Posts Tagged ‘hukuk’

1

Umut Kaya26 Eylül 2013Yorum Yaz

İfade Özgürlüğü

Türkiye’de çokça konuşulan bir konu vardır: İfade özgürlüğü. ‘Demokrasinin olmazsa olmaz ‘ klişesi de dillendirilerek etkisi kuvvetlendirilir bu kavramın. Tanımına bakacak olursak ifade özgürlüğü, bir düşünce, bir kanaat, tutum veya duygunun barışçıl yoldan açığa vurulmasının veya dış dünyada ifade edilmesinin serbest olması anlamına gelmektedir. Çoğu aydın,akademisyen, siyasetçi ilke olarak ifade özgürlüğü konusunda ortak bir anlayışa sahip olsalar da ‘özgürlüğün kapsamı ve sınırları’ hakkında görüş ayrılığına düşmüşlerdir.

Giriş paragrafında genel olarak ifade özgürlüğünün tanımı ve demokrasinin olmazsa olmazı konusunda kısaca bir bilgi vermiş olduk. Şimdi de isterseniz ifade özgürlüğünün kullanılma biçimleriyle ilgili birkaç cümle yazmaya çalışalım. Şöyle ki, ifade özgürlüğü dendiği zaman akıllara gelen ilk şey duygu ve düşüncelerin sözlü veya yazılı bir şekilde ortaya konmasıdır. Ancak ifade özgürlüğünü salt bu biçimlerden ibaret görmek, hiç kuşkusuz eksik bir saptama olacaktır. Bunların dışında sanatsal gösterim,kişisel görünüm ve görüntü tercihi,gösteri,yürüyüş,toplantı yapma ve örgütlenme gibi değişik ifade özgürlüğü kullanma biçimleri vardır. Ek olarak saydığımız bu biçimleri örneklendirecek olursak yazarın bir romanı,bir yönetmenin filmi,bir heykeltıraşın heykelini,bir ressamın resmini,grev yapan işçileri ifade özgürlüğünün tanımından da anlaşılacağı üzere dış dünyadaki yansımaları olarak değerlendirebiliriz. Bireyler bu örnekteki fiilleri yaparken serbesttirler ve bu serbestlik liberal-demokratik ülkelerin anayasalarında güvence altına alınmıştır. Bu tarz ülkeler ifade özgürlüğü kavramını güvence altına alarak,bu kavramı kamu otoritelerinin keyfi müdahelelerinden koruma gibi bir misyon yüklenmişlerdir. Bu görevi hakkıyla yerine getirmek, bu tür devletlerin en önemli vazifelerinden birisidir. Devletin böyle bir güvence altına alma gibi bir görevi olduğu için, ifade özgürlüğünün özünde ‘politik’ olduğunu söyleyebiliriz.

ifade_gundem

Devamını oku…

187

Hasan Tahsin Kaya23 Eylül 2013Yorum Yaz

Uluslararası Tahkim ve ICSD

Uzunca bir aradan sonra şükür kavuşturana…

Bu haftaki yazımızda uluslararası tahkimden bahsetmeye çalışacağım. Son günlerde yaşadığımız olaylarla hemen hemen herkes tarafından duyulmuş olan tahkim müessesesi, hukuki manada bir özel hukuk uyuşmazlığının mahkemeler dışında taraflarca belirlenmiş bir sözleşme(tahkim sözleşmesi) neticesinde hakemlerle çözülmesi yoludur. Tahkim konusu iki alt başlık altında incelenir. Öncelikle yabancılık unsurunun bulunup bulunmaması göz önünde bulundurularak bir ayrıma gidilmiştir. Bu ayrım neticesinde ulusal ve uluslararası tahkim müesseseleri ortaya çıkmıştır. Yazımızın içeriği uluslararası tahkim üzerine yoğunlaşmıştır.

Dünya küçük bir kasaba haline gelirken uluslararası ticari ilişkiler de hızla arttı. Gelişen bu ilişkilerin sağlam zeminler üzerine kurulması yatırımcılar açısından büyük bir önem taşıdığından, son dönemde çokça yatırım koruma sözleşmesi imzalanmıştır. Yatırımcılar ev sahibi ülke mahkemelerinde haklarını almayacaklarından endişe ettikleri için ev sahibi ülkelerle de gerçekleştirdikleri yatırımlara ilişkin ihtilaflar bakımından kural olarak kendi aralarından milletlerarası tahkimi kararlaştırırlar.  Devamını oku…

187

Hasan Tahsin Kaya28 Şubat 20131 Comment

28 Şubat Döneminde Adalet Terazisi

Sevgili Okur;

      Bu gün sizinle Türkiye’nin yakın geçmişine dair bir şeyler paylaşmak istedim. Üzerinden 15 yıl geçmiş olmasına rağmen bir neslin üzerinden ağır paletleriyle geçen tankların hikâyesini yazmak isterdim belki ama alanım dışına çıkarak boyumdan büyük laflar etmekten korktum. Bu sebeple son darbe 28 Şubat’ı anlatmaya çalışırken sadece yargının bu darbe neticesinde nasıl etkilendiğini aktarmaya çalışacağım.

