Posts Tagged ‘eğitim’

8

Burak Sünel16 Aralık 2013Yorum Yaz

Eğitim Süreleri Oyalaması

Bugünkü ekonomik sistemin temelindeki insan “homo-economicus” özelliğine sahip olarak değerlendiriliyor. Yani her insan kendi ekonomik çıkarını düşünen bencil bir varlıktır. İktisat bilimi ise insanın “sınırsız istekleri” ve doğanın sınırlı kaynaklarının çatışması sonucu doğuyor. Bu ahlâksız düzen insanın nefsini, hırsını körükleyerek onu sürekli “tüketmek” zorunda bırakıyor. Geçtiğimiz sene bir ara “alın verin, ekonomiye can verin” kampanyaları dönüyordu her yerde. Evet, bu sistemde ekonomiye can veren bizlerin tüketmesidir. İnsanlar tükecetecek, birileri zenginleşecek. Vahşîce…

İşin üretmeden tüketenler kısmı ilginç. Yani “bağımlı nüfus” da diyebileceğimiz; henüz çalışmayan gençler ve emekli olmuş yaşça ilerlemiş kimseler. Burada insanları yanıltarak yaşlı nüfusun topluma ekonomik olarak yük getirdiği, çünkü çalışmadan emekli aylığı almanın yanı sıra sağlık harcamalarında da ağırlıklarının büyük olduğundan bahsedilir. Neden yanıltma diyorum? Çünkü genç nüfus aslında yaşlı nüfustan daha büyük yüktür. Ancak bu sistemin “istediği” bir yüktür. Neden?

Bir kişi, (giderse) anaokuluna 6 yaşında adım atıyor. Ardından 8 yıl ilköğretim. 4 yıl da ortaöğretim. 4-7 yıl arasında da değişen bir yüksek öğrenim görüyor. 16-20 yıl öğrenciliğe devam ediliyor. Samimi olarak düşünelim, bu kadar uzun bir süre gerçekten gerekli midir ? Bana öyle geliyor ki ilkokuldan üniversiteye kadar sürekli aynı hikayeler dönüp duruyor.  Ben ilkokulda öğrendiklerimle lisenin çoğunu, bunlarda öğrendiklerimin çoğuyla da üniversiteyi rahatça bitirebiliyorum ? Burada “oyalama” sezmiyor musunuz ?

Evet, oyalıyorlar bizi. Çünkü yukarıda bahsettiğim gibi biz gençler “istenilen” bir yüküz. İnsan, fiziksel ve duygusal olarak en aktif olduğu çağlarda düzenin ekonomisine “can verecek” olan tüketme arzusuna çok yatkındır. Teknolojik ürünlerden giyime, kişisel bakımdan eğitimi için gerekli kırtasiye masraflarına, ulaşımdan iletişime genç bireyin nefsini körüklemeniz daha olası. İşte burada yaşlılar neden yüktür anlıyoruz. Esasen gençlerin tüketimi bir “yük” değil; değirmenin suyudur !

Tüm dünyada zorunlu eğitim süreleri uzuyor. Biz bu sürelere daha yeni yeni gelebildik. Çünkü tam olarak kapitalist sistemde yerimiz sağlamlaşmamıştı. Evet, tüketen bir toplum oluşacaktı ama üretim de yapılması gerekiyordu. O yüzden özellikle Batılı ülkelerdeki gibi uzun eğitim süreleri bir riskti. Fakat şimdi küresel entegrasyonun ve “kapitalizmin ruhu”nun yerleşmesi tamamlanmış görünüyor. Batılıları bile kıskandıracak eğitim reformları, üniversite açılışları sürüyor.

Öte yandan müslüman gençler bu tuzaklara çekilmekle beraber evliliklerin gerçekleşmesi ileriki yaşlara öteleniyor. Ana-babalarımız da ilim irfan aşkıyla yanıp tutuşan (!) evladına “okulunu bitir, doktoranı yap, işini bul 30 yaş civarı evlenirsin, o iş sonra” diye öğüt veriyor. Ya hu insanın fıtratına aykırı. Kendimize karşı dürüst olalım. Bu durum insanı fuhşa, zinaya sürüklemeye çok müsait! “Bana ne insanların özel hayatından” diyemem. Biraz etrafınıza bakın derim. En azından her türlü ticari kaygıyla cinsellik öğesinin, kadın ve erkek bedenlerinin sömürüsünün hangi boyutlara ulaştığını kör değilsek farkederiz. İnsanın fıtratına aykırı durumlarla, nefislerimize olan zaaflarımızla paralarımızı ceplerimizden hortumluyorlar.

