Posts Tagged ‘eğitim sistemi’

4

Bahadır Kızak30 Kasım 20131 Comment

Milli (!) Eğitim

Ülke gündeminin yoğunlaştığı son günlerde; öğrenciyle ve eğitimle alakası olmayan, tamamen siyasi çatışmalara dayalı dershanelerin kapatılması konusuyla beraber ülkemizde eğitim konusu yeniden gündeme geldi.

Yıllardan beri ülkede eğitim konusunda herkes bir şeylerden rahatsız. Fakat bakıldığı zaman kimse çözüm üretemiyor. Kalıcı, sistemleşmiş bir eğitim sistemi maalesef sağlanamadı. Değişen her hükümet mutlaka eğitim sisteminde hayati değişiklikler yaptı. Hatta bazı hükümetlerde milli eğitim bakanları futbol maçlarında oyuncu değiştirir gibi değiştirildi. Ve en önemlisi partiler üstü bir eğitim sisteminde uzlaşma sağlanamadı.

Eğitim önemi gibi klişe konulara değinmek istemiyorum. Fakat eğitim konusunda bilinmeyen bir hususun aydınlatılması gerekir: “ 1949 Eğitim Komisyonları Anlaşması “

İkinci Dünya Savaşı sonrasında girilen soğuk savaş döneminde ABD, maddi olmayan bir silah buldu. Bu silah, sömürgeciliğin modern adı olan emperyalizmdi. Bu silahın çeşitlerinden biri de “ Kültür Emperyalizmi “ olarak yaratıldı.

Stratejik olarak hayati öneme sahip olan Türkiye de bu emperyalizmden nasibini Fulbriht Eğitim Komisyonları Anlaşması’yla aldı.

Soğuk Savaş sonrası oluşan yeni sistemde kendine yer edinmeye çalışan Türkiye, 27 Aralık 1949 yılında ABD ile “ Fulbright Eğitim Komisyonları Anlaşması “ imzaladı.

1414786_235699553261019_763870515_n Continue Reading

31

Sefa Yılmazel4 Kasım 2013Yorum Yaz

Değişmeyen Çile: Milli Eğitim (3)

Geçtiğimiz haftalarda başladığım Değişmeyen Çile: Milli Eğitim yazı dizimi, bu hafta üniversiteleri ele alarak tamamlayacağım.

1)  http://www.genccinar.com/2013/10/degismeyen-cile-milli-egitim-1.html
2)  http://www.genccinar.com/2013/10/degismeyen-cile-milli-egitim-2.html

Öncelikle, Türkiye’de faaliyet gösteren üniversite sayısına bakalım. Türkiye’de 71’i vakıf, 104’ü devlet olmak üzere 175 üniversite faaliyet göstermektedir. 2003 yılında bu sayı 70 idi. Avrupa’da üniversite sayısı ortalama 1000 civarında, Amerika’da ise 5000’in üzerinde üniversite bulunmakta.
Konuyu belli başlı bölümler üzerinden ve yapılan bazı değişiklikler üzerinden ele almaya çalışacağım. Sorunlara, ağırlıklı olarak nitelik-nicelik bakımından yaklaşmaya çalışacağım.

-İşletme-İktisat
İşletme, iktisat bölümünü okuyan veya bu bölümden mezun olan birini tanımama olasılığınız nedir diye bir araştırma yapılsa, eminim bunun sonucu ‘sıfır’ çıkar. Sonucun böyle olması normal, çünkü bu bölümlere ayrılan kontenjanlar oldukça yüksek. Örneğin, İstanbul Üniversitesi İktisat bölümüne her sene 500 öğrenci alınıyor, Marmara Üniversitesi de İstanbul Üniversitesi’nden geri kalmayarak İşletme bölümüne her sene 450 öğrenci kabul ediyor. Tabii, kontenjanlar bu iki üniversite ile sınırlı değil. Her üniversitede bu iki bölümden biri muhakkak var. Tabi bir de bunlara açık ve uzaktan eğitim fakültelerini katmak gerek. Dünyaya baktığımızda iki bölümün de belli bir ağırlığa sahip olduğunu görebiliriz. Yabancı birine ‘Economy’ veya ‘Business’ dediğinizde karşınızdaki insanın tepkisinden de bunu anlayabilirsiniz. Eğitim programımızda da ciddi sıkıntılar olduğu ortada. Örneğin, işletme bölümünün 4 yıllık bir programa sahip olması gibi. Hakkı 2 yıl olan bölüm, bizde 4 senede bitiriliyor ve her sene döne döne aynı şeyler tekrar ediliyor. Özetle, bu iki bölümdeki yoğunluk trajikomik bir durum ortaya çıkartıyor: Bu bölümlerden mezun olanlar, müzmin işsiz veya potansiyel ‘kasiyer’.resim_20090910104904 Devamını oku…

31

Sefa Yılmazel27 Ekim 2013Yorum Yaz

Değişmeyen Çile: Milli Eğitim (2)

Geçen hafta başladığım Milli Eğitim yazı dizisini, lise kademesini ele alarak bu hafta tamamlamayı düşünüyorum. Geçen hafta ilkokul ve ortaokul aşamasını ele almıştım, okumayanlar bu linkten ulaşabilirler; http://www.genccinar.com/2013/10/degismeyen-cile-milli-egitim-1.html

