

13 Şubat Erzincan’ın Kurtuluşu

Eski adlarıyla Ezira,Erzericin..



Nam-ıdeğer Erzincan, eskilere göre Doğu’nun Paris’i. Tulum peyniri,petekbalı,Girlevik Şelalesi meşhur olan,1939 ve 1992 yılında çok büyük depremler geçirmiş ve nüfusunun büyük çoğunluğunu bu depremlerde kaybetmiş olan güzel şehir..

Bugün sizlere Erzincan’ın kurtuluşu olan 13 Şubat 1918 döneminden bahsetmek istiyorum, biraz gecikmeli olsa da.





FatihSultan Mehmet’in 1473 yılında kazandığı Otlukbeli Savaşı’na kadar Erzincan, Akkoyunlular denetiminde olan bir şehirdir. 1473 yılında Erzincan’ın Çayırlı ilçesinde kazanılan Otlukbeli Savaşı’ndan sonra Osmanlılara bağlanmıştır. Hatta Çayırlı’da Kanlı Vadi denilen bir bölge vardır ki burada o devirden kalma binlerce mezar vardır.


Yavuz Sultan Selim dönemine kadar sakin olan sular,1502’de Safevi hükümdarı Şah İsmail’in Erzincan’a olan saldırısıyla tekrar kabarmıştır. Ama Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Seferi’ne giderken,Erzincan’ı tekrar Osmanlı’ya bağlayarak; Şah İsmail’in çabalarını sonuçsuz bırakmıştır.

Erzincan tarih boyunca önemli olaylara sahne olmuştur. Özellikle Doğu Anadolu üzerindeki İran istekleri yüzünden, bölgede oldukça sık siyasi olaylar meydana gelmiştir. Ama her defasında Osmanlı padişahları tarafından bu sorunlar çözülerek; Erzincan’ın Osmanlı’ya bağlılığı muhafaza edilmiştir.

19.yüzyıl sonlarında imparatorlukta oluşan azınlık sorunlarından Erzincan da payını almıştır. Özellikle Ermeni ve Celali isyanları başat rol oynamıştır bölgede. 9 Ekim 1895 Pazartesi günü Azaplaroğlu Armin adında bir Ermeni’nin silah patlatması ile Ermeni harekatı Erzincan’da başlamıştır. Ermeniler, Erzincan olaylarında her defasında Türkleri sorumlu tutmuşlardır. Seferberliğin ilanı üzerine Erzincan’da ve Doğu Anadolu’da bulunan Ermenilerin büyük bir kısmı Rusya’ya gitmişlerdir.


1916 yılının Mart ayında Ruslar, Doğu Anadolu’da ilerlemelerini hızlandırmışlardır. Bu dönemde Rus kuvvetleri Erzincan’ın bir ilçesi olan Tercan ve şehrin merkezi de dahi olmak üzere birçok şehri işgal etmişlerdir. Hatta 24 Temmuz 1916 yılında Erzincan,Ruslar tarafından çok büyük bir yağmaya maruz kalmıştır.

Ancak 1917 yılındaRusya’da Bolşevik İhtilali’nin çıkmasından sonra Sovyet hükümeti ile yapılan anlaşma sonucu Ruslar bölgeden çekilmişlerdir; ancak Ermeni çeteleri birçok kanlı olaya neden olmuştur. Ermeniler şehirde büyük katliamlara ve yağmalara başlamıştır. Ermeni kışlasının içine Türkler doldurulmuş ve yakılarak öldürülmüşlerdir. Ayrıca Erzincan’da yer alan Fırat Köprüsü büyük şekilde tahrip edilerek kullanılamayacak hale gelmiştir.

Milis kuvvetlerinin(Binbaşı Halit Bey idaresindeki) Erzincan halkının ve Kazım Karabekir komutasındaki askeri birliklerin Ermenileri alt etmesiyle, 13 Şubat 1918 günü şehir düşman işgalinden kurtarılmıştır.