Müslümansak uyanık olacağız. İnsanların hayatlarının en verimli, en aktif çağlarını ahlâksızca işleyen bu çarkta sömürmenin “eğitim” süsüyle gerçekleştirildiğini göreceğiz. Hem de bu yıllar süren “eğitimin” sonucunda diploma denen kağıt haricinde pek de dünyamızı ve ahiretimizi kurtaracak kazanımlar elde ettiğimizi söyleyemeyiz. Ayrıca müslüman hayatı boyunca zaten öğrencidir. Öğrenirken de seçici olacağız, müslüman hassasiyetinde olacağız. “Boşluğa asma köprü kursa da fen, Allah derim başka bir şey demem” ruhunu yakalarsak, “ilm” ve “bilim” arasındaki farkı da anlayacağız. Hepimiz bu durumun Allah’ın koyduğu sınırlara karşı gelmekte olduğunu kabul ederek dikkatli olmalıyız, inşaallah…

31

Sefa Yılmazel4 Kasım 2013Yorum Yaz

Değişmeyen Çile: Milli Eğitim (3)

Geçtiğimiz haftalarda başladığım Değişmeyen Çile: Milli Eğitim yazı dizimi, bu hafta üniversiteleri ele alarak tamamlayacağım.

1)  http://www.genccinar.com/2013/10/degismeyen-cile-milli-egitim-1.html
2)  http://www.genccinar.com/2013/10/degismeyen-cile-milli-egitim-2.html

Öncelikle, Türkiye’de faaliyet gösteren üniversite sayısına bakalım. Türkiye’de 71’i vakıf, 104’ü devlet olmak üzere 175 üniversite faaliyet göstermektedir. 2003 yılında bu sayı 70 idi. Avrupa’da üniversite sayısı ortalama 1000 civarında, Amerika’da ise 5000’in üzerinde üniversite bulunmakta.
Konuyu belli başlı bölümler üzerinden ve yapılan bazı değişiklikler üzerinden ele almaya çalışacağım. Sorunlara, ağırlıklı olarak nitelik-nicelik bakımından yaklaşmaya çalışacağım.

-İşletme-İktisat
İşletme, iktisat bölümünü okuyan veya bu bölümden mezun olan birini tanımama olasılığınız nedir diye bir araştırma yapılsa, eminim bunun sonucu ‘sıfır’ çıkar. Sonucun böyle olması normal, çünkü bu bölümlere ayrılan kontenjanlar oldukça yüksek. Örneğin, İstanbul Üniversitesi İktisat bölümüne her sene 500 öğrenci alınıyor, Marmara Üniversitesi de İstanbul Üniversitesi’nden geri kalmayarak İşletme bölümüne her sene 450 öğrenci kabul ediyor. Tabii, kontenjanlar bu iki üniversite ile sınırlı değil. Her üniversitede bu iki bölümden biri muhakkak var. Tabi bir de bunlara açık ve uzaktan eğitim fakültelerini katmak gerek. Dünyaya baktığımızda iki bölümün de belli bir ağırlığa sahip olduğunu görebiliriz. Yabancı birine ‘Economy’ veya ‘Business’ dediğinizde karşınızdaki insanın tepkisinden de bunu anlayabilirsiniz. Eğitim programımızda da ciddi sıkıntılar olduğu ortada. Örneğin, işletme bölümünün 4 yıllık bir programa sahip olması gibi. Hakkı 2 yıl olan bölüm, bizde 4 senede bitiriliyor ve her sene döne döne aynı şeyler tekrar ediliyor. Özetle, bu iki bölümdeki yoğunluk trajikomik bir durum ortaya çıkartıyor: Bu bölümlerden mezun olanlar, müzmin işsiz veya potansiyel ‘kasiyer’.resim_20090910104904 Devamını oku…