Ülkemizdeki lise türlerine bakacak olursak. *

1. Fen Liseleri
2. Anadolu Liseleri
3. Özel Liseler
4. Süper Liseler ( 2005 yılında kademeli olarak kaldırıldı ve mevcut okullar Anadolu Lisesi’ne dönüştürüldü. )
5. Meslek Liseleri ( Her türlü meslek liseleri, sağlık meslek liseleri, endüstri meslek liseleri gibi. )
6. Düz Liseler ( 2013 yılında kaldırıldı ve mevcut okular Anadolu Lisesi’ne dönüştürüldü. )

Son yıllarda yapılan değişiklikleri göz önünde bulundurduğumuzda, ortaöğretimden liseye geçen bir öğrenci, fen lisesi, anadolu lisesi veya herhangi bir meslek lisesinde öğretim hayatına devam etmektedir.

Lise aşamasında; süper ve düz liselerin kaldırılması, alan ve katsayı uygulamasının kaldırılması ve imam-hatip okullarının genişleyen formatı ile oluşan sorunları ele alacağım. images
Süper ve düz liselerin kaldırılması ile bir boşluk olduğu kesin. Geçtiğimiz sene 500 binin üzerinde öğrenci açıkta kaldı. Düz liselerin anadolu lisesine dönüştürülmesi ile anadolu veya fen lisesine yerleşemeyen öğrenciler açıkta kalarak, MEB tarafından çok programlı liselere, açık liselere, meslek liselerine veya imam-hatip liselerine yönlendirildi. Özellikle çok programlı liselerin her yerde bulunmayışı, meslek okullarının da sınırlı kontenjana sahip olması öğrencilerin açık liselere yönelmesinde temel etkeni oluşturdu. Basit bir şekilde düşündüğümüz zaman, MEB’in bu konuda da stratejik bir hataya düştüğünü kavrayabiliriz. Süper liseler, özellikle test alanında başarılı olamayıp okul sisteminde daha başarılı olan öğrenciler için iyi bir alternatifti. Düz lise ve anadolu lisesi arasında bulunan süper liseler, arada kalan öğrenciler için iyi bir alternatif oluşturuyordu. Fakat bu liseler kaldırıldı ve anadolu liselerine dönüştürdü. Yani bu okullar da, sınav ile öğrenci almaya başladı. Geçtiğimiz dönem kaldırılan düz liseler de kademeli olarak anadolu liselerine dönüştürüldü ve bu liselerde sınav ile öğrenci almaya başladılar. Yani vasat veya vasat üstü bir öğrenci için alternatifler gittikçe azaldı. Devamını oku…

31

Sefa Yılmazel13 Ekim 2013Yorum Yaz

Değişmeyen Çile: Milli Eğitim (1)

“On bir yıldır süren Ak Parti döneminde en verimsiz, en istikrarsız kurum sizce hangisidir?” diye bir soru sorulsa, hiç süphesiz vereceğim cevap; Milli Eğitim Bakanlığı olur. Şöyle bir geriye dönüp, düşünüldüğünde hemen hemen herkesin aynı kanaatte olacağı düşüncesindeyim.

Üç dönemdir üst üste tek başına iktidar olan bir parti, bir türlü Milli Eğitim Bakanlığı’nda istikrar sağlayamamış ve bu bakanlığa toplamda beş ayrı ismi getirmiştir. Yani ortalama olarak, 2,5 yılda bir yeni Milli Eğitim bakanı görevlendirildi. Kısaca bu isimleri hatırlayacak olursak;

1. Erkan Mumcu ( 19 Kasım 2002 – 17 Mart 2003 )

2. Hüseyin Çelik ( 17 Mart 2003 – 3 Mayıs 2009 )

3. Nimet Baş  ( 3 Mayıs 2009 – 7 Temmuz 2011 )

4. Ömer Dinçer ( 7 Temmuz 2011 – 25 Ocak 2013 )

5. Nabi Avcı ( 25 Ocak 2013 – ? )

Belli başlı konular üzerinden, Ak Parti hükümetinin Milli Eğitim politikasına bakıp, bu konudaki görüşlerimi dile getireceğim. Kısıtlı bir alana sahip olduğumuzdan, yazımı bölümlere ayırdım. Bu hafta ilkokul ve ortaokul aşamasını ele alacağım.

Öncelikle ortaokuldan liseye geçiş sürecini el alıp, sondan başa doğru gidecek olursak;

Bu mesele tam bir yapboza dönmüş durumda. Hatırlarsanız, Hüseyin Çelik döneminde ‘dershane’ etkisi azaltılmak için 8. sınıf öğrencilerinin girdiği OKS kaldırıldı ve yerine 6, 7 ve 8. sınıf öğrencilerinin gireceği SBS getirildi. Yani eskiden, öğrenciler bir sene dershaneye giderken bu dönemde üç sene dershaneye gitmeye başladılar. Ardından, Nimet Baş geldi ve çocukları ard arda sınava sokan bu sistem yerine, tekrardan tek sınavlı sistemi getirdi. Yani, Hüseyin Çelik’in yıktığını, Hüseyin Çelik’in yaptığını yıkarak geri getirdi. Ardından iktisatçı Milli Eğitim Bakanı’mız Ömer Dinçer geldi ve dershanelere tekrardan savaş açtı. 4+4+4 sistemi, serbest kıyafet uygulaması gibi tartışmalı işlere imza attı. Aşırı tepki sonucunda onun da vadesi doldu ve yerini daha ılımlı olan, Nabi Avcı’ya bıraktı. Kendisi, tansiyonu düşürmek için göreve getirilse de bu konuda pek de başarılı olduğu söylenemez. Son olarak, bu dönemde de SBS kaldırıldı ve yerine bütün okullarda yapılacak olan ortak sınav sistemi getirdi. Yani, senede 12 sınavı, üç senede 36 sınavı MEB yapacak ve okul başarılarına göre öğrencileri okullara yerleştirilecek. Devamını oku…