Kurtuluş Savaşı’nda ve hareketli geçen Cumhuriyetin ilk yıllarında Erzincan halkı Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün hep yanında olmuştur.



Erzincan halkının Atatürk’e olan sevgisini ve minnettarlığını şehrin kuzey kısmındaki tepeye işlenmiş olan Atatürk’ün portresiyle de görebiliriz. Bu portre gönüllü askeri personellerin çalışması sonucunda yapılmıştır. Ayrıca bugüne kadar dünyada ve Türkiye’de yapılmış en büyük Atatürk portesidir.


8

Konuk Yazar14 Şubat 2013Yorum Yaz

Bilinmeyen Yönleri İle Sultan Abdülhamid Han

10 Şubat 1918′de son nefes çıktı ağızdan, bir sultana ağlandı… Kimine göre kızıl sultan, faşist, narsistti. Kimisine göre de ihanete, haksızlığa uğradı, kıymeti bilinemedi, yanlış tanındı, tanıtıldı.Birini, bir geçmişi, bir yaşanmışı hiçbir zaman tam olarak bilemeyiz. En doğrusuna ulaşmaksa 360 derece araştırmayı gerektirecektir. Tarihte doğru, birinin işaret ettiği değil, bütün işaretlerden kişinin çıkardığı sonuçtur.

Her şeyden önce İkinci Abdülhamid kimdir?

İkinci Abdülhamid Han, Osmanlı saltanatının resmi cetveline göre padişahların otuz dördüncüsü olup, 21 Eylül 1842′de İstanbul’da, Çırağan Sarayı’nda doğmuştur. Kızı Ayşe Sultan babasını ‘ orta boylu, saçı ve sakalı koyu kumral, gözleri ela kaşları Osmanlı hanedanına mahsus tipte ve yüksek burnu olan yüzü beyaz ve elleri orta büyüklükte, sesi kalın ve gür, bakışları ise gayet zeki ve hassas’ olarak tarif etmiştir. 31 Ağustos 1876′da tahta çıkmıştır. Padişahlığı 32 yıl 7 ay 27 gün sürmüştür.


Nasıl biriydi Abdülhamid Han?
Tahta çıktığında dahi gayet sade giyinen, hiçbir hususta abartıdan hoşlanmayan, çok sevdiği için genelde koyu gri tonlarda elbiseleri olan sultandı. Sabahları erken kalkar, güneşten evvel hamama giderek banyosunu yapar, sabah namazını kılar ve sonrasında çok hafif şekilde kahvaltısını yapar, kahve ve sigarasını içer, oradan da öğle yemeğine kadar selamlığa çıkar ve resmi işlerle uğraşırdı. Saat on birde öğle yemeği, saat beşte de akşam yemeği yenirdi sarayda.
Alaturka müziğin yanında alafranga müziği de sever, gençliğinde eğitimini aldığı piyano çalardı. Manzara ve çiçek resimlerinden hoşlanır, marangozhanesinde vakit geçirmekten zevk alırdı. Bunların yanında spora; yüzme, kürek çekme, yelken kullanma, kılıç talimleri ve biniciliğe olan merakı da tarihi kaynaklar arasında yer alır. Kendisi okumaya önem verdiği gibi, çok sayıda yerli ve yabancı eserlerden oluşan kitap koleksiyonu olduğu ve kitapların birçoğunun Yıldız yağması sırasında kaybolduğu da bilgiler arasında yer almaktadır.
Emektarlarına, hizmetkarlarına çok değer verir, haklarını gözetir, küçük bahanelerle kendilerine değerli hediyelerde bulunurdu. İhante eden, arkasından iş çevirenlere beddua dahi etmemiş, affetmiştir. 21 Temmuz 1905 Cuma günü saat kulesi etrafında bomba saldırısı düzenleyen Ermeni Taşnak Cemiyetine mensup grubun başları olan Edward Jaures’i affetmesi ve ihsan vererek memleketine göndermesi de affediciliğini gözler önüne sermiştir. 