28 Şubat 1997 … Türkiye tarihine yeni bir demokrasi ayıbı daha ekleniyordu. Yakın tarihi incelendiğinde ortalama yirmi yılda bir askerin yönetime ayar vermesi veya bizzat yönetime el koyması ile demokratik toplum düzeninin cuntalarca ortadan kaldırıldığı bir ülkede yaşıyoruz maalesef. Ülkenin bereketli toprakları sadece sebze, meyve veya bakliyat değil bol bol cunta da üretiyordu. Milletin iradesi her fırsatta yok sayılıyor, belli dönemlerde ise fırsatı doğuran şartların oluşması cuntacılar tarafından bizzat planlanıyordu. Bu oyundan nasibini devleti oluşturan erklerden üçüncüsü ve her dönemde bağımsız ve tarafsız olması gereken ya da öyle olduğu kabul edilen yargı da alıyordu.


Devamını oku…

187

Hasan Tahsin Kaya19 Kasım 2012Yorum Yaz

Türkiye’de Güncel Bir Mesele Olarak Ölüm Cezası


     Son dönemlerde Sayın Başbakanımızın ifadeleri ile ülkemizde yeniden idam cezasının uygulanması gündem oluşturmuş bulunmaktadır. Öncelikle cezanın genel içeriği yaşam hakkının sona erdirilmesini teşkil ettiğinden bu cezayı “ölüm cezası” olarak adlandırmak daha doğru olacaktır. Fakat ülkemizde bu cezanın geçmiş yıllarda idam şeklinde uygulana gelmiş olması Türkiye özelinde bu cezanın “idam cezası” şeklinde adlandırılmasına sebebiyet vermiştir. Cezanın uygulanması, yeniden yasal mevzuat içerisine alınıp alınamayacağına ilişkin hususları incelemeden önce ülkemizde idam cezasına ilişkin tarihçeyi incelemek gerektiği inancındayım.


     Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşundan 1984 yılına kadar ülkemizde idam cezası pratik olarak uygulanmıştır. Fakat bu cezanın sadece ilk derece mahkemesi tarafından verilmiş olması ve Yargıtay denetiminden onaylanarak geçmiş olması yeterli görülmeyerek ayrıca yüce meclisin de bu kararı onaylaması, cezanın infazı için gerekli kılınmıştır. 1984 yılına kadar devam eden 64 yıllık süre zarfında ülkemizde 712 kişi hakkında idam cezası kararı verilmiş ve tamamı meclis onayı ile infaz edilmiştir(bu sayı İstiklal Mahkemeleri’nce verilen ve infaz edilen idam kararlarını içermemektedir). 1984 sonrasında da bir takım suçlular hakkında idam cezasına karar verilmiş olsa da bu kararlar meclis tarafından onaylanmadığı için infazı söz konusu olmamıştır. 3 Ağustos 2002 yılında yapılmış olan yasal düzenleme neticesinde idam cezasının pratikte uygulama alanı kalmamıştır. 2004 yılında Anayasamızda varlığını sürdüren idam cezası ibaresi de varlığını yitirmiş ve bu şekilde Anayasa kanuna uygun hale getirilmiştir(Altı çizili ibare özellikle kullanılmıştır zira Anayasa kanunlara değil kanunlar Anayasaya uygun hale getirilmek zorundadır). Cezanın infaz şeklide zaman içerisinde çeşitlilikler göstermektedir. Örneğin 1964 yılına kadar yapılan infazlar gündüz vakti ve alenen (tüm halkın seyredebilmesi için Sultanahmet, Samanpazarı gibi meydanlarda) gerçekleşirken 1964 sonrası gerçekleştiren infazların sabaha karşı ceza infaz kurumunun avlusunda kimsenin seyretmesine müsaade edilmeksizin yapılmıştır. Ülkemizde pekte parlak bir geçmişe sahip olmayan idam cezası bir çok siyasinin, düşünce adamının ve kanaat önderinin de hayatına son verilmesine sebebiyet vermiştir. Avrupa birliği uyum süreci ile birlikte bu cezanın tamamen kaldırılmasına yönelik bir takım adımlar adılmış ve gerek yapılan mevzuat değişiklikleriyle gerekse imzalanan uluslar arası anlaşmalar ile bu ceza hukuk sistemimizden kaldırılmıştır.

    
     Son dönemde yaşanan bir takım olaylar neticesinde mahkemeler tarafından verilen hapis cezalarının tatmin edici görülmemesi sebebiyle toplum vicdanı yara almış, suç ile ceza arasındaki nasfetsizlik toplum tarafından tespit etmiş ve idam cezasının yeniden uygulama bulması yönünde bir toplumsal kanaat oluşmuştur. Başbakan tarafından bu hususun dile getirilmiş olması ise yapılan uluslararası anlaşmalar ve yasal mevzuat değişiklikleri sonrasında yeniden idam cezası uygulama alanı bulabilir mi? Sorusunu akla getirmiştir. Tarafı olduğumuz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin yaşam hakkını düzenleyen 2. Maddesinde zikredilmiş olan“Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.” ifade yasal mevzuatın izin verdiği durumlarda usul ve yasaya uygun olmak kaydıyla devletin böyle bir ceza vermeye yetkili olduğu yönündedir. Fakat yine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6 nolu Ek protokolünün 1. Maddesinde zikredilen “Ölüm cezası kaldırılmıştır. Hiç kimse bu cezaya çarptırılamaz ve idam edilemez.” hükmü bu cezayı tekrar getirmenin mümkün olup olmadığı konusunda net bir bilgi vermektedir. Ayrıca yine aynı sözleşmede mezkur 13 nolu Ek protokolde bu husus tekrar dile getirilerek savaş zamanında da idam cezasının uygulamasını yasaklamıştır. Bu yönüyle bakıldığında idam cezasının tekrar mevzuatımıza girmesi demek başta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere tarafı olduğumuz diğer bir çok sözleşme sisteminden çıkmamızı gerektirmektedir. Ayrıca Avrupa Birliğine tam üyelik sürecinin askıya alınması anlamına gelmektedir. Zira bulunduğumuz coğrafyada bu ceza hiçbir ülke tarafından uygulanmamaktadır. Rusya Polonya Ermenistan ve Azerbaycan’ın yasalarında ölüm cezasına yer verilmiş olmasına karşın uzunca bir süredir idam cezaları bu ülkelerde de infaz edilmemektedir.

