Bilim – Teknoloji

31

Sefa Yılmazel27 Aralık 20124 Yorum

ODTÜ ve Daha Fazlası


     Geçtiğimiz hafta ODTÜ’de gerçekleştirilen GÖKTÜRK-2 uydusunun uzaya fırlatılış töreni sırasında yaşanan olaylar, hafta boyunca ülkenin gündemindeydi. Başbakanı protesto etmek için toplanan öğrenciler ve güvenlik kuvvetleri arasında yaşanan olaylar, birçok kesim tarafından farklı boyutlarda ele alındı. Muhalif kesim, olaya her zaman ki gibi duygusal yaklaşarak, olayı iktidara karşı bir silah olarak kullanmayı tercih etti. Öte yandan, hükümete yaranmaya çalışan birçok üniversite de, olayı fırsat bilerek, ODTÜ’yü kınayan bildiriler yayımladı. Ayrıca, kınama bildirgesi yayınlanan üniversitelerde de, bir kısım öğretim üyeleri ve öğrenciler de, üniversitelerini ‘kınamak’ için çeşitli gösterilerde bulundu. Yani, olay milli keşif ve gözlem uydumuzun uzaya yollanması iken, birden bire yaşanan olaylar sonrasında, adeta bir ‘kınama yarışına’ dönüştü.

      Türkiye’deki öğrenci protestolarının en hareketli olduğu bir diğer üniversitemiz olan İstanbul Üniversitesi öğrencisi olarak, olayları objektif bir bakış açısı ile değerlendirmeye çalışacağım. Öncelikle, yaşanan bu olayların ilk olmadığını ve son olmayacağını da belirtmek isterim. Ülkemizde, gerek öğrenciler arasında, gerek öğrenciler ve güvenlik kuvvetleri arasında sık sık istenmeyen olaylar yaşanmaktadır. Geçmiş tarihlerden de anımsayacağımız gibi, ülkemizde öğrenci hareketlerinin pek de temiz olduğunu söyleyemeyiz. Buna karşı, ülke yöneticilerimizin ve güvenlik kuvvetlerimizin de, bu hareketlere karşı pek de insaflı davrandığını da söyleyemeyiz. Bunun belki de, en acı örneği 12 Eylül darbesidir. Üniversitelerde birbirlerini katleden öğrenciler, dengeyi sağlamak için bir o taraftan bir bu taraftan darağacına gönderilen gençler…

  

    Farklı şiddetlerde ve farklı boyutlarda olmasına rağmen neden hala ‘aynı’ sorunlar, ‘aynı’ istenmeyen görüntüler ortaya çıkıyor? Bu soruya cevap vermeden önce şunu belirtmek isterim, şahsi kanaatim kesinlikle öğrencilerin protesto haklarının elinden alınması veya engellenmesi yönünde değil. Öğrenci dediğin, özgürce düşünebilmeli ve kendi fikirlerini özgürce ifade edebilmelidir. Bunu, yapabileceği ve öğrenebileceği en uygun dönemde bana göre öğrencilik dönemidir. Kişi, bu dönemde kendini rahatça ifade etmeyi öğrenmeli ve olaylara karşı açıkça yorum getirebilmelidir. Aksi takdirde, iş hayatında ve yaşamında, pek çok sıkıntı ile karşı karşıya kalması muhtemeldir. Ne yazık ki, bizim ülkemizde bu tarz bir yaklaşım, pek de mümkün olmamaktadır.

      Çoğu öğrencimiz, üniversiteye geldikleri dönemde ‘kimlik’ karmaşası yaşamaktadır. Bu kimlik karmaşasından kastım, bir aidiyetsizlik duygusu ve kendini boşlukta hissetme durumudur. Bu birçok öğrencimizin yaşadığı ve sonunda yanlış tercihlerde bulunduğu bir durumdur. Bu durumu kendilerine göre çok iyi değerlendiren, bazı örgütler, cemaatler ve siyasi yapılanmalar öğrencileri gözlerine kestirip, kendi ‘cemiyet’lerine almaktadırlar. Yani bir nevi, öğrencileri avlamaktadırlar. Kendini boşlukta hisseden öğrenci ise, bu yapılanmalar içerisinde, kendine bir yer bulup, içindeki boşluğu bu şekilde doldurmaya çalışır. İşte sorunun, en temel sıkıntılarından biri de bu durumdur.