7

Ahmet Faruk Bakacak19 Şubat 2013Yorum Yaz

Eğitim Sistem(sizliği)

Sakarya AKM’de, belediyenin düzenlemiş olduğu “ustalara saygı” programında Kemal Haşim KARPAT’ı anıyoruz. Sırası ile konuşmacılar Hoca hakkında anılarını, düşüncelerini anlatıp dinleyicilere bilgi veriyorlardı. Son konuşmacı, o zaman İstanbul Şehir Üniversitesi rektörü olan, şu an YÖK başkanlığı görevini yürütmekte olan Gökhan Çetinsaya Bey idi. Konuşması ayakta alkışlanan Çetinsaya, Hocayı tarif ederken enteresan bir cümle kurdu. Salon o cümleyi duyduktan sonra on saniye sonra alkışlamaya başladı. O cümleyi sizlerle paylaşmak istiyorum;
“Hocayı hoca yapan değer, 19. ve 20. Yüzyıl Türk Eğitim sisteminden nasibini almamış olmasıdır.”
Evet, aynen böyle dedi ve salon koptu. Bu programın üzerinden çok kısa bir zaman geçtikten sonra yeni görevine atandı ve ben böyle muhteşem bir sosyolojik tespit yapan başkandan hala bir şeyler bekliyorum. Gerçekten hoca Türkiye’de hiç eğitim alamamış ve Türkiye’yi birçok alanda ilk defa temsil etmiş bilge Türk olarak ömrünün büyük bir bölümünün ABD’de geçirmiştir.

Böyle bir hatıradan sonra gelelim kendi konumuza; ülkemizde eğitim sistemi.


Okuma alışkanlığının kazandırdığı zararlı alışkanlıklardan biri de düşünmektir. Bu haslete ilk ulaştığımda neden bir Mimar Sinan yok, neden bir Fuzuli, neden bir Barbaros veya neden Fatih yetiştiremiyoruz diye kendimi yargıladığımda müebbete çarptırılabileceğimi düşündüm. Türkiye’mizin yetiştirdiği değerlere bakıyorum da öncelikle pek bi değer göremiyorum. Aradan sivrilenlerin ise de Türk eğitim sisteminden pek nasiplenmediklerine şahit oluyorum. Bu farklılık, yani eğitim sisteminin getirdiği farklılık ise toplum arasında bir doku uyuşmazlığı oluşturmaktadır. Bu doku uyuşmazlığının ise beraberinde getirdiği sorunlar ise herkesçe malumdur.

Gelelim bu düzensizliğin silsilesi nereden başlıyor sorusuna. Tabiri caizse hastalığın teşhisini koymaya. Herkesçe malumdur ki bizim eğitim sistemimiz ilk yarayı 3 Mart 1924 tarihli Tevhidi Tedrisat Kanunu ile almıştır. Ve neredeyse 1000 yıllık deneyimi olan medreseler kapatılmıştır. Bu tahribatı 1 Kasım 1928 Harf Devrimi adı verilen, amacı müphem olan vaka takip etmiştir. Bu olaylar silsilesinin bugüne verdiği zararın en basit örneği dedesinin yazdığını okuyamayan, mezarları mektupları anlamayan, uydurukça bir dil kullanan gençliğimizdir. O güne yansıyan durumun vahametini ise gece âlim olarak yatan bir kişinin sabah kalktığında cahil olarak sokağa çıkmasını tahayyül ederek anlayabilirsiniz. Eskimeyen yazı bugün yeniden canlanmaya veya canlandırılmaya çalışılsa da aradan geçen tahrip gücü yüksek zaman aşımı yüzünden telafisi bir hayli güç durumdadır. Zira, delik büyük ama yama küçüktür. İşte bu harf devrimi meselesi eğitim sistemimizde en büyük tahribatı vermiştir.
Gelelim ikinci bir probleme, Osmanlı Devleti yıkılıp yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti rejim olarak cumhuriyeti, anlayış olarak demokrasiyi benimsemiştir. Osmanlı ise monarşi ve şeriat anlayışına sahiptir. Ülkemizde yıllarca insanlar zorunlu eğitime tabi tutulmamışlardır. Bunu devletin yeni kurulmasına, ders verecek ekonomik imkânların olmamasına bağlayabilirsiniz. Ama Osmanlı’da en azından mahalle mekteplerine gitmek zorunlu idi. Ve bu işlemde devletin kasasından beş kuruş para çıkmaz idi. Yani bir insanın hayatını idame ettirecek kadar eğitim alması mecburi idi. Hele de bu eğitim sırasında bir talebenin geliştirilebilir yanı fark edilirse mutlak suretle değerlendirilir ve eğitilmesi için payitahta alınıp eğitimleri tamamlanıncaya kadar kontrol altında tutulurdu. Zaten Enderun başlı başına bir eğitim sistemi idi. Yani, eğitim biraz da zorunlu idi. Bu şartlar neticesinde devlet hem kendi kadrolarına vasıflı devlet adamı yetiştirmiş hem de halkı için gerekli ulemanın yokluğunu yaşamamıştır. Devlet kendini önce kendi vicdanına karşı, sonra halkına karşı sorumlu tutmuştur. Cumhuriyetin ve demokrasinin vicdanı olmadığı için günümüzde devlet kendini böyle bir zorunluluk içinde görmemiştir. Bu sebeple, ülkemizin idari ve siyasi kadroları bu memleketin öz evlatlarınca değil, tabiri caizse ithal kişiliklerle işgal edilmiştir. Ve bu da, yazımızda belirtmiş olduğumuz doku uyuşmazlığına sebep olmuştur. Bu doku uyuşmazlığı kendisini bazen başörtüsünün önüne bir set, bazen ezanın Türkçe okunması, bazen ırkçılık, bazen ülkenin ihtiyaçlarını karşılıyoruz iddiası ile devletin kurumlarını peşkeş çekmek ve devletin kasasını boşaltma gibi bedbaht olaylarla kendini göstermiştir. Bu olayların neticesinde yaşanan acı hadiselerin hepsine yüce milletimiz şahittir.