     Konu bütün bu sayılan yönleri ile ele alındığında bir çıkmazın içine girilmekte ve toplum vicdanı mı, yoksa uluslar arası hukukun kapsayıcı kuralları mı yasaları belirlemelidir? Sorusu ile karşı karşıya kalınmaktadır. Bu soruya verilebilecek çeşitli cevaplar bulunmakla beraber şahsi kanaatim toplum vicdanının dinlenilmesi gerektiği yönündedir. Çünkü her toplum kendi kurallarını koyma ve bunları uygulama noktasında hür bir irade ortaya koyabilme kabiliyetine sahip olmalıdır. Geçmiş dönemlerde bazı toplumlarda tarım araçlarına zarar veren kimselerin ölüm cezasıyla cezalandırıldığı düşünüldüğünde toplumların önem verdiği hususların farklılık arz edebileceği göze çarpmaktadır. Ayrıca sosyolojik bir olgu olarak kan davası meselesi ele alındığında bu cinayetlerin önüne ancak devlet tarafından verilen ölüm cezalarının geçebileceği kanaati tarafımda oluşmaktadır. Taktir yüce milletimizindir.


187

Hasan Tahsin Kaya5 Kasım 2012Yorum Yaz

İhtisas Mahkemelerinin Tarihsel Gelişimi -III

Not : İhtisas Mahkemeleri ile alakalı yazımın son bölümüdür.        
Mukayeseli Hukuk Açısından İhtisas Mahkemelerinin İncelenmesi

             Çalışmamızın bu bölümünde ihtisas mahkemelerinin başka hukuk sistemlerinde de bulunup bulunmadığını incelemeye çalışacağız. Daha önce ülkemizde bu mahkemelerin 1970’li yılların başında kurulduğundan bahsetmiştik. Bu döneme kadar birçok ülkede ihtisas mahkemeleri kurulmuş ve birtakım özel suçları tespit ve tetkik ile görevlendirilmişlerdir. Kademeli yargılama sisteminin(görev dağılımı esası sistemi)  bulunduğu hemen hemen bütün ülkelerde görülen ihtisas mahkemeleri özellikle kamu hukuku alanında örnek alınan Almanya ve Fransa gibi iki Avrupa ülkesinde de bulunmaktır.

             Almanya’da mahkemelerin kuruluş ve yargılama usulüne ilişkin kanunun 47 ve 120. maddeleri ve devamına bakıldığında ihtisas mahkemelerinin bizdekilere çok benzer nitelikte olarak varlığını halen sürdürdüğü görülecektir. Bu kanunun 47. maddesinde organize suçlarla etkin mücadelenin gerçekleştirilebilmesi amacıyla “özel yetkili ağır ceza mahkemeleri” kurulmuştur ve bu mahkemelerin görev tanımı 5271 sayılı CMK’nın 250. maddesinde zikredilen hususları içermektedir. Organize suçlarla mücadele konusunda dünya çapında hatrı sayılır bir saygınlığa sahip olan Almanya, bununla da yetinmeyerek yine aynı kanunun 120. maddesi ve devamında “Yüksek Eyalet Mahkemelerinin” kurulmasını ve yargılama şekillerini düzenlemiştir. 16 eyaletten oluşan Almanya’nın her eyaletinde bir eyalet mahkemesi ve eyaletler içinde(gerekli görülen durumlarda) özel yetkili ağır ceza mahkemesi kurulmuştur. Yüksek Eyalet Mahkemeleri olarak adlandırdığımız mahkemelerin Almanca karşılığı “Staatssicherheitsgericht“ tir. Bu kelimenin dilimizdeki karşılığı ise “Devlet Güvenlik Mahkemesi“ dir.