Biraz da Sultan Abdülhamid Han’ın evlatları ile olan münasebetine değinecek olursak, kendisi evlatlarının eğitimine ve terbiyesine çok önem verir, bunun için kız-erkek ayırmadan, Avrupa’dan da hocalar getirterek birçok alanda gelişmelerini sağlamıştır. Boş zamanlarında kızlarını yanına çağırır onlarla sohbet eder, hoş olmayan bir hal görürse kendilerine değil annelerine ileterek gerekli ihtarı yapardı. Kızları ile olan muhabbeti, sevgi,şefkat ve onlara karşı olan nezaketi, seviyeli ve samimi ilişkilerini ortaya çıkarıyor. Oğulları ile çoğu zaman selamlık dairesinde görüşür, kendisi çağırmadan hangisi gelirse onunla sohbet ederdi. Cuma selamlıklarında ise oğullarının bulunmasını daima isterdi.

Saray hayatının yanında sultanlık döneminden de söz etmek gerekir. Kendisi tahta çıkmadan önce meşrutiyeti ilan edeceğini vaat etmiştir. 24 Temmuz 1908 günü gazetelerinde, 23 Temmuz’da Kanun-i Esasi’nin ve Meşrutiyetin ilan edildiği yer almıştır. 31 Mart vakası olarak adlandırılan olayda ise Asker emirden çıkmış, isyan etmiştir. Hareket Ordusu sarayın etrafını sarmış ve teslim olmasını istemiştir. Nitekim 27 Nisan 1909′da Sultan tahttan indirilmiş, saraya, bütün özel eşyalara, hazineye el konulmuş ve ailesiyle Selanik’e sürgün edilmiştir. Selanik’te hiçbir şeyi olmayan virane Alatini köşkünde yaklaşık 3 yıl kalmışlardır. O dönemde Sultan Abdülhamid alaşağı edildikten sonra ağabeyi Sultan Reşad tahta çıkmıştır.


1918 Şubat ayında rahatsızlanmış ve 10 Şubat günü fenalaştığı sırada yüksek sesle Allah diyerek son nefesini verdiği, kızının bu hususu özel olarak anlattığı kitabında yer almaktadır. Ölümünün ertesi günü 11 Şubatta dedesi İkinci Mahmut’un türbesine defnedilmiştir.


Son olarak da döneminde yaptıklarına değinelim. Öncelikle kendisine neden Kızıl Sultan denilmiştir, o hususta durmakta fayda var. 19. yüzyıl sonlarında Ermeni isyan ve kışkırtmalarına karşılık Sultan, merkezi Erzincan’da bulunan 4.Ordu Komutanı Müşir Zeki Paşayı terörü durdurmak için görevlendirmiş, gerekli tedbirleri almış, bu hareketlere boyun eğmemiştir. İşte Abdülhamid’in bu çıkışı Avrupa basınında aleyhine sloganlara sebep olmuş ve bunun üzerine Fransız akademisi üyesi tarihçi kont Albert Vandal ilk defa Abdülhamid hakkında ‘Le sultan Rouge’ lakabını kullanmış, İttihatçılar da bunu “Kızıl Sultan” diye tercüme etmişlerdir.


Kendi döneminde eğitim ve kültüre önem vermiş; birçok üniversite, güzel sanatlar akademisi, ticaret fakültesi ve hukuk fakültesi açılmış, ilk ve orta dereceli okullar, dilsiz ve kör okulları, kız meslek okulları yaptırılmıştır. İstanbul’da Şişli Etfal Hastanesi ve Darülaceze’yi kendi şahsi parasıyla yaptırdığı kaynaklar içerisinde yer alır. Bağdat ve Hicaz demiryolları da bu dönemde hizmete girmiştir. Ayrıca Sultan Abdülhamid, yerli ve yabancı mimariye önem vermiş ve döneminde yaptırdığı bazı eserler arasında; İstanbul Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi, Tarabya İtalyan Sefareti, Haydarpaşa Tıbbiye Mektebi, Karaköy Palas İş Hanı, Maçka Palas, Sirkeci Garı, İstanbul Yıldız Hamidiye Camii de yer alır.