31

Sefa Yılmazel27 Ekim 2013Yorum Yaz

Değişmeyen Çile: Milli Eğitim (2)

Geçen hafta başladığım Milli Eğitim yazı dizisini, lise kademesini ele alarak bu hafta tamamlamayı düşünüyorum. Geçen hafta ilkokul ve ortaokul aşamasını ele almıştım, okumayanlar bu linkten ulaşabilirler; http://www.genccinar.com/2013/10/degismeyen-cile-milli-egitim-1.html

Ülkemizdeki lise türlerine bakacak olursak. *

1. Fen Liseleri
2. Anadolu Liseleri
3. Özel Liseler
4. Süper Liseler ( 2005 yılında kademeli olarak kaldırıldı ve mevcut okullar Anadolu Lisesi’ne dönüştürüldü. )
5. Meslek Liseleri ( Her türlü meslek liseleri, sağlık meslek liseleri, endüstri meslek liseleri gibi. )
6. Düz Liseler ( 2013 yılında kaldırıldı ve mevcut okular Anadolu Lisesi’ne dönüştürüldü. )

Son yıllarda yapılan değişiklikleri göz önünde bulundurduğumuzda, ortaöğretimden liseye geçen bir öğrenci, fen lisesi, anadolu lisesi veya herhangi bir meslek lisesinde öğretim hayatına devam etmektedir.

Lise aşamasında; süper ve düz liselerin kaldırılması, alan ve katsayı uygulamasının kaldırılması ve imam-hatip okullarının genişleyen formatı ile oluşan sorunları ele alacağım. images
Süper ve düz liselerin kaldırılması ile bir boşluk olduğu kesin. Geçtiğimiz sene 500 binin üzerinde öğrenci açıkta kaldı. Düz liselerin anadolu lisesine dönüştürülmesi ile anadolu veya fen lisesine yerleşemeyen öğrenciler açıkta kalarak, MEB tarafından çok programlı liselere, açık liselere, meslek liselerine veya imam-hatip liselerine yönlendirildi. Özellikle çok programlı liselerin her yerde bulunmayışı, meslek okullarının da sınırlı kontenjana sahip olması öğrencilerin açık liselere yönelmesinde temel etkeni oluşturdu. Basit bir şekilde düşündüğümüz zaman, MEB’in bu konuda da stratejik bir hataya düştüğünü kavrayabiliriz. Süper liseler, özellikle test alanında başarılı olamayıp okul sisteminde daha başarılı olan öğrenciler için iyi bir alternatifti. Düz lise ve anadolu lisesi arasında bulunan süper liseler, arada kalan öğrenciler için iyi bir alternatif oluşturuyordu. Fakat bu liseler kaldırıldı ve anadolu liselerine dönüştürdü. Yani bu okullar da, sınav ile öğrenci almaya başladı. Geçtiğimiz dönem kaldırılan düz liseler de kademeli olarak anadolu liselerine dönüştürüldü ve bu liselerde sınav ile öğrenci almaya başladılar. Yani vasat veya vasat üstü bir öğrenci için alternatifler gittikçe azaldı. Devamını oku…

31

Sefa Yılmazel13 Ekim 2013Yorum Yaz

Değişmeyen Çile: Milli Eğitim (1)

“On bir yıldır süren Ak Parti döneminde en verimsiz, en istikrarsız kurum sizce hangisidir?” diye bir soru sorulsa, hiç süphesiz vereceğim cevap; Milli Eğitim Bakanlığı olur. Şöyle bir geriye dönüp, düşünüldüğünde hemen hemen herkesin aynı kanaatte olacağı düşüncesindeyim.

Üç dönemdir üst üste tek başına iktidar olan bir parti, bir türlü Milli Eğitim Bakanlığı’nda istikrar sağlayamamış ve bu bakanlığa toplamda beş ayrı ismi getirmiştir. Yani ortalama olarak, 2,5 yılda bir yeni Milli Eğitim bakanı görevlendirildi. Kısaca bu isimleri hatırlayacak olursak;

1. Erkan Mumcu ( 19 Kasım 2002 – 17 Mart 2003 )

2. Hüseyin Çelik ( 17 Mart 2003 – 3 Mayıs 2009 )

3. Nimet Baş  ( 3 Mayıs 2009 – 7 Temmuz 2011 )

4. Ömer Dinçer ( 7 Temmuz 2011 – 25 Ocak 2013 )

5. Nabi Avcı ( 25 Ocak 2013 – ? )

Belli başlı konular üzerinden, Ak Parti hükümetinin Milli Eğitim politikasına bakıp, bu konudaki görüşlerimi dile getireceğim. Kısıtlı bir alana sahip olduğumuzdan, yazımı bölümlere ayırdım. Bu hafta ilkokul ve ortaokul aşamasını ele alacağım.