Tıpkı Almaya’da olduğu gibi, Fransa’da da Paris 1. Ağır Ceza Mahkemesi Devlet Güvenlik mahkemesi olarak adlandırılmakta ve diğer mahkemelerden farklı bir usule göre yargılama yapmaktadır. Yine bu mahkeme de organize suç çeteleriyle, uyuşturucu ve uyarıcı madde ticareti yapan örgütlerle ve Fransa Devleti’nin iç güvenliğine yönelik saldırılarda bulunan kimseleri yargılamakla görevlidir. 
Görülüyor ki, adi suçlar dışında kalan birtakım özel suçlar ancak özel yargılama usulleri ile cezalandırılabilmektedir ve ülkemizde yapılan yeni ihtisas mahkemelerinin kurulması ile ilgili kanun Avrupa Birliği uyum sürecine ilişkin değildir. Yukarıda da zikredildiği üzere Avrupa Birliği ülkelerinde ve hemen hemen bütün dünya ülkelerinde özel suçlara bakmakla görevli ihtisas mahkemeleri bulunmaktadır.
187

Hasan Tahsin Kaya24 Ekim 2012Yorum Yaz

İhtisas Mahkemelerinin Tarihsel Gelişimi -II

Not: İhtisas Mahkemelerinin Tarihsel Gelişimi başlığı ile yayımladığım yazının 2. bölümünü teşkil etmektedir.
Özel Yetkili Mahkemeler’in Görev Tanımı, İşlevi ve Kaldırılması
            Ceza Muhakemesi Kanunumuzun 250.maddesi ve devamında zikredilen maddelerin maddi hukuk alanına yansımış, tabiri caiz ise ete kemiğe bürünmüş hali olan ÖYM’ler, örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu ve haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar ile yine kanunda mezkur devletin varlığı ve bütünlüğünü bozmaya yönelmiş bir takım suçlara bakmak üzere Adalet Bakanlığı’nın teklifi üzerine Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde belirlenmek suretiyle kurulur. 
            Mahkemelerin bakmakla görevlendirildiği dava türlerine bakıldığında anlaşılacaktır ki bu mahkemeler, adi suçları inceleyen sıradan ağır ceza mahkemeleri gibi çalışamazlar. Zira,bir uyuşturucu baronunun tehlikelilik durumu ile bir hırsızın tehlikelilik durumu birbirine denk olamaz. Bununla beraber ÖYM’lerin bakmakla görevli oldukları suç tipleri uzmanlık gerektiren ve yoğun mesai harcanılmasını gerektiren suç tipleridir. Bu sebepledir ki, ÖYM’ler organize suç örgütleri ile mücadele edebilmek için uygulanan en etkin yollardan birisi haline gelmiştir. Nitekim son dönemde ülke gündemini meşgul eden birçok dava bu mahkemeler vasıtasıyla aydınlanabilmiştir. Özel yetkilerle donatılmamış bir Ağır Ceza Mahkemesi’nin bu tip suçlarda suçlularla mücadele edebilmesi kuşkusuz beklenemez. 
            Genel ceza mahkemelerinin yanında uzmanlık mahkemeleri olarak da adlandırılabilecek özel mahkemelerin bulunması hususunun, tartışmalı olmakla birlikte, son tahlilde, hukuk devleti ilkesi ve adil yargılanma hakkı açısından sakıncalı olmadığı söylenebilir. Hatta, terör suçları gibi adi suçlardan farklı nitelik arz eden birtakım suçların, bu konuda uzman olan hakimlerce karara bağlanmasının yararlı olduğu da bir gerçektir. Ancak, bunu yaparken başlıca amacın, uyuşmazlıkları hızlı ve adil bir biçimde çözmek olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Ülkemizde, 12 Eylül felsefesinin ürünü olarak kurulan DGM’ler, belki de bu yüzden, gerçek bir uzmanlık mahkemesi olmamışlardır. Onların yerine kurulan ÖYM’ler ise çok önemli siyasi davalarla uğraşmış ve bu durum onları, yargısal hatta siyasal tartışmaların odağına itmiş ve yaptıkları her işlem doğal olarak mercek altına alınmıştır. Sonuçta, bu mahkemelere yöneltilen eleştiriler yasama organınca dikkate alınmış ve yerine TMK m.10 ile görevli yeni mahkemelerin kurulması karalaştırılmıştır. Doğrusu yeni sistem, “özgürlük hakimi”nin geliştirilmiş olması, müdafinin dava dosyasını inceleme yetkisinin genişletilmesi, tutuklamalara çeki düzen verilmesi ve adli kontrol mekanizmasının daha da işlevsel kılınması hususları dışında, esaslı değişiklikler getirmemektedir. Ancak, eski mahkemelerin yerine yenilerinin kurulmuş olması, eleştirilen uygulamalara son verilmesi açısından umut vericidir. Bu noktada önemli olan, yeni mahkemelerin gerçekten bir uzmanlık mahkemesi olarak çalışması, uygulamalarında ceza ve ceza muhakemesi hukukun temel prensiplerine riayet etmesidir. 
            Genel bir inceleme neticesinde varılan sonuç bize,ülkemizde kanunların yetersizliğinden veya iyi yapılamamış olmasından ziyade, kanunları uyguma ile görevlendirilmiş hakim ve savcılarımızın bu görevi hakkıyla ifa edemedikleri gerçeğini göstermektedir. Bu tür sonuçların ortaya çıkmasına sebebiyet veren bir başka husus ise,ülkemizde hakim ve savcılığa seçilmede uygulanan iki basamaklı sistemdir. Bu sistemin ikinci basamağını oluşturan mülakat aşaması ülkemizde bir takım çıkar odaklarınca fazlaca istismar edilmektedir. Hal böyle iken özellikle siyasi öneme sahip birtakım davaların, referans(mülakat) sistemi ile göreve başlamış hâkim ve savcıların yapacakları yargılamanın adil olduğunu söylemek açıkçası pek de mümkün olmayacaktır. Bu sebeple mahkemelerin adının değiştirilmiş olması veya yetkilerinin sınırlandırılmış olması soruna kesin bir çözüm getirmemektedir.
187