Bu yazıya başlarken 33 yıllık taht hayatını ve 76 yıllık yaşamını tamamıyla anlatamayacağımızı biliyorduk. Ne iki sayfa yazıyla, ne de bir kitapla olabilirdi bu. Tarih sınırlanamaz. Altı asırlık geçmişin son demlerinde bir Sultan, karışık bir dönem, fazlaca ve farklı birçok yorum… Kendisini idrak etmeye çalıştığımız bu satırlara kızı Ayşe Sultan’ın dörtlüğü ve İlber Ortaylı’nın sözüyle son vermek güzel olacaktır.


‘Ölmeden bilinmedi kadri

Babam Abdülhamid Hanın
Hiç kimseye baki değildir
İtibarı bu fani cihanın… ‘
Ayşe Osmanoğlu

‘Dünyanın son hükümdarı, son imparator Abdülhamid Han’dır’. İlber Ortaylı

                                                                                                   Zeynep Tuna
                                                                                 İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi

8

Konuk Yazar12 Şubat 2013Yorum Yaz

Maraş Bize Mezar Olmadan, Düşmana Gülzar Olmaz !

“Cihan Bir Ejder Olsa, Her Biri Yedi Başlı, Seni Kimse Yenemez, Kahramansın MARAŞLI.”

                 Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru müttefiklerin yenilmesi üzerine, Osmanlı İmparatorluğu 30 Ekim 1918′de Mondros Mütarekesini imzaladı. Bu anlaşmaya göre, Anadolu’nun birçok yeri gibi Maraş da işgal altına girdi. Maraş önce, İngiliz kuvvetleri tarafından 23 Şubat 1919’da işgal edildi. Ancak sekiz buçuk ay süren İngiliz İşgali sırasında, işgal kuvvetleri arasında Cezayirli, Tunuslu ve Hintli Müslüman askerlerin bulunmasından dolayı önemli sayılabilecek bir olay cereyan etmedi. Şehirdeki İngiliz işgali 29 Ekim 1919 tarihinde sona erdi. Maraş, bu defa da Fransız işgaline girdi. Fransız askerlerinin şehre giriş yapmaları Ermenilerin büyük coşkusuyla karşılanmıştı. Bu durum Maraş halkını oldukça rahatsız etmişti. 

Sütçü İmam Olayı
                 Fransız işgalinin başladığı ikinci gün (31 Ekim 1919), Fransız ve Ermeni askerleri birlik olup devriye geziyorlardı ve çevrede gördükleri Türklere olmadık hakaretlerde ve tacizlerde bulunuyorlardı.
Bir grup Fransız-Ermeni askeri, ikindi vakti Uzunoluk Caddesi’nden kışlaya dönerken, karşılarına tarihi Uzunoluk Hamamı’ndan 2 çarşaflı Türk kadını çıkar. Askerler kadınlara yaklaşarak “Burası Türklerin değildir. Burada artık bu şekilde gezemezsiniz” diyerek sarkıntılık yapmaya başlar ve kadınların peçelerini açmaya kalkışırlar. Olay yerine ilk yetişen Çakmakçı Sait isimli genç, Fransız askerleri tarafından ağır yaralanır. Tam o esnada hamamın karşısında sütçü dükkânı bulunan Sütçü İmam, tabancasını çekerek, “Durun bre densizler. Yaptıklarınız yetti artık. Bugün namus günüdür.” deyip silahını ateşler. Bir işgalci askeri öldürür, ikisini de ağır biçimde yaralar. Sütçü İmam’ın bu hareketi, Maraşlının bu işgali kabullenmeyeceğinin, düşmanı geldiği gibi geri göndereceğinin sinyali gibidir ve kurtuluşun müjdecisi olur.