Meselenin diğer boyutuna gelince, eğitim ciddi bir iştir ve disiplin ister. “Suret, sirete sirayet eder” sözünden yola çıkacak olursak, bugünün öğrencilerinin fotoğrafları ile bir idadi talebesinin fotoğraflarını karşılaştırdığımızda netice kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bugün ülkenizin en başarılı eğitim kurumlarının başında gelen askeri okullar(askeri liseler ve harp akademileri) disiplinli eğitim anlayışları ile nam salmışlardır. Günümüzde ise salaş dağınık bir eğitim sistemi içerisinde bulunmakta ve bocalamaktayız. Bu tarzı meşrulaştırmak için ise zorunlu kıyafet uygulamasını kaldırıyorlar. Bunların yerine eğitim kıyafetlerini daha dikkatli bir şekilde seçerek yenileme işlemi yapılsaydı daha fazla muvaffak olunurdu. Hoş, giydiğimiz önlükleri ve okul formaları aklıma geldikçe öfkelenen biri olduğum için yeni uygulamaya tepkim biraz gecikti.

Son olarak milli eğitim bakanlarımıza bakalım. Değerli okuyucular, uzun uzadıya bir inceleme yaptığınızda sizler de şahit olacaksınız ki bu vazifeyi ifa etmiş zatlar arasında kişiliğinde liderlik, alimlik, irfan sahibi bir kişi bulamayacaksınız. Hatta bu bakanlık hükümetlerce pek önemli görülmediği için siyasi oyunlara alet edilerek koalisyon hükümetlerinde muhalefete şirin, halka da demokrat görünmek gayesi ile hükümetten olmayan bir vekile verilmiştir. Ödenek, yatırım ,bütçeden pay, destek gibi meseleler zaten bu bakanlık binamıza hiç uğramamıştır. İdeolojilere kurban giden öğrenci ve öğretmenleri ne siz sorun ne de ben anlatayım. Şimdi bu yazıyı nasıl bitireceğim diye düşünmeye başladım ve aklıma şu cümle geldi “böyle yarım yamalak bir eğitim sisteminden nasiplenmiş bir kişinin yazısı nasıl iyi biter ki? ” Evet, insan içinden gelen sese sus diyemiyor. Ama şunu da itiraf etmeliyim ki son kabine revizyonundaki değişim beni biraz ümitlendirdi. Umarım yeni bakanımız vazifesini hakkıyla ifade ederde bizlerde biraz rahatlarız.

Bilgiyle dirilenler ölmez. - Hz. Ali
31

Sefa Yılmazel17 Aralık 2012Yorum Yaz

” Kitapsız Yaşamak, Kör, Sağır, Dilsiz Yaşamaktır ”


     Bugün, sizlere bir itirafta bulunacağım. Sadece itirafta bulunmak ile kalmayıp biraz da sitem edeceğim aslında. Ayrıca itirafta bulunacak kişi ben olmama rağmen, bu itirafımın aslında birçok kişi için de geçerli olduğunu belirtmemde fayda var.

      Sorun şu ki, ben, üniversiteye gelene kadar düzenli bir şekilde ‘kitap’ okumuyordum. Hatta öyle ki Dünya Klasiklerini bile üniversite de okumaya başladım diyebilirim. Nasıl oldu, nasıl başladım pek bilmiyorum açıkçası. Belki de yaşadığım sıkıntılı dönemlerde kitaba sarıldım. Aslında sarılmaktan öte bir şeydi. Baya sınırı zorluyordum. Arkadaşlarım benim bu halimi hayretle izliyorlardı çünkü kafelerde, pastanelerde tek başıma oturup kitap okumaya başlamıştım. Sanki arkamdan bir atlı koşturuyordu ve ben eğer ‘’kitap okumazsam’’ atlılara yakalanacaktım. Aslında normal bir tepkiydi benimkisi. Eğitim hayatım boyunca, fantastik, bilim kurgu ve okul için okunan ‘’sıkıcı’’ romanları saymazsak pek bir şey okuduğum söylenemezdi ve benim bir an evvel okumaya başlayıp bu açığı kapatmam gerekliydi. Dolayısıyla bende bir anda kendimi kitapların arasında buldum.