Hasan Tahsin Kaya21 Ekim 2012Yorum Yaz

İhtisas Mahkemelerinin Tarihsel Gelişimi

          Ülkemizde 70’lerin başından beri adına her ne denilirse denilsin, devletin varlığına, toprak bütünlüğüne ve anayasal düzenine karşı işlenen örgütlü suçların yargılanması bir takım özel yetkiler ile donatılmış mahkemeler eline teslim edilmiştir.
          Hukukun genel ilkeleri ile ters düşen bu tip uygulamaların ilki adını kısaca “DGM” diye bildiğimiz Devlet Güvenlik Mahkemeleri’dir. DGM kavramı,hukukumuzda ilk olarak 1970’li yıllarda gündeme gelmiştir. 1961 Anayasası’nın 136.maddesine 1699 sayılı Kanunla DGM’lerin kurulacağı yönünde bir hüküm eklenmiştir.

Nitekim 1973 yılında hukuksal desteğini anayasadan alan bu düzenleme kanunlaşmış fakat Anayasa Mahkemesi tarafından verilen bir karar ile 1975 yılında iptal edilmiştir. Bu iptal üzerine TBMM yeni bir kanun teklifi hazırlamışsa da teklif kanunlaşmamış ve DGM’ler tekrar kurulamamıştır. 1982 Anayasası ile bu husus tekrar gözden geçirilmiş ve sosyal koşulların bunu kaçınılmaz olarak gerekli kıldığı görüşü anayasa koyucu tarafından kabul edilmiştir. 1982 Anayasası’nın 143.maddesine eklenen bir hükümle DGM’lerin kurulması öngörülmüştür. Bu hüküm ışığında, 2845 sayılı DGM’lerin kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun çıkartılmış ve böylece DGM’ler hukuk sistemimize tekrar dâhil edilmiştir. 
         Vermiş bulunduğu kararlar ve yargılama hususundaki kanun tanımazlıkları ile adından çokça söz ettiren DGM’ler  ile ilgili bir başka önemli gelişme ise bünyesinde bulunan askerlik mesleğine mensup hakim ve savcıların 1999 yılında 4390 sayılı kanunla bu alandaki görevlerine son verilmesi olmuştur. Bu durumun önemi ise hukukun temel kaidelerinden birisi olan yargıç bağımsızlığı ilkesinin ihlal ediliyor olmasıdır. Zira asker kişiler meslekleri gereği bir emir komuta zinciri içerisinde iken bu kimselerin bağımsız olduklarını söylemek mümkün değildir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından ülkemiz, bu sebeple birçok kez  para cezasına mahkûm edilmiştir. 
         Bu mahkemeler ile ilgili incelenmesi gereken bir başka husus ise oldukça soğuk ve iddialı bir görünüme sahip olan isimleridir. Devlet Güvenlik Mahkemesi  ismi, bir yandan bu mahkemelerde yargılanan kişilerin devlet güvenliğini tehdit eden tutum ve davranışlar içerisinde oldukları düşüncesini uyandırmak suretiyle bu kişilere terörist damgasını vuruyor, diğer bir yandan ise bu mahkemelerin devleti düşmanlarından koruyan normal mahkemelerin ötesinde dokunulmaz ve kutsal kılmıştır. 
        Yukarıda izah edilmeye çalışılan bütün bu sebepler dolayısıyla kanun koyucu 2004 yılında bu mahkemelerin görevlerine son vermek suretiyle Özel Yetkili Mahkemeleri kurmuştur. Ceza Muhakemesi Kanununun 250.maddesi ve devamında düzenlenmiş bulunan bu yeni ihtisas mahkemeleri hiç şüphe yok ki DGM’lerin hukuku ihlalleri konusunda daha hassas davranmış ve toplum nazarında selefine kıyasla daha çok benimsenmiştir. Kuşkusuz bu mahkemelerde yargılanan kimselere DGM dönemindeki gibi kötü muamele, işkence uygulanmamıştır; ancak özellikle soruşturma evresinde yapılan aramalar, ifadeye çağırmalar, gözaltılar, tutuklama kararları ve uzun tutukluluk süreleri sürekli eleştirileri toplamasına sebebiyet vermiştir. Sayılan sebeplerle bu mahkemeler de zamanla işlevini yitirmiş, kanun adamlarının bir takım keyfi yetki kullanımları ile birlikte işlev görmez hale  gelmiştir. 
        Yakın zaman içerisinde kanun koyucu bu mahkemelerin kurucu kanunu olan CMK madde 250, 251 ve 252′yi yürürlükten kaldırılarak bu mahkemelerin mevcut davalarını neticelendirdikten sonra hukuk alemine veda etmelerini sağlamıştır. Bu mahkemelerin oluşturduğu boşluğu ise Bölge Ağır Ceza Mahkemeleri ile doldurmak istemiştir. Görev tanımlarını Terörle Mücadele Kanununun 10.maddesinden alan bu mahkemelerin Özel Yetkili Mahkemelere kıyasen daha insancıl koşullar içeren bir yargılama faaliyeti göstereceği tahmin edilmektedir.
Not: Okumuş bulunduğunuz yazı 3 bölümlük bir çalışmanın ilk bölümünden ibarettir. Diğer bölümler belirli periyotlarla yayınlanmaya devam edecektir.
187