Bayrak Hadisesi
 İşgalci güçler durmak bilmez ve şehirde adeta terör estirirler. 27 Kasım 1919 gecesi Ermenilerin ileri gelenlerinden Hırlakyan’ın evinde işgal komutanının şerefine bir balo tertiplenir. Baloda komutanın dansa davet ettiği genç Ermeni kızı “Sizinle dans etmekten mazurum. Çünkü kendimi esarette hissediyorum. Kalede Türk Bayrağı dalgalandığı sürece, sizinle dans edemem! ” diyerek teklifini reddeder. Bunun üzerine askerlerine derhal emir veren komutan kaledeki Türk Bayrağını indirtir. 28 Kasım l9l9 Cuma günü Maraş’ın kara sabahıdır. Yatağından kalkan Maraşlılar, asırlardan beridir kalelerinde dalgalanan şanlı bayraklarını göremezler. Bu olay ortalığı karıştırır. Bir milletin istiklaline son verilmesi anlamına gelen bayrağının indirilmesi karşısında Maraşlılar sessiz kalmaz ve cuma namazı vakti Ulu Cami’ye toplanırlar. Ezan okunduktan sonra, camide toplanan halk, “Bayraksız namaz kılınmaz!” diye bağırır. O esnada Cami İmamı Rıdvan Hoca: “Aziz cemaat, kalesinde düşman bayrağı dalgalanan bir millet hürriyetini kaybetmiş sayılır. Hürriyet olmayan bir yerde cuma namazı kılmak caiz değildir,” der. Bunun üzerine cami cemaati topluca kaleye hücum ederek, indirilen bayrağı yeniden kale burçlarına diker ve cuma namazı orada kılınır.

Büyük Savaş Başlıyor
                  Bayrak olayının ardından şehir adım adım savaşa sürüklenir. Arslan Bey başkanlığında kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, her mahallede kurularak faaliyete geçirilir ve direniş hazırlığına başlanır. 21 Ocak 1920 günü şehir harbi başlar. 22 gün 22 gece süren bir mücadeleden sonra Maraşlılar 7’den 70′e silaha sarılarak tek yürek, tek bilek halinde varını yoğunu ortaya koyar. Sonunda kendisini yok etmek isteyen düşmanı yerli işbirlikçileri ile birlikte mağlup eder ve büyük bir zafere imzasını atar. Maraşlı, bu onurlu mücadelede birçok evladını şehit verir. Maraş’ın düşman işgalinden kurtulması, Türk Kurtuluş Savaşı’nın da ilk hareketini teşkil eder. Maraş, daha o tarihte “Kendini Kurtaran Şehir” ünvanı ile anılmaya başlar. Maraşlılar, çevre illerinde yardımına koşarak milli dayanışmanın en güzel örneklerini verirler.

İstiklâl Madalyası ve “Kahramanlık” Ünvanının Verilmesi
Maraş’ın Kurtuluş Savaşı’nda şehir halkı ile birlikte topyekûn direniş göstermesi ve çevre illerin de yardımına koşması büyük takdir toplar. Kurtuluş Savaşı sonrasında meclisten Maraş’a bir yazı gönderilerek Milli Mücadeleye katılanların listesi istenir. Şehrin ileri gelenleri toplanır, bir durum tespiti yapar. Sonunda Ankara’ya “Maraş’ta Milli Mücadeleye katılmayan tek fert bile yoktur” cevabı verilir. Bunun üzerine 5 Nisan 1925 yılında toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi İstiklal Madalyası’nın Maraş’ta fertlere değil, şehir halkına verilmesini kararlaştırır. Maraş bir adet Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyası ile ödüllendirilir. Maraş şehri yine Milli Mücadele’deki fedakârlığından dolayı TBMM tarafından 7 Şubat 1973 tarihinde de “Kahramanlık” payesiyle ödüllendirilir ve şehrin ismi “Kahramanmaraş” adını alır.

Kahramanmaraş’ımızın kurtuluşunun 93. yıl dönümünde Kurtuluş mücadelesinin kahramanlarını saygıyla anıyor, Aziz Şehitlerimize Alllah’tan rahmet diliyoruz. 12 Şubat Kurtuluş Bayramanız kutlu olsun!