      Bugün, kitap okumak benim için adeta yapmam gereken bir şey gibi. Aslında bu pek de iyi bir şey değil. Bir kitabı okurken onun tadına varmak gerek, duraklamak gerek ve onun ne anlatmak istediğini hissetmek gerek. Ama ne yazık ki ben çoğu zaman bunu yapamıyorum, romanlar ve şiirler dışında demek daha doğru olur herhalde. Neden bunu yapamıyorum, çünkü kendimi eksik hissediyorum. Adeta benim için bir ‘’vicdan’’ meselesi oldu diyebilirim. Yani okumadığım zaman vicdanım beni sıkıştırmaya başlıyor, rahat edemiyorum ve korkuyorum bu alışkanlığımın kaybolmasından. Çünkü; kitap okumak öyle bir şey gibi, ipin ucunu bir kaçırdın mı toparlamak çok zor. Yani, pek de insaflı değiller bu konuda, birkaç gün kapağını aralamayın hemen unuturlar sizi.


     Hal böyle olunca, bu zaman içerisinde bunun sebebini de sorguladım kendi kendime. Düşündüm, neden kitaplardan bu kadar uzak kalmışım. Neden daha çocuk yaşlarda, ilkokul, lise sıralarında okumam gereken eserleri o zamanlarda okumamışım diye. Bunun nedenini tek bir şeye bağlamak zor. Yıkıcı bir eleştiri ile olayı direk ‘eğitim sistemimize’ bağlamak acımasızlık olur. Kitaplardan uzak kalmam da tabi ki, hem kendimin hem de ailemin de payı var. Yazımın başında da belirttiğim gibi, bu sorun, bu itiraf sadece bana has bir şey değil. Benim ailem bu konuda beni yeterli derecede teşvik etmemiş olabilir veya ben bu konuda yeterli derecede istekli olmamış olabilirim; ama benim dışımda birçok öğrencinin de ‘kitap okuma alışkanlığının’ hala oluşmaması veya geç yaşta oluşması, beni bu konuda en büyük ‘cezayı’ eğitim sistemimize kesmeye yönlendiriyor.

      İlkokul yıllarımı hatırlamaya çalışıyorum, kitap ile ilk tanışmam nasıl oldu diye ve aklıma pek de parlak olmayan sahneler geliyor. Hatırlıyorum, rastgele bir kitap seçerdik ve onu okuyup tahtada anlatmamız veya özetini çıkartmamız istenirdi. Okuduğum okulun bu konudaki en iyi yanı, her gün bir dersin ‘okuma saati’ olmasıydı. Ama orada da şöyle bir sorun vardı, ne okuyacaktık biz? Herhangi bir yönlendirme olmaksızın, zorlayarak ve sınava tabi tutarak alıştırmaya çalıştılar bizi kitaba. Ama olmadı, ben ve benim gibi birçok insan ilkokulda bu alışkanlığı kazanamadık.

      Lise yıllarımı hatırlamaya çalışıyorum, bir üst kademede kitap ile aram nasıldı diye ve aklıma yine parlak sahneler gelmiyor. Edebiyat sınavları için ‘özenle’ seçilmiş bir dizi kitap, sene içersinde okunacak ve sınavda bu kitaplardan sorular sorulacak… Durum böyle olunca, lisede de kazanamadık kitap okuma alışkanlığını. Anlayacağınız, eğitim kurumlarımızda öğrenciye kitap okuma alışkanlığını kazandırmak için yapılan tek şey, zorlama ile öğrenciyi sınava tabi tutmak.
 
     Bir insana, özellikle de bir çocuğa ‘zorla’ bir şey yaptırabilirsin; ama asla ‘zorla’ bir şey sevdiremezsin. Bizim kitap okuma alışkanlığı da böyle bir şey işte. Zorla sevdirmeye çalıştılar bize; sınav ile korkuttular, not ile tehdit ettiler, evet okuduk belki ama sevemedik işte.

      Son olarak, birkaç şey söyleyip yazımı bitirmek istiyorum. Kitap okumak zor iştir, sevgi ister, sabır ister. Bu işi daha kolay hale getirebilmek de bana göre eğitim sistemimizin tekrardan yapılanmasıyla mümkündür. Umarım bir gün, bizimde kütüphanelerimiz yirmi dört saat açık olur, içinde sabahlayanlar, masa başında uyuya kalanlar olur…

* ” Kitapsız yaşamak, kör, sağır, dilsiz yaşamaktır. ”  Seneca

NOT: Bu arada, ” Bitlis’te Beş Kütüphane ” projemize desteklerinizi bekliyoruz. Kitap, onların da hakkı. Son tarih 18 Ocak.