Hasan Tahsin Kaya29 Mayıs 2012Yorum Yaz

Kolaylık Vergisi

              Uzunca bir süreden sonra sizlerle yeniden beraber olmanın bahtiyarlığı içerisindeyim. Hangi hukuk meselesini ele alsam diye saatlerdir düşünüyorum. Fakat bu çabalarım sonuçsuz kaldı. O yüzden bu yazımda siz sevgili okurlarımla çalışma yaşantım içerisinde yaşamış bulunduğum birkaç trajikomik hikâyeyi paylaşacağım.
              2009 yılında Adalet Meslek Yüksek Okulu’ndan henüz mezun olmuştum. Bir hukuk bürosunda çalışmaya başladım. İcra dairelerinde yaşanan gayri hukuki meselelerden haberdar olmama rağmen bir memur nasıl olur da milletin içerisinde rüşvet alır bunu henüz algılayabilmiş değildim. İcra dairesine bir icra takibini açmak maksadı ile gittim. Bana verilen masraf ile takibin harçlarını ödedim. Fakat ne hikmetse kırk üç lira tutan harç bedeli için elli lira ödememe karşın paramın üzeri bir türlü verilmiyordu. Sabırla müdür beyin başında bekledim. Bir an acaba bozuk para mı çıkışmıyor diye hüsnü zanda bile bulundum. Fakat diğer işlem yapanların da para üstü alamadığını görünce benim durumumun aslında normal olduğunu anladım. Ve dedim ki, rüşvet denilen şeyi vermek o kadar da zor değilmiş. Sen üzerine düşeni yap, gerisini yıllarını bu işe vermiş ve emekli olma yaşı çoktan gelmiş olmasına karşın emekli olmamak için gereğinden fazla uğraş gösteren ve son gününü dahi o koltukta geçirmek arzusunda olan memur işini halleder. Bir süre sonra oradan kimseye bir şey söylemeden uzaklaştım. Çok iyi hatırlıyorum o gece gözlerime bir türlü uyku misafir olmamıştı. Kendimi inandığım değerlere ihanet etmekle yargılıyordum. Fakat sonra, bu işi rızam bulunmadan yapıyorum, eğer elimde başka bir imkân olsa yapmazdım diye kendimi telkine çabalıyordum. Aradan uzunca bir süre geçmişti ve artık bu suçluluk psikolojisi üzerimden çekilmişti. Artık, geri verilmeyen para üstleri beni eskisi kadar rahatsız etmemeye başlamıştı. Sadece bununla da kalmıyor bazı durumlarda hiçbir sebep bulunmaksızın insanların içinde memurlara paralar ödeniyordu. Ben, bu verilenin rüşvet olduğunu savunurken tecrübeli bir meslektaşım bu verilenin rüşvet diye adlandırılmasının doğru olmadığını, gerçek adının kolaylık vergisi olduğunu söylemişti. Kaybolan dosyaların bulunması, haciz aracında dosyanın birkaç adım öne alınması, haciz yolluklarının kesilmesi, tebligat masraflarının ödenmesi, harçlar, kaydi haciz işleminin tatbiki… Hepsi ama hepsi bu kolaylık vergisi ile birlikte tamam oluyordu.
          Bir gün bir dosyadan hacze çıkmıştım. ( Yer ve şahıs ismi vermem uygun olmayacağından bu şahıs ve daire isimleri bende mahfuz kalacaktır.) Bulunduğum haciz aracında henüz hukuk fakültesinde okuyan bir hanımefendi ile tanıştık ve arkadaş olduk. Kendisi o gün bir ev haczi yapacaktı fakat haciz esnasında herhangi bir olay çıkabilir düşüncesi ile icra memurundan bir polis memurunun hacze refakat etmesini istedi. Bu talep üzerine bölgedeki polis karakoluna gidildi ve tipi en müsait olan( iri yarı, esmer, kalın kaşlı, serçe parmağında kocaman altın bir yüzüğü olan…) polis memuru hacze iştirak etmek üzere araca alındı. Laubali tavırları ile rahatsızlık veren bu adam bir az sonra yapacakları ile bir ömür unutamayacağım bir komedi sergileyecekti.
Haciz mahalline gidildiğinde haciz işleminin bir hukuki problem sonucu uygulanamayacağı öğrenilmiş, memur arkadaş hacze gidilen evde “tatlınız, böreğiniz falan yok mu burası nasıl ev ?” şeklinde ilginç ve komik sözler sarf etmiş ve meslektaşım hayal ettiği haczi gerçekleştiremeden polis memuru ile birlikte haciz aracının içine dönmüşlerdi. Aralarında bir münakaşa yaşandığı kesindi. Hiç konuşmuyor, sadece burunlarından solur bir şekilde birbirlerine bakıyorlardı. Olup biteni gerçekten çok merak etmiştim. Polis memuru araçtan inerken icra memuruna “benim için adliye işleri bitmiştir, artık deve de kessen gelmem hemşehrim” demişti. Polis memuru iner inmez arkadaşıma yöneldim, tam ben soracaktım ki anlatmaya başladı. Meğer memur bey hiçbir işlem yapmamasına karşın(ki yapacak olsa bile bunun bedeli devlet tarafından maaş şeklinde kendisine ödenecektir.) arkadaşımı sıkıştırıp para vermesini istemiş. Olur da aynı dosyadan yeniden hacze çıkarım ve yine aynı polise denk gelirim, işimi yapmayabilir düşüncesi ile kendisine elli lira para uzatır. “Bu ne şimdi , ben bayramda senin elini öpmeye gelen yeğenin miyim ?” bari yüz lira ver demiş. Güler misin, ağlar mısın?
Başka kimselerin yaptığı gibi sadece karanlığa küfredip aydınlık istiyorum diye haykırmayı doğru bulmadığımdan, bu çarpık sistemin düzelmesi adına yapılmasını gerekli gördüğüm birkaç şeyi de arz etmek isterim. İcra müdürleri ve memurlarının bir veznedar gibi tebligat masraflarını, harç masrafları ve sair diğer masrafları tahsil etmesi yerine her icra dairesine bir veznedar memur atanmalı ve dairelerdeki veznedar memurlar kamera sistemi ile denetlenmelidir. Ayrıca, en az rüşvet alan kadar suçlu olan rüşvet veren kimselerin de en ağır cezalara çarptırılmaları ve meslekten men edilmeleri gerekmektedir.
Adaleti tesis edeceğini düşündüğünüz ve buna kendinizi inandırmaya çalıştığınız meslek gurupları tarafından bu ve benzeri ahlaksızlıkların yapılıyor olması bazen insanın adalete olan saygısını ve inancını yitirmesine sebep oluyor maalesef. Tozpembe hayaller ile bu mesleğe atılan arkadaşların umutlarını kırmak maksadında değilim fakat hakikati bilmeleri ve bu hakikatin üzerine korkusuzca yürümeleri gerektiği düşüncesindeyim.
 Adalet sisteminin her türlü lekeden arındığı, herkesin başkalarının hakkına saygı gösterdiği daha güzel bir Türkiye dileği ile…
Hasan Tahsin KAYA
187