    Üniversiteye geldiğim günden beri, hep şunu sormuşumdur, ‘’ Neden aranıyoruz, neden okulun etrafı kalın ve kocaman duvarlarla örülü, neden etraflarda sürekli polisler var? ‘’ Bu sorunun bir cevabı olmalıydı. Üniversite dediğin, polis karakolu değil ya? Eğitim almaya, özgür düşünmeye, fikirlerimizi geliştirmeye gidiyoruz oraya. Bu soruları sormaya başladıktan bu yana, tam üç sene geçti. Üç sene içersinde, okulda patlamayan bir bomba kalmıştı, o da geçen sene merkez binada patlatıldı. Baltalar, satırlar, taşlar, sopalar, adeta birbirini tahrik etmek için yarışan karşıt görüşlü öğrenciler ve daha fazlası… Sonradan, sorumu şu şekilde sormaya başladım, ‘’Ben, üniversiteye okumaya gidiyorum da, acaba herkes benim gibi okumaya gitmiyor mu?’’ Zamanla, anladım ki üniversiteye herkes okumaya gitmiyormuş. Bazıları sırf provokasyon yapmak, taşkınlık çıkarmak, olay yaratmak için gidiyormuş okula.

      Şimdi gelelim ODTÜ olayına, olayda molotof atan 50 öğrenciden yalnızca 12’si ODTÜ öğrencisi ve savcılığa sevk edilenlerden de sadece 10 kişiden 4’ü ODTÜ’de eğitim almakta. Gözaltına alınan ve eyleme dahil olan birçok öğrencinin de, marjinal sol ve bölücü örgütlere üye olduğu, daha önce de birçok yasa dışı eylemlerde bulunduğu yetkililer tarafından tespit edilmiş. Olayın basit bir protesto olmadığı, açıkça provokasyon olduğu apaçık ortadadır. Lakin burada, polisi aklamak gibi bir niyetim yok. Sadece öğrencilere değil, birçok vatandaşımıza karşı da polis kuvvetleri acımasızca davranmakta ve dengesiz güç kullanmaktadır. Geçtiğimiz yılda, Hopa’da hayatını kaybeden vatandaşımız da bunun en acı örneğidir.

           Öte yandan, hükümete yaranmak ve yaptıklarını tasdik etmek için yarışa giren, üniversite rektörlerinin de durumu tartışılmalıdır. Akıllara gelen soru şu, daha önce birçok acımasız olayların olduğu ve eğitim sistemimizi alt üst eden kararların alındığı durumlarda neden bu rektörler, üniversiteler seslerini çıkar(a)madılar? Görüldüğü ve anlaşıldığı gibi, ODTÜ’yü kınayan üniversitelerinde, bir samimiyeti yoktur, sadece durumdan faydalanmaya çalışmaktadırlar.

      Son olarak, bu ve buna benzer birçok olaydan ‘artık’ ders çıkarmanın vakti gelmiştir. Üniversitelerimizde, rahatça yapılanan ve örgütlenen, her türlü yasa dışı örgütlerin önüne geçilmelidir. Öğrencilerimiz, bu tür örgütlerin, cemaatlerin veya siyasi yapılanmaların eline terk edilmemelidir. Provokasyon ve protesto ayrımı çok iyi yapılmalı ve ona uygun tedbirler alınmalıdır. Güvenlik güçlerimizin ise, acilen temizlenmesi ve sert müdahalelerden kaçınması gereklidir. Aksi halde, bu tür olaylar ülkemizde giderek artabilir ve ülke hiç istenmeyen dönemlere geri dönebilir.

17

Yunus Emre Oğuz19 Aralık 2012Yorum Yaz

GÖKTÜRK-2 Hakkında


             Milli keşif ve gözetleme uydumuz olan GÖKTÜRK-2, dün saat 18.12.52′de Çin’den fırlatılarak başarıyla yörüngesine oturdu ve ilk sinyal saat 19.39′da başarıyla alındı. Uzay teknolojimizin geldiği noktayı anlamak açısından bu proje hakkında hepimizin bilmesi gerekenleri yazmaya çalışacağım.
             GÖKTÜRK-2, yazılımının %100, donanımının yaklaşık %85′inin kendi imkanlarımız dahilinde ve mühendislerimizin üstün gayretleriyle oluşturulmuş bir projenin ürünüdür. TÜBİTAK ile Türk Havacılık ve Uzay Sanayi A.Ş. ortaklığıyla gerçekleştirilmiştir.
            GÖKTÜRK-2′nin tekniksel özelliklerine baktığımızda, 409 kg ağırlığında olduğunu, dünyadan 686 km yükseklikte bulunduğunu,dünya çevresindeki tur süresinin 98 dakika olduğunu ve 2,5 metreye kadar yüksek çözünürlük özelliğine sahip olduğunu görüyoruz. Geçen yıl uzaya gönderdiğimiz RASAT uydusuna göre çok daha iyi çözünürlüğe sahip olması dikkat çekici bir özelliği.
            2007 yılında başlatılan bu projenin maliyeti yaklaşık 140 milyon lira olarak açıklandı. Peki işlevsel olarak hangi alanlarda işimize yarayacak ? En başta askeri alanda istihbarat. Daha sonra ise tarımsal ürün analizleri,zirai mücadele,çevre kirliliği,doğan afetlerin yaratmış olduğu hasarların değerlendirilmesi,şehir planlama,haritacılık gibi diğer birçok alanda kullanılacak. 