 

Maraşlım!
Bir hamaset destanı nakşedildi bağrına,
Yurdumun aslanları öldü iman uğruna,
Ruhlarda bayraklaşan Allah için savaştır,
Bu şehitler diyarı, işte bu yer, MARAŞTIR !
 
                                                                                   Mehmet Hüseyin Karapınar 
                                                             İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler

31

Sefa Yılmazel10 Şubat 20132 Yorum

THY Meselesi ve Laik Atak

Hafta sonu, Dilek Hanif’in Türk Hava Yolları host ve hostesleri için tasarladığı yirmi kadar tasarımdan birinin basına sızdırılması sosyal medyada tartışmalara sebep oldu. Tasarımın kesinleşmediği ve sadece seçeneklerden biri olduğu Türk Hava Yolları ve Dilek Hanif tarafından belirtilse de, sosyal medyada insanlar kesinleşmiş bir sonuçmuş gibi yorumlarda bulunmaya devam ettiler. Fotoğraftan da anlaşıldığı üzere basına sızdırılan tasarım; geleneksel izler taşıyan, vücut hatlarını belli etmeyen ve etek boylarının önceki kıyafetlere nazaran daha uzun olduğu bir eskizdir.
Bu olay üzerinden benimde cevaplamaya ve sorgulamaya çalışacağım konular ise şöyle;

* İnsanlarımız kesinleşmemiş bir tasarım üzerinden nasıl ve ne şekilde ‘’şeriat gelecek’’ korkusuna kapılıyorlar ve bu hangi zihniyetin ürünüdür?
* Bir türlü içinden kurtulamadığımız ‘’aşağılık kompleksi’’nin sebebi nedir ve ne şekilde karşımıza çıkmaktadır?

Öncelikle, açık konuşmak gerekirse, basına sızdırılan tasarım benimde pek hoşuma gitmedi. Bana göre burada önemli olan, çalışanların fikri olmalı. Sonuç olarak bu kıyafetleri giyecek olan ve saatlerce bilmem kaç feet yükseklikte hizmette bulunacak olanlar host ve hostesler. Dolayısıyla bu tür çalışmalar, çalışanlar dikkate alınarak yapılırsa daha faydalı olur.

Peki, nasıl oldu da insanlarımız bir tasarım örneğinden ‘’Eyvah! Kaçın Şeriat Geliyor!’’ tepkisine ulaşabildiler? Yapılan yorumlardan birkaç tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum;

‘’ thy hosteslerinin yeni üniformaları..!? Osmanlı İmparatorluğu HavaYolları olaymış tam biçilmiş kaftan olurmuş….’’

‘’ Şeriat airlines hayırlı uçuşlar diler. #THY ‘’

‘’ thy hosteslerinin yeni üniformaları..!? Osmanlı İmparatorluğu HavaYolları olaymış tam biçilmiş kaftan olurmuş….’’

Gördüğünüz gibi yapılan yorumlar gerçekten içler acısı bir durumu gözler önüne seriyor. Özellikle de yara verici olan, bu tür yorumları yapan insanlarımızın çoğunluğunun kendilerini ‘’laik’’ olarak göstermesi. Laik insan olur mu olmaz mı tartışılacak bir konu ama eğer öyle bir şey varsa kendilerini bu şekilde tanımlayan kişilerin kesinlikle ‘’hoşgörülü’’ olmaları gerekir. Fakat bu kişiler genelde hoşgörüden nasiplenmemiş kimselerdir. Öyle ki, adeta barut gibidirler ve belli çevrelerden gelecek bir kıvılcımı gözlerler.