Öncelikle ortaokuldan liseye geçiş sürecini el alıp, sondan başa doğru gidecek olursak;

Bu mesele tam bir yapboza dönmüş durumda. Hatırlarsanız, Hüseyin Çelik döneminde ‘dershane’ etkisi azaltılmak için 8. sınıf öğrencilerinin girdiği OKS kaldırıldı ve yerine 6, 7 ve 8. sınıf öğrencilerinin gireceği SBS getirildi. Yani eskiden, öğrenciler bir sene dershaneye giderken bu dönemde üç sene dershaneye gitmeye başladılar. Ardından, Nimet Baş geldi ve çocukları ard arda sınava sokan bu sistem yerine, tekrardan tek sınavlı sistemi getirdi. Yani, Hüseyin Çelik’in yıktığını, Hüseyin Çelik’in yaptığını yıkarak geri getirdi. Ardından iktisatçı Milli Eğitim Bakanı’mız Ömer Dinçer geldi ve dershanelere tekrardan savaş açtı. 4+4+4 sistemi, serbest kıyafet uygulaması gibi tartışmalı işlere imza attı. Aşırı tepki sonucunda onun da vadesi doldu ve yerini daha ılımlı olan, Nabi Avcı’ya bıraktı. Kendisi, tansiyonu düşürmek için göreve getirilse de bu konuda pek de başarılı olduğu söylenemez. Son olarak, bu dönemde de SBS kaldırıldı ve yerine bütün okullarda yapılacak olan ortak sınav sistemi getirdi. Yani, senede 12 sınavı, üç senede 36 sınavı MEB yapacak ve okul başarılarına göre öğrencileri okullara yerleştirilecek. Devamını oku…

31

Sefa Yılmazel3 Aralık 2012Yorum Yaz

Kılık Kıyafet Meselesi


     Geçtiğimiz hafta, Milli Eğitim Bakanlığı sözde ‘’devrim niteliğinde bir karar’’ ile okullarda serbest kıyafet uygulamasına geçileceğini duyurdu. Yapılan değişiklik; gerek medyada, gerekse toplumun çeşitli kesimlerinde hem olumlu hem de olumsuz tepkilere sebep oldu. Daha çok ‘liberal’ dediğimiz ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ zihniyetine sahip aydınlarımız ve insanlarımız, ayakta alkışladılar bu açıklamayı. Tek tip kıyafetin; ideolojik eğitimi temsil ettiğini, çocukları kısıtladığını, özgür yaşama karşı bir engel olduğunu ve bu uygulama ile bunun önüne geçildiğini söylediler. Öte yandan, toplumun bir başka kesimini oluşturan ‘’laikçi teyzeler, amcalar’’ ise hükümetin yaptığı her şeyde bit yeniği arama alışkanlıklarını, yapılan bu değişiklikte de değiştirmediler. Onlara göre ise, yapılan bu değişiklik ile türban ilkokula kadar sokulmak isteniyor ve tamamen ‘’türban’’ için yapılmış bir değişiklik . Bu iki görüşün dışında kalan ve benimde içinde yer aldığım bir diğer kesim ise olaya daha objektif bakarak, yapılan bu değişikliğe karşı çıkmaktadırlar. Gerekçeleri ise, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının, bu değişikliğe uymadığı ve öğrenciler arasında tabakalaşma oluşturacağını düşünmeleri.