https://www.facebook.com/events/462175663818057/  

31

Sefa Yılmazel3 Aralık 2012Yorum Yaz

Kılık Kıyafet Meselesi


     Geçtiğimiz hafta, Milli Eğitim Bakanlığı sözde ‘’devrim niteliğinde bir karar’’ ile okullarda serbest kıyafet uygulamasına geçileceğini duyurdu. Yapılan değişiklik; gerek medyada, gerekse toplumun çeşitli kesimlerinde hem olumlu hem de olumsuz tepkilere sebep oldu. Daha çok ‘liberal’ dediğimiz ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ zihniyetine sahip aydınlarımız ve insanlarımız, ayakta alkışladılar bu açıklamayı. Tek tip kıyafetin; ideolojik eğitimi temsil ettiğini, çocukları kısıtladığını, özgür yaşama karşı bir engel olduğunu ve bu uygulama ile bunun önüne geçildiğini söylediler. Öte yandan, toplumun bir başka kesimini oluşturan ‘’laikçi teyzeler, amcalar’’ ise hükümetin yaptığı her şeyde bit yeniği arama alışkanlıklarını, yapılan bu değişiklikte de değiştirmediler. Onlara göre ise, yapılan bu değişiklik ile türban ilkokula kadar sokulmak isteniyor ve tamamen ‘’türban’’ için yapılmış bir değişiklik . Bu iki görüşün dışında kalan ve benimde içinde yer aldığım bir diğer kesim ise olaya daha objektif bakarak, yapılan bu değişikliğe karşı çıkmaktadırlar. Gerekçeleri ise, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının, bu değişikliğe uymadığı ve öğrenciler arasında tabakalaşma oluşturacağını düşünmeleri.


      Olayı, biraz da geçmişimize bakarak yorumlayabiliriz aslında. Söz konusu kılık, kıyafet olunca, toplumumuzun bu tarz yeniliklere pek de yabancı olmadığını söyleyebiliriz. Osmanlı’da III. Selim’den, II. Mahmud’a kadar bir çok padişahın bu tarz ‘’şekil’’ değişiklikleri yaptığı tarih sayfalarında yer alıyor. Osmanlı’nın devamı niteliğinde olan, Türkiye Cumhuriyeti’ninde de bu tarz ‘’şekil’’ değişikliklerinden bahsedebiliriz. Örneğin; şapka devrimi ile insanlarımızın ‘’şapka’’ takarak Avrupalı olacağı sanılmıştı. Aynen II. Mahmud döneminde de ‘’fes’’ takarak modernleşeceğimizin sanıldığı gibi. Tarihimizden de görüldüğü gibi kılık, kıyafet konusunda çok da yaratıcı ve yenilikçi değiliz aslında. Yapılan tüm yeniliklerimizde bir ‘’şekilcilik’’ havası var. Zihniyete dokunmadan, uygunluğu tartışılmadan yapılan devrimler…

      Söz konusu, ‘okullarda serbest kıyafet’ devriminde de geçmişte yapılan hataların bir tekrarını görüyoruz aslında. Akla gelen ilk soru, eğitim kurumlarımızın böyle bir yeniliğe ne kadar ihtiyacı vardı? Eğitim sistemimizde birçok eksik ve aksaklık söz konusu iken, sistemin böyle bir yeniliğe pek de ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Okullarımızda; hala ezbere dayalı, kalıplara sığdırılmış bilgilerle eğitim veriliyorken bu değişikliğe ne derecede ihtiyacımız vardı? Eğitim kurumlarımız hala hipodroma benziyorken ve öğrencilerimiz hala bir at gibi yarıştırılıyorken, tek tip giyinmeyip serbest kıyafet giyinerek yarıştılmaları neyi değiştirebilir ki? 

 
     Gelelim asıl önemli soruna, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısı bu değişikliğe ne derecede uygun? Haftaiçinde birçok kanalda tartışıldı, birçok gazetede konuşuldu aslında; serbest kıyafet uygulaması ile çocuklar arasındaki eşitliğin ortadan kalkacağı ve alım gücü olmayan ailelerin zor duruma düşeceği konusu. Aileler çocuklarından gelen birçok talebi karşılamıyorken, aileleri tekrardan bir yükün altına sokmanın gereği nedir? İstediğiniz kadar sınırlama getirin, yasaklı kıyafetler listesi yapın, Türkiye’de ‘’serbest kıyafet’’ geldi dedin mi bu işin önünü alamazsın. Hele ki bu hakkı öğrencilere verdiğinizi düşünürsek, durum pek de iç açıcı sonuçlar vermez.

      Ayrıca bu değişiklik yapılırken gerekli kişilerle yeterli derecede fikir alışverişinde bulunulmadığını düşünüyorum. Böyle bir değişiklik yapılırken pedagog, psikolog ve eğitmenler ile görüşülerek ve öğrenciler ile ailelerin de fikirleri alınarak bir adım atılması daha doğru ve daha yerinde olur.

      Özetle, yapılan bu değişikliliğin bir ihtiyaç veya gereklilik doğrultusunda yapıldığını söylemek oldukça zor. Öğrenciler ve eğitimciler başta olmak üzere toplumun büyük bir kesimi tarafından benimsenmeyen bir değişiklik olduğu da gelen eleştiriler doğrultusunda açıkça gözler önüne serilmiştir.