Hasan Tahsin Kaya31 Mart 20121 Comment

N.Ç.Davası ve Ülkemizde Artan Tecavüz Vakıalarına Dair…

     Bazen hayret dolu gözlerle okuduğunuz oluyordur günlük gazetelerinizi.” Bu fiillerin faili insan olamaz.” Şeklinde tepkiler vermişsinizdir muhtemelen çok defa. Toplum içinde fakat toplumun değerlerini bilmeyen, bu değerleri özümsememiş, hayattan zevk almayı yalnız hayvanlar gibi kendi arzularını tatmin etmek zanneden kimselerin bütün bir cemiyeti bi-huzur ettikleri görülüyor. İşte bu anlatmış olduğum menfur vakıalardan birisi N.Ç. olayı. Henüz 13 yaşında, çocukluk ve gençlik arasında git-geller yaşarken 26 kişi ile cinsel münasebet kurmak zorunda kalmış bir kız çocuğunun yürekler parçalayan hikayesini ve bu yaşananların hukuk aleminde bulduğu karşılığı anlatmaya çalışacağım bu hafta.
2002 yılında henüz 13 yaşında olan N.Ç. Mardin’de iki kadın tarafından para karşılığında fuhuş yapmaya zorlandı. Olayın adli mercilere intikali ile bu iki kadın ve para karşılığında henüz kızları yaşındaki N.Ç. ile münasebet kuran 26 kişi gözaltına alındı.

      Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi, 24 sanığa alt sınırdan 5 yıl ceza verdi ve iyi hal indirimiyle 4 yıl 2 ay-4 yıl 10 aya indirdi. 18 yaşından küçük bir sanığa da 3 yıl 2 ay ceza verildi. Mahkeme, sanıkları cezalandırırken eski TCK’nın “Her kim 15 yaşını bitirmeyen bir küçüğün ırzına geçerse 5 seneden aşağı olmamak üzere ağır hapse mahkûm olur” şeklindeki 414. maddesinin 1. fıkrasını uygulayarak N.Ç.’nin, kendi rızasıyla fuhuş yaptığı yorumuna imza atmış oldu. Aynı mülga kanunun 414. Maddesinin 2. Fıkrasına göre dava konusu fiil cebir veya tehdit unsurlarıyla birlikte işlenildiğinde suça ilişkin cezanın alt sınırı 10 sene olacaktı. Fakat ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı olayda cebir veya tehdit unsurlarının bulunmadığı yönünde oldu. Yargıtay ise bu dava neticesinde ilk derece mahkemesi tarafından verilen kararı onadı. Somut delilleri araştırma, olayı başından geçen kimselerden dinleme veya hakikati öğrenmek için farklı bir yola başvurma imkanımız olmadığından somut olayda cebir veya şiddet kullanılıp kullanılmadığı konusunda net bilgi sahibi olamayacağımızdan verilen kararlar hakkında tenkit edici bir ifade kullanmamız doğru olmayacaktır. Fakat henüz 13 yaşındaki bir ilkokul çocuğunun doğru ve yanlış arasındaki farkı idraki mevzu bahis olamayacağından cinsel münasebet gibi hususlarda rıza gösterip gösteremeyeceği veya göstermiş bulunduğu rızaya hukuki bir sonucun bağlanıp bağlanamayacağı konusu şüphelidir. Kaldı ki olay sonrasında N.Ç. oturmakta güçlük çektiği için 4 farklı ameliyat geçirmiş ve ruh haleti belki de bir daha hiç düzelmemek üzere bozulmuştu. 