İlk planda, terörle mücadelede önemli ölçüde işimize yaraması düşünülmektedir. İstihbarat konusunda ABD ve İsrail’in eline bakar durumumuzun ortadan kaldırılması temel hedef. İkinci aşamada ise, bölgesel güç olma yolunda bu tarz  ileri teknolojilere fazlasıyla ihtiyacımız olması sebebiyle işimize yarayacaktır. 
            GÖKTÜRK-2, Türkiye için gurur duyulacak ve takdir edilecek bir projedir. Bugünkü fırlatmadan sonra hangi alanlarda daha çok çalışmamız gerektiği de ortaya çıkmıştır. Uyduyu yapacak teknolojik ilerlemeye gelmemize rağmen fırlatma teknolojisine sahip değiliz. Bir önceki RASAT uydusu da Rusya’dan fırlatılmıştı. Böylece Çin ve Rusya’nın uzay teknolojisinde hangi noktada olduklarını daha iyi anlıyoruz. 2012 yılı içinde Çin’in,19 farklı ülkeden 28 uzay aracını başarıyla uzaya göndermiş olduğunu da belirteyim. Ayrıca,fırlatma teknolojisine sahip 11, kendi uydusunu yapabilen ise 25 ülkenin mevcut olduğu biliniyor.
           GÖKTÜRK-2 hakkında bir diğer dikkat çekici nokta verilen isimdir. Yaptığımız projelere verdiğimiz isimler tarihten beslendiğimizi gösteriyor. Bazı dar düşünceli ve art niyetli çevrelerin bu konudaki eleştirileri ise tamamen boş ve laf kalabalığıdır.
           En çok sorulan soru ise neden GÖKTÜRK-1′değil de GÖKTÜRK-2 fırlatıldı ? Araştırdığımızda görüyoruz ki çeşitli sıkıntılar sebebiyle GÖKTÜRK-1′in yapımı henüz bitmemiştir ve yanında üretilmesi planlanan diğer teknolojik araçlar da vardır.
            Son olarak değineceğim nokta uydunun fırlatılma anında TÜBİTAK Uzay Merkezi’nde  bulunanlarla ilgili. Mesela,neden Milli Eğitim Bakanı orada bulunur da Hava Kuvvetleri Komutanı orada bulunmaz ? Kimi daha çok ilgilendiriyor bu iş ?  Bu tarz işlerde artık siyasilerin zihniyet değişikliğine gitmesi gerekiyor.
            Sözün özü Göktürk-2 vatana, millete hayırlı olsun.
Not : Yazıdaki bilgiler çeşitli haber siteleri ve kaynaklarıyla ile resmi açıklamalardan derlenmiştir.
17

Yunus Emre Oğuz13 Kasım 2012Yorum Yaz

Açık Kaynak Olarak İnternet


            Yazılarınızda kullandığınız bazı kelimelerden dolayı istihbarat servisleri tarafından incelemeye takıldığınızı hiç düşündünüz mü ? Bu yazı da onlardan biri olacak muhtemelen. Anlatmaya başlayayım meseleyi.
            Hepimiz teknolojinin gelişmesinden,insanlara olan yararlarından sık sık bahsediyoruz. Küreselleşme denen olguyla birlikte gerçek dünya yerini sanal dünyaya,yani internete bırakmaya başladığından beri önemli değişimler yaşıyoruz. Bu değişimlerden en önemlisi “sosyal medya” dediğimiz kavram.
            Temel argümanı “paylaşmak” ( ne olursa,sınır yok) olan bu ortamın, özellikle yabancı istihbarat servisleri açısından önemine değineceğim.
            Sosyal medya dediğimizde aklımıza gelenler Facebook ve Twitter ile birlikte kişisel bloglar oluyor. Dünya üzerinde milyonlarca kullanıcısı olan bu ağlar,anında haberleşmeyi ve bilgiyi sağlıyor. Peki, bu ağlarda insanlar ne yapıyor ? Fotoğraf paylaşımı,nerede ve ne yaptığının bilgisi,çeşitli konular hakkında düşüncelerini dile getirme isteği ve daha birçok şey. Yani, her şeyini gözler önünde yapma isteği. Zamanla,bu işler rutin hale geliyor ve insanlar bağımlı oluyor.
            Gelelim asıl sorumuza. İstihbarat örgütleri bu işin neresinde ? Tam da merkezinde desem yanlış olmaz sanırım. Sosyal paylaşım siteleri, açık kaynak olarak istihbarat örgütleri için bulunmaz bir fırsat. Dünya üzerinde toplanan istihbaratın yaklaşık %80′inin açık kaynaklardan elde edildiğini düşünürsek neyi kastettiğim anlaşılacaktır. Yani siz, kendi isteğinizle ve bilinç dışı olarak istihbarat servislerinin ilgi alanına giriyorsunuz. Bu konuda ilgi alanına girilen servislerde ise CIA,MOSSAD ve MI6 başı çekmektedir. Bu konuyla özel olarak ilgilenenlerin “Echelon Projesini” araştırmalarını öneririm.