23

Tolga Bozkurt29 Nisan 2012Yorum Yaz

Tartışılması Gereken Eğitim

Eğitim konusundan daha önce de bahsetmişken, bu konu üzerinde durmakta fayda görüyorum. Bu sistem tartışmalarında dikkatimi çeken bir konu oldu, buna değinmeden edemeyeceğim. Günlerce, haftalarca tartıştık eğitim sistemi nasıl olsun, yeni sistem neler getirecek neler götürecek… Kimse de çıkıp demedi ki, yahu kardeşim iyi güzel de bırakın niceliği, sistem nasıl olursa olsun, eğitimin niteliği nasıl olacak? Evet, bu süreçte daha mantıklı bir soru düşünemiyorum. Her beylik laf edenin diline pelesenk değil midir bu “nicelik olacağına nitelik olsun” sözü? Peki, neden bu süreçte bir babayiğit çıkıp da sormadı bu soruyu? Rakamlar üzerinde tartışıldı yok efendim 4+4+4 olmasın 5+3+4 olsun yok 1+8+4 olsun vs. Ama bunlardan biri de çıkıp “biz bu eğitimi nasıl vereceğiz, bu çocuklara neler öğreteceğiz, müfredatımızın niteliği nedir, yeni sistemde bununla ilgili ne yapacağız?” gibi mantıklı bir şey önermedi.

Bizim var olan eğitim sistemimizin niteliği, okuldan mezun olan bir öğrencinin dershaneye gitmeden, istediği lise veya üniversiteye gitmesine yetmeyecek kadar düşük maalesef. Devlet, ders kitaplarını veriyor, ama o ders kitapları alındığı gibi, yılın sonunda geri teslim ediliyor. Bunun nedeni ise içi bomboş kitaplar. Öğretmenler, o kitaptan öğrenciye verecek hiçbir şey bulamıyorlar. Her ders için tekrar farklı kitaplar alınıyor. Öğrenciler, öğrenmesi gereken şeyler dururken, gereksiz şeylerle doluyorlar.

 Hal böyleyken, bizim bu sistemin niteliğini tartışmamız gereken yerde, niceliğini tartışmamız ne kadar doğrudur acaba? 

23

Tolga Bozkurt1 Nisan 2012Yorum Yaz

Eğitim Sisteminin Siyasi Ayağı


     Eğitim sistemi aşağı, eğitim sistemi yukarı… Gündemden düşmedi, olumlusuyla olumsuzuyla büyük tepki gördü. Siyasi partiler bunun üzerinden rant sağlamaya çalıştı, adeta bir boks müsabakasına çevirdiler ve mikrofonları gören kendini ringde sandı. Öyle ya kimsenin sistemle bir işi yok, asıl iş tabiri caizse rant sağlamak!

     Bandı biraz geriye saralım; eğitim sistemimizi ilgilendiren bir değişiklik düşünüldü, bence güzel bir adım olabilirdi. Neden güzel bir adım? Çünkü bir şeyleri değiştirmenin, iyiye gitmenin yolunun, eğitim olduğuna dair toplumumuzda genel bir mutabakat söz konusu. Böyle düşünecek olursak, eğitim sistemini iyileştirmek gerektiği konusunda da mutabık olabilmemiz tabi ki mümkündür. Peki neden olabilirdi? Olabilirdi, çünkü yeterli değil. Neden yeterli değil? Nesilleri ilgilendirecek bir sistemin, bu kadar kısa bir sürede oluşması ilk neden olarak söylenebilir. Diğer nedenlere geçmeden önce bu nedende biraz daha durmak gerektiği kanaatindeyim. Güzel bir şeyler düşünüyorsunuz, yapmaya çalışıyorsunuz, fena bir iş de değil ortaya çıkardığınız iş ama eksikleri var. Ne yaparsınız? Tabi ki tartışmaya açarsınız, uzmanlara araştırma şansı verip fikirlerini alırsınız ta ki o eksikleri giderene kadar ve işi yapmışken en iyisini yapmış olursunuz. Dolayısıyla da çocukları, gençleri gerçekten eğitimli bir şekilde topluma kazandırmış olursunuz. Bunun yanında bir de diğer faktör var; Muhalefet ve kamuoyu. İşte işin kilitlendiği noktalarından biri de bu. Muhalefet isen eğer, görevin, halkın için, iktidarı bir nevi denetlemek, yaptığı yanlışı beyan edip düzelmesi için katkıda bulunmak, eğer doğru ise arkasında durmaktır. Görevini yerine getireceksin ve bu kadar hassas bir konu söz konusu iken aynı hassasiyeti göstereceksin. Bu tüm cepheler için aynıdır. İktidar da olsan muhalefet de olsan kendini soyutlayıp, vatandaşının çıkarlarını düşüneceksin.  

     4+4+4 son zamanlarda pek aşina olduğumuz bir konu. İçeriğine çok fazla girmeyeceğim, çünkü daha önceki 4+4+4 adlı yazımda bu konuyu naçizane ayrıntılı bir şekilde incelemeye çalışmıştım. Şimdi, genel hatlarıyla ve önceki yazımda, eksik olan kısımlarıyla ele almak istiyorum. Bilindiği üzere, 26 maddelik 4+4+4 eğitim sistemi kanun teklifi iki bölüm olarak ele alındı. Ve ilk oturumda kanun teklifinin ilk 14 maddesi kabul edilerek yasalaştı. Bu ilk 14 maddede genel olarak, yaş meselesi, kademelerin süresi ve içeriği, seçmeli dersler, diploma ve ek puana ilişkin mevzuatlar yer almaktadır.