Peki, bu hangi zihniyetin ürünü ya da hangi akıl dışı zihniyetin ürünü? Şimdi bunu bir olayla izah etmeye çalışayım sizlere;

Üniversiteye ilk başladığım yıl başörtülü öğrenciler derslere alınmaya başlamışlardı. Bir süre, birçok kişinin garibine gitmişti bu durum. Fakat alıştıktan sonra, insanlar şunu sormaya başladılar, ‘’Neden daha önce başörtülü öğrenciler üniversiteye alınmıyordu ki?’’ Çünkü gördüler ki o insanlarda kendileri gibi. Bir kişinin, sadece başörtüsü yüzünden okula alınmaması çok saçma gelmeye başlamıştı insanlara. İşte, çok değil bundan on altı sene önce bu ülke 28 Şubat sürecini yaşadı. Herkes gibi okumaya hakkı olan başörtülü kız öğrencileri üniversitelere alınmadılar, ikna odalarında başlarını açmaya zorlandılar. İşte o zihniyet, bu zihniyetin aynısıdır! On altı yıl önce 28 Şubat’a sebep olanların attıkları tohumlar bugün hala meyvelerini vermeye devam ediyor, bu olayda bunun en canlı, kanlı örneğidir.

Ele almak istediğim ikinci konuya gelecek olursak, ‘’aşağılık kompleksi’’ yaklaşık olarak Lale Devri’nde başlayan yanlış ‘’batı’’ politikasının bir ürünüdür. Zamanın politikacıları ve münevverleri tarafından yanlış anlaşılan Batı ve bunun üzerine inşa edilen politikalar bugün hala devam etmekte ve yıllardır sakat nesillerin oluşmasına sebep olmaktadır. Avrupa’ya giden ilk öğrencilerimiz ile başlayan ‘’geri kalmışlık’’ duygusu bugün artık toplumumuzda yerleşmiş bir sendrom halinde devam etmektedir. Zamanında Osmanlı’nın çağa ayak uyduramaması ve sanayileşemeyerek teknolojik gelişmelerden uzak kalması Osmanlı ‘’medeniyetinin’’ geri kalmasına sebep olmuştur. Fakat ne yazık ki yüzeysel bakış açısı yüzünden aydınlarımız ‘’medeniyet’’ kavramını yanlış anladılar ve onu ‘’kültürel’’ boyutta yorumladılar.(medeniyet ile kast edilen teknolojik gelişmelerdir.) Burada tek suçu aydınlarımıza yüklemek de yanlış olur. Şüphesiz ki, oryantalist Batı zihniyetinin de ülkemizdeki ‘’kültürel yozlaşma’’ya çok büyük etkileri olmuştur. Bu gelişmeler sonucunda, toplumumuzda kendi kültürünü hor görme ve geçmişini reddetme hastalığı oluşmuştur. Hastalık diyorum, çünkü bu sakat bir zihniyetin ürünüdür. Yukarıda verdiğim örnek yorumda bunun en canlı örneğidir.

Son olarak; medeniyeti, gelişmişliği sadece şekil olarak algılayan ve zaman zaman bunu etek boyuna indirgeyen, yozlaşmış zihniyetlere bir dörtlük paylaşarak yazımı tamamlamak istiyorum.

Kim demiş Avrupa insanı medeni
Ne edep kalmış ne hayâ çırılçıplak bedeni
Eğer medeniyet açıp saçmaksa bedeni
Desenize hayvanlar bizden medeni!

 Not: Dörtlüğün kime ait olduğuna dair kesin bir bilgi yok, genelde iki isim üzerinde duruluyor; Mehmet Akif ve Necip Fazıl

 

research paper editing custom research paper writing service cheap assignment writing service write a research paper good college essays case study website custom writing paper custom essay order research essay writing essays custom essay order cheap custom writing service buy an essay cheap custom writing service research essay essay writer cheap do my assignment best online essay writing services writing essays for dummies cheap research papers
1
write essay for me essay editing service help with assignment writing writing an analytical essay professional essay writing services essay writing website pay someone to write my paper essay writing service reviews scholarship essay help essay in english essays for sale do my essay cheap essay writing service the great depression essay paper writers national junior honor society essay best writing services