 Peki istihbarat servisleri tek tek hesapları mı inceliyor ? Tabii ki hayır. Echelon ağına sahip devletlerin kayıt altına almış olduğu kelimeleri kullandığınızda ağa takılıyorsunuz ve paylaşım yaptığınız her neyse önlerine gidiyor. Örneğin; El Kaide,Yahudi,terörizm,kriz vb. tarzı kelimelerle ilgili çeşitli paylaşımlar sisteme takılıyor. Bir nevi “sosyal fişleme” diyebiliriz.
 Bir yıl kadar önce okuduğum bir haberde CIA’nın, günde 5 milyon tweet okuyarak çeşitli konularda öngörülerde bulunduğu ifade ediliyordu. Bu gerçekten çok ciddi bir iş. Bu konuda bizim istihbarat örgütümüz olan Milli İstihbarat Teşkilatı’nın yaptığı herhangi bir faaliyet var mı diye araştırdığımda ise ortaya bir şey çıkmadı. Ya bu konuya önem verilmiyor, ya da o kadar gizli çalışıyorlar ki kimsenin haberi yok. 
            Bölgesel güç olma vizyonu bulunan bir ülkedeki insanların takip edilmemesi işin ciddiyetindeki yabancı istihbarat servisleri açısından düşünülemez. Bizim insanımızın sosyal medyayı nasıl aşırı kullandığını da göz önünde bulundurursak bir çeşit kaymaklı ekmek kadayıfıyız. İç politika ve dış politika üzerine uzman,yarı uzman ve amatör kişiler tarafından günde on binlerce tweet atılıyor,facebookta görüş bildiriliyor. Pek tabii ki bunlar ayıklanarak değerlendiriliyor ve Türkiye üzerine çeşitli çıkarımlar yapılıyor.
            Son olarak da konunun bizi ilgilendiren tarafına değinmek gerek. MİT’in bu konu üzerine eğilmesi ve sosyal medyayı iyi kullanan elemanlarla bu işe önem vermesi gerektiğini düşünüyorum. İstihbarat ve karşı istihbarat toplama açısından zorunluluk olan bu durum ciddi bir şekilde ele alınmalıdır. Aksi takdirde yabancı istihbarat servisleri bayram etmeye devam edeceklerdir.
28

Genç Çınar1 Ekim 20121 Comment

MK Ultra Zihin Kontrolü Projesi

   
 
   Hepimiz, hayatımızın bazı anlarında hiç beklemediğimiz insanlardan tahmin etmediğimiz olaylar duyunca ; ‘’beynin yıkanmış,ne olmuş sana böyle’’ tarzında tepkiler verebiliriz. Çoğunlukla dolduruşa geldiklerini düşünürüz. Zaman zaman ‘’beyin yıkama, zihin kontrolü’’ sadece sözlerle dolduruş çerçevesinde gerçekleşse de , ne yazık ki zaman zaman çok daha ciddi bir düzeyde gerçekleşmiştir. İlaçlar, psikolojik travmalar, hipnoz, radyasyon zihin kontrolü için uygulanan metodlardan bazılarıdır.

            Çeşitli yerli ve yabancı kaynakları araştırdığımız zaman zihin kontrolü amacı altında uygulanan birçok projeyle karşılaşırız. Bugün sizlere 1950-1973 yılları arasında CIA tarafından yürütülmüş olan MK Ultra Projesi’nden bahsetmek istiyorum.