     Toplum gündemini sıkça meşkul eden ve insan vicdanını rahatsız eden bu ve bunun gibi olaylar şüphe yok ki kendiliğinden gelişmiyor. Bu olayların psikolojik altyapısını hazırlayan yine bizleriz maalesef. Televizyon kanallarında gösterilen diziler başta gelmek insanlara tecavüz vakıasını normalleştiren ve bu fiili insani bir fiilmiş gibi gösteren yayınlar yapılıyor. İnsanlar iyi ve kötü olmak üzere iki kardeş duyguyu içlerinde beslerken biz kötüyü çağırarak insanları suça itiyoruz. Öte yandan bir de kalkıp bu faillere hak ettikleri ceza verilmiyor diye adalet sistemini eleştiriyoruz. Anlatılan vakıa çok güzel özetliyor ki adalet sistemi bir mükemmeliyet barındırmıyor fakat “….l’ün suçu ne?” ve benzeri yayınların ülkemizde izlenme rekorları kırdığı düşünüldüğünde, bu kişilere verilen cezanın fazla olduğu bile düşünülebilir. Çünkü ceza kaideleri toplumların ahlaki hassasiyetlerinin büyük ölçüde yansımasıdır. Ahlaki değerlerin muhafaza edilmeye çalışıldığı ve tecavüz gibi telaffuzu bile ürkütücü vakıaların yaşanmadığı bir Türkiye dileyiyle…
187

Hasan Tahsin Kaya18 Mart 2012Yorum Yaz

Madımak Olayı Davası ve Yargı Süreci

         2 Temmuz 1993 günü yaşanan menfur olayın acısı hala yürekleri dağlarken yargılama faliyeti sonucunda verilen zaman aşımı ile dosyanın düşürülmesi kararı toplum vidanını yaralamış ve insanların hukuka olan güvenini azaltmıştır. Klasörlerce delil onlarca sanık ve 16 yılda tam manasıyla aydınlatılamamış bu davanın ceza hukuku kaideleri bakımından analizini yapmak veya dava neticesinde verilmesi gereken karar budur demek takdir edersiniz ki oldukça güçtür. Fakat olaya farklı bir açıdan yaklaşmak, yaşananları özetledikten sonra mevcut hukuk düzeninin çaresizliğini anlatmak gayretinde olacağım.

         Bu menfur olayın yaşanmasından bir gün sonra şehirde 2 günlük sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ve olayın bir gün sonrasında olayla ilgisi olduğu şüphesiyle 35 kişi gözaltına alındı. Soruşturma süreci devam ederken göz altıların sayısı 190 a kadar çıktı. Gözaltına alınan 190 kişinin 124 ü hakkında laik anayasal düzeni yıkmaya kalkışarak din devleti kurmaya  çalışma suçlamalarıyla dava açıldı. Yapılan yargılama neticesinde Ankara 1 Nolu  Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından 26 Aralık 1994’te verilen  22 sanık hakkında 15′er yıl, 3 sanık hakkında 10′ar yıl, 54 sanık hakkında 3′er yıl, 6 sanık hakkında 2′şer yıl hapis cezası, 37 sanık hakkında da beraat kararı müşteki vekillerinin temyiz talebiyle Yargıtay tarafından bozuldu.

        Yargıtay yapılan katliamın “Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu”  belirterek kararı esastan bozdu.  Ankara 1 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi ise Yargıtay’ın bozma kararı neticesinde yargılamayı yeniden başlatarak yukarıda ismi zikredilen suçun faili oldukları gerekçesiyle 24 Aralık 1998  tarihinde 33 kişi hakkında idama karar verdi. Diğer 14 sanık hakkında ise 15’er yıl hapis cezasına hükmedildi. Yargıtay süreli hapis cezalarını onarken idam cezaları ile ilgili bir takım usul-i eksiklikler olduğunu belirtti.  Fakat 2002 yılında ülkemizde idam cezasının kaldırılmasıyla hakkında idama hükmedilen kimselerin cezaları ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çevrildi.

        Tüm bu yaşanılan süreç,  verilen ilk mahkeme kararları, yüksek yargının vermiş bulunduğu bozma kararları, suçluluğu kesin delillerle kanıtlanmamış fakat hakkında kuvvetli suç şüphesi var diye tahliye edilmemiş insanlar aslında bir bütün halinde bize tek bir cümle söylemek istiyor  “İnsanların yapmış bulunduğu kanunlar yine insanlara zulmediyor”.

research paper editing custom research paper writing service cheap assignment writing service write a research paper good college essays case study website custom writing paper custom essay order research essay writing essays custom essay order cheap custom writing service buy an essay cheap custom