      Olayı, biraz da geçmişimize bakarak yorumlayabiliriz aslında. Söz konusu kılık, kıyafet olunca, toplumumuzun bu tarz yeniliklere pek de yabancı olmadığını söyleyebiliriz. Osmanlı’da III. Selim’den, II. Mahmud’a kadar bir çok padişahın bu tarz ‘’şekil’’ değişiklikleri yaptığı tarih sayfalarında yer alıyor. Osmanlı’nın devamı niteliğinde olan, Türkiye Cumhuriyeti’ninde de bu tarz ‘’şekil’’ değişikliklerinden bahsedebiliriz. Örneğin; şapka devrimi ile insanlarımızın ‘’şapka’’ takarak Avrupalı olacağı sanılmıştı. Aynen II. Mahmud döneminde de ‘’fes’’ takarak modernleşeceğimizin sanıldığı gibi. Tarihimizden de görüldüğü gibi kılık, kıyafet konusunda çok da yaratıcı ve yenilikçi değiliz aslında. Yapılan tüm yeniliklerimizde bir ‘’şekilcilik’’ havası var. Zihniyete dokunmadan, uygunluğu tartışılmadan yapılan devrimler…

      Söz konusu, ‘okullarda serbest kıyafet’ devriminde de geçmişte yapılan hataların bir tekrarını görüyoruz aslında. Akla gelen ilk soru, eğitim kurumlarımızın böyle bir yeniliğe ne kadar ihtiyacı vardı? Eğitim sistemimizde birçok eksik ve aksaklık söz konusu iken, sistemin böyle bir yeniliğe pek de ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Okullarımızda; hala ezbere dayalı, kalıplara sığdırılmış bilgilerle eğitim veriliyorken bu değişikliğe ne derecede ihtiyacımız vardı? Eğitim kurumlarımız hala hipodroma benziyorken ve öğrencilerimiz hala bir at gibi yarıştırılıyorken, tek tip giyinmeyip serbest kıyafet giyinerek yarıştılmaları neyi değiştirebilir ki? 

 
     Gelelim asıl önemli soruna, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı bu değişikliğe ne derecede uygun? Haftaiçinde birçok kanalda tartışıldı, birçok gazetede konuşuldu aslında; serbest kıyafet uygulaması ile çocuklar arasındaki eşitliğin ortadan kalkacağı ve alım gücü olmayan ailelerin zor duruma düşeceği konusu. Aileler çocuklarından gelen birçok talebi karşılamıyorken, aileleri tekrardan bir yükün altına sokmanın gereği nedir? İstediğiniz kadar sınırlama getirin, yasaklı kıyafetler listesi yapın, Türkiye’de ‘’serbest kıyafet’’ geldi dedin mi bu işin önünü alamazsın. Hele ki bu hakkı öğrencilere verdiğinizi düşünürsek, durum pek de iç açıcı sonuçlar vermez.

      Ayrıca bu değişiklik yapılırken gerekli kişilerle yeterli derecede fikir alışverişinde bulunulmadığını düşünüyorum. Böyle bir değişiklik yapılırken pedagog, psikolog ve eğitmenler ile görüşülerek ve öğrenciler ile ailelerin de fikirleri alınarak bir adım atılması daha doğru ve daha yerinde olur.

      Özetle, yapılan bu değişikliliğin bir ihtiyaç veya gereklilik doğrultusunda yapıldığını söylemek oldukça zor. Öğrenciler ve eğitimciler başta olmak üzere toplumun büyük bir kesimi tarafından benimsenmeyen bir değişiklik olduğu da gelen eleştiriler doğrultusunda açıkça gözler önüne serilmiştir.

28

Genç Çınar28 Nisan 2012Yorum Yaz

Eğitimimizin A,B,C’si

 
   Türkiye’de eğitim, öğretim deniliyor.4+4+4 sistemi dendi, karşı çıkıldı, görüşler sunuldu, tartışıldı. Ben bugünkü yazımda tarihsel süreçte eğitim tartışmalarının merkezine inmeye çalışacağım.  

    10.yy’da Endülüslü Ebubekir İbnu’l Arabi : ‘’Gaflete bakınız, çocuklarımıza hiç anlamadıkları Kur’an’ı okutuyoruz. ‘’ derken 500 yıl sonra anlayış değişmiş , ‘’ Çocuklara önce Kur’an öğretilmelidir. ‘’ demiş İbn Haldun.