            1975 yılında New York Times gazetesinde yayınlanan rapora göre; MK Ultra Projesi, CIA ajanları tarafından yürütülen; biyolojik, kimyasal, radyoaktif yollarla insan davranışlarını kontrol etmek ve etki altına almak amacında olan bir projedir. Proje, askerlerde, CIA ajanlarında, sıradan vatandaşlarda, bürokratlarda, tutuklularda, akıl hastalarında uygulanarak etkisi gözlemlenmiştir. Bu projeye maruz kalan insanlarda davranış bozuklukları, hipnoz durumu, bilinç kaybı, intihar, düşünme yeteneğini kaybederek sadece söylenileni yapma gibi durumlar gözlenmiştir.

            Bu insanlık dışı projenin amacı; kimi zaman kimyasal,kimi zaman da psikolojik,fizyolojik travmalarla şizofreni ve çift kişilikli bireyler yaratmak, irade ve özgür düşünceyi yok ederek bireyleri amaçları doğrultusunda kullanmaktır.

            Projenin 1975 yılında Rockfeller Komisyonu tarafından ortaya çıkarılan ve CIA tarafından doğrulanan verilerine göre, MK Ultra kapsamında özellikle radyasyon ve LSD’nin kullanıldığı deneylere ağırlık verilmiştir. Bunların yanı sıra deneylerde; eroin,meskalin, skopolamin, marihuana, alkol ve sodyum pentatol gibi maddeler de kullanılmıştır.

            Gelelim projenin kurbanlarına. Bu konuda en trajik örnek, MK Ultra projesinde görevli biyolojik silah uzmanı Dr. Frank Olson’un Kasım 1953’teki ölümüdür.

            Frank Olson, bu projeye dahil olduktan bir süre sonra CIA tarafından New York’a gönderilmişti. Bu sırada Olson; projenin denekler üzerindeki etkilerinden hoşnutsuz olmakla birlikte, artık bu projeden çıkıp kendi hayatına devam etmek istediğini sık sık dile getiriyordu.

            1953 kasımında Manhattan’daki son gecesinde Olson kaldığı Pennsylvaina Oteli’nin 13. katından atlayarak hayata gözlerini yummuştur.

            Olson’un ölümü 22 yıl intihar olarak bilinmiştir. Ta ki Rockefeller Komisyonu’nun 1975’te ortaya çıkardığı MK Ultra gerçeklerine kadar. Bu belgeler halkla paylaşılmış ve CIA projenin doğruluğunu kabul etmiştir. Sonrasında ortaya çıkan gerçeklere göre, Frank Olson’un 1953’teki ölümü basit bir intihar olayı değildir. Olson’un içtiği portakal likörünün içine, kendisinden habersiz olarak CIA ajanları tarafından LSD maddesi konulmuş ve Olson LSD’nin etkisi altındayken kaldığı otelin 13. katından atlamıştır.

            Böylece Olson’un ölümü üzerindeki sır perdesi 22 yıl sonra ortadan kalkmış,CIA olayı doğrulamış ve Frank Olson’un ailesine 750.000$ tazminat ödemiştir. Ayrıca ortaya çıkan belgelerden sonra CIA, projeye 1973 yılında son verdiklerini ilan etmiştir.

            Günümüzde açıklanamayan, akılların almadığı katliam,cinayet,suikast,kayıp haberleri duyuyor,kimi zaman bu olayları çözmek için komplo teorileri üretiyoruz. Ama şöyle bir gerçek var ki , tarihte de görüldüğü gibi zihin kontrolünü amaçlayan, bunun için deneylerde bulunan, sonrasında ifşa olup; uygulayıcılar tarafından kabul edilen projeler vardır. MK Ultra Projesi bunlardan sadece biridir.

            Belki artık zihin kontrolü a yolundan değil de b yolundan yapılıyor; adı MK Ultra değil de XYZ, bilemeyiz. Bilinen tek şey, içinde bulunduğumuz bu yolun bizim yolumuz olmadığıdır…

NOT: Elde ettiğim verilerin İngilizce orjinali New York Times gazetesinin sitesinde bulunmaktadır.

research paper editing custom research paper writing service cheap assignment writing service write a research paper good college essays case study website custom writing paper custom essay order research essay writing essays custom essay order cheap custom writing service buy an essay cheap custom writing service research essay essay writer cheap do my assignment best online essay writing services writing essays for dummies cheap research papers
1
write essay for me essay editing service help with assignment writing writing an analytical essay professional essay writing services essay writing website pay someone to write my paper essay writing service reviews scholarship essay help essay in english essays for sale do my essay cheap essay writing service the great depression essay paper writers national junior honor society essay best writing services