     Velhâsıl-ı kelâm, eğitim bu kadar önemli ve hassas bir konu ve bunu iyileştirecek her adımı temkinli atmak gerekiyor. Ümit ediyorum ki bu sistemin eksik yönleri düzeltilir, gereken alt yapı sonucunda, zamanı gelince uygulamaya geçer ve ülkemiz için hayırlı olur.

        Sürç-i lisan eylediysem affola…

23

Tolga Bozkurt15 Mart 2012Yorum Yaz

4+4+4

Eğitim sistemimizde bir değişikliğe gidiyoruz. Bu konu, gündemimizin günlerdir meşguliyetine sebebiyet veren bir konu. Tabi ki eğitim gibi önemli bir konunun gündemde olması ülke açısından iyi bir durum, en azıdan yapay gündemlerden iyidir. Gelelim gündemdeki bu sisteme; 4+4+4. İçerik itibariyle gayet cazip ve güzel bir sistem olduğu kanaatindeyim. Lakin düzeltilmesi gereken yanlışlıkları da tabi ki mevcut.

Bu sistem ile 12 yıllık zorunlu eğitim de sağlanmış olacak. Bir çocuk 1 yıl okul öncesi eğitim aldıktan sonra 4 yıl ilköğretimin ilk kademesinde okuyacak ve bu kademenin son yılında ikinci kademedeki bölümler hakkında bilgi ve ders alacak. Sonra ilköğretimin ikinci 4 yıllık kademesine geçecek. Bu iki kademe ayrı okullarda olabileceği gibi tek okulda da olabilecek. İkinci kademeyi de geçtikten sonra 4 yıllık ortaöğretim kademesine geçecek. Tabi ikinci kademenin son yılında da bu kademeye ilişkin bilgilendirme ve yönlendirme alacak. Üçüncü kademenin sonunda gireceği sınav sonrasında üniversitenin istediği bölümüne geçebilecek, herhangi bir katsayı engeline maruz kalmadan. Ama kendi bölümünden gittiği takdirde sınav puanına ortaöğretim başarı puanının %6sı eklenecek. Ya da kendi alanından bazı bölümlere sınavsız geçiş yapabilecek.

Öncelikle bu sistemin eğitim sistemimize faydaları ne olacak? Şöyle ki küçük yaştan itibaren insanlar mesleklerine ilişkin yeterli eğitimleri almış olacaklar, kalifiye elemanların sayısı artacak. Yani insanlar seçtikleri işte donanımlı olacaklar. Öte yandan 4. sınıfı henüz bitirmiş bir çocuğun seçeceği meslek veya bölüm hakkındaki seçiminin ne kadar doğru olacağı da su götürmez bir gerçek. Buna istinaden de yanlış bölüme giden öğrencinin karar değiştirmesi sonucu mağdur olmaması için ya da diğer söylentilerde olduğu gibi imam hatip ve meslek liselerinin önünü açmak için katsayının kaldırılması düşünülmüş. Bu iki durumun da sakıncalı bir yönü yoktur. Meslek lisesinde okuyan biri, alanı dışındaki bir bölüme gitmek isteyebilir, doğaldır. Hele ki 4. sınıfın sonunda karar vermişse bölümüne elbet de ileride farklı tercihler yapabilmelidir. Bu durum diğer alandaki öğrencilere haksızlık olabilir düşüncesine karşın ise kendi alanında yapılan tercihlerde ortaöğretim başarı puanının %6sı gibi bir kısmını merkezi sınav puanına eklenmesi ibaresi konulmuştur. Bu sistemin beraberine getirdiği bir diğer tartışma konusu ise yasadaki kesintisiz 8 yıllık eğitimin 4+4 şeklinde kesintili bir şekilde bölünmüş olması ve yasadan kaldırılması. Eğitimin kesintiye uğraması sonucu kız çocuklarının okullardan alınmasının yaşının düşeceğine dair çekinceler oluşmuş durumda. Yeni sistemde zorunlu eğitimin 12 yıl olması bu çekinceleri biraz hafifletiyor.

Yeni sisteme dair bununlar gibi bir sürü mevcut çekince var. Bu çekincelerin olmasının sebebiyse sistem tartışması üzerinde çok durulmadan meclisten geçmiş olmasıdır. Muhakkak sistemin doğru yanlarının yanında aksak ve yanlış yanları da var. Bunları giderebilmek için sistemi belli bir süre tartışmaya açmak ve eğitimcilerin fikrini almak gerekirdi. Neticesinde sistem, milyonlarca öğrencinin hayatını belirleyecek. Yeterli alt yapının oluşturulması gerekiyordu.

research paper editing custom research paper writing service cheap assignment writing service write a research paper good college essays case study website custom writing paper custom essay order research essay writing essays custom essay order cheap custom writing service buy an essay cheap custom writing service research essay essay writer cheap do my assignment best online essay writing services writing essays for dummies cheap research papers
1
write essay for me essay editing service help with assignment writing writing an analytical essay professional essay writing services essay writing website pay someone to write my paper essay writing service reviews scholarship essay help essay in english essays for sale do my essay cheap essay writing service the great depression essay paper writers national junior honor society essay best writing services