 

    Katip Çelebi : ‘’Matematik okumayan kişi yanlış hükümler verir ‘’ derken, Sünbülzade Vehbi : ‘’ Geometriyi önemseme , dörtgenle , beşgenle , çemberle kafa yorma. ‘’ dizelerini sıralamıştır.

    Eğitimde öncelik hangisinde olsun ; dinde mi , ahlakta mı , bilimde mi ? Bu tartışmalar tarihten beri sürdüğü gibi, bugünkü birçok konunun da iskeletini oluşturuyor. Aslında eğitim tartışmalarının temelinde olan unsur, bugünkü gibi muhalefet olmak için karşı çıkmaktan ziyade; hayata karşı, hayatı algılamaya karşı var olan iki farklı bakış açısıdır. Uhrevilik ve dünyevilik bakışları siyasetin güdümündedir. Bu nedenle 2012 yılında bile ulusal eğitimin en yaşamsal evrelerini eğitimden sorumlu örgüt, kurum ve bilim çevreleri değil; onlara kulak vermeyen siyasetçiler tartışıyor.

    1839 Tanzimat Fermanı’yla başlayalım. Tanzimat yöneticileri tutucu çevreleri ürkütmemek için, Tanzimat-ı Hayriye Fermanı’nda eğitime değinmemişlerdir. Dahası aynı çevreleri hoşnut etmek için, Mekatib-i Umumiye Nazırlığı’na İmam-zade Es’ad Efendi’yi getirmişlerdir. Es’ad Efendi çocukların başka mektebe gidebilmeleri için,12-13 yaş sınırını koyarak işe başlamıştır.

    Sultan Abdülmecid genel ve mesleki eğitime, ahiret işleri kadar önem verilmesini istemişti ; ama Es’ad Efendi’nin çizdiği sınırları değiştirmek zordur. Bu nedenle Tanzimat’ın getirdiği serbestlikten, Batı düzeyinde okullar açan azınlıklar ve yabacılar yararlanabilmiştir.

    1856 Islahat Fermanı’nda, Tanzimat Fermanı’na artı olarak ; ‘’Her okul herkese açık olacak’’ cümlesi vardır. Cevdet Paşa medreselerin ıslah edilemeyeceğini düşündüğünden Batı ile bir sentez istemektedir.

   Kızların eğitimi de önemli bir tartışma konusudur o zamanlarda. Kimi kesim; ailesini mutlu kılacak kadın din ve dünyasını bilmelidir düşüncesini benimserken ; kimi kesim de, ne amaçla olursa olsun kızların eğitimine şiddetle karşı çıkmıştır.

    1869’da Sultan Abdülaziz, kız ve erkek sıbyan ve rüşdiyelerinin yaygınlaştırılmasını beyan ederek, o yıl yayımlanan Maarifi Umumiye Nizamnamesi’nde; yeni kuşakların eğitilmesi, devlete düşen bir görev olarak vurgulanmıştır. Nizamnameyi yürürlülüğe koyan Safvet Paşa; ekonomide geri olmamızın nedenini, bilimde, sanatta, eğitimde geri olmamıza bağlamıştır.

    Örneklerden de gördüğümüz gibi tarihimizde de sürekli eğitimle ilgili kafa karışıklığı mevcut olmuştur. Ya at gözlükleriyle bakılan bir sistem savunulmuştur, ya da tamamen bizim yapımımızdan farklı , bizden uzak bir sistem. Batı’yla bir sentez yapılması gerektiğini savunanlar olsa da, ne yazık ki bu düşünce somut bir boyuta ulaşamamıştır.

    Bugüne geldiğimizde ise adı Milli Eğitim olan ; ama milli olmakla uzaktan yakından alakası olmayan bir çökük sistemin içerisinde sıkışıp kalmış durumdayız. Geçmişimizin verdiği kafa karışıklığını çözemediğimiz gibi, üstüne başka boyutları da eklenmiştir. Yaşadığı ülkenin başkentinden haberdar olmayan, tarihini bilmeyen, tarihini öğrenmesi için fırsat verilmeyen nesiller yetiştiriyioruz. Sonra bu çökük sisteme maskeler kuruyoruz, maskeleri değiştiriyoruz. Farklı kostümler giydirerek sistemi ‘güzel ‘ göstermeye çalışsak da ; yetişen nesiller aslında hep yerimizde saydığımızı gösteriyor.

    Bu iş ne at gözlükleriyle olur, ne kendimizden uzaklaşmakla ne de değişik maskeler yaratmakta. Sistemin içi boş olunca, kostüm şahane olsa ne yazar…

31

Sefa Yılmazel14 Mart 20121 Comment

Eğitim Meselesi

     Günlerdir tartışılan 4+4+4 eğitim sistemi gündemi baya oyaladı. Muhalefet, iktidarı farklı amaçlara hizmet etmekle suçladı. İktidar, gene sert çıktı ve yapılan eleştirilere aynı üslupla cevap verdi. Buraya kadar her şey normal. Klasik meclis tartışmalarımız. İktidar bir şey sunar, muhalefet eleştirir, ve saire ve saire…     

     Siyasilerimiz bu meseleyi tartışa dursun, gelin biz olaylara daha farklı bir şekilde bakalım. Bana göre, Türkiye’nin en önemli sorunu ‘’eğitim’’dir. Eğitimin; futbol sistemi gibi 4+4+4 şeklinde tartışılmasındansa, niteliği tartışılmalıdır. Eğitim sistemiz baştan aşağı yanlışlarla, sapmalarla, dayatmalarla dolu. Tamamen ezberci, kalıplara sıkıştırılmış, düşünmeyi körelten, beyinleri sulandıran, kendi kültüründen uzaklaştırılmış bir eğitim sistemine sahibiz. Üniversite kazanmak için; şair ezberleten, formül ezberleten bir zihniyet. Batı’nın klasiklerini okutup, kendi klasiklerinden uzaklaştırılmış; İbn-i Sina’dan, Farabi’den, Cahit Arf’tan, Hayyam’dan, Akşemseddin’den ve nicelerinden bi’ haber bir sistem. Batı’ya ayak uydurma pahasına; kendi kültüründen, kendi tarihinden, kendi benliğinden uzaklaştırılmış bir eğitim.Milli Eğitim diyoruz değil mi? Allah aşkına bu eğitim sisteminin neresi milli?

     Ve en büyük sorunlardan biri, fırsat eşitsizliği. Aklınıza Doğu-Batı farkı gelecek, ama ben size daha acı bir şey söyleyeceğim. Bırakın Doğu-Batı’yı bugün İstanbul gibi Dünya’nın sayılı metropollerinden biri olan bir şehirde bile fırsat eşitsizliği söz konusu. Sultanbeyli, Alibeyköy ve daha birçok bölgede okulların hali içler acısı durumda. Sen en büyük şehrinde bile eğitim eşitliğini oluşturamamışken, kalkıp bir de 4+4+4 ‘ü tartışıyorsun ya helal olsun sana ey şanlı meclis!

     Türkiye’nin demografik yapısına baktığımız zaman, gençliğin nüfus içersindeki payını daha iyi anlamış oluruz. Eee madem potansiyel bir gençlik var, niye biz bu genç beyinleri daha da geliştirecek, aydınlatacak bir eğitim sistemi oluşturmuyoruz da tamamen dayatmaya dayalı bir sistemle devam ediyoruz. Yoksa korkuyor muyuz? Okuyan gençlikten, düşünen gençlikten, üreten gençlikten? Düşünmeyen ve karnı aç olan insanı kandırmak kadar kolay bir iş yoktur bu dünyada. Sorarım size yoksa sizde bunu mu istiyorsunuz ?

   
      ‘’En önemli ve verimli vazifelerimiz milli eğitim işleridir. Milli eğitim işlerinde kesinlikle zafere ulaşmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur.’’
 Mustafa Kemal ATATÜRK

research paper editing custom research paper writing service cheap assignment writing service write a research paper good college essays case study website custom writing paper custom essay order research essay writing essays custom essay order cheap custom writing service buy an essay cheap custom writing service research essay essay writer cheap do my assignment best online essay writing services writing essays for dummies cheap research papers
1
write essay for me essay editing service help with assignment writing writing an analytical essay professional essay writing services essay writing website pay someone to write my paper essay writing service reviews scholarship essay help essay in english essays for sale do my essay cheap essay writing service the great depression essay paper writers national junior honor society essay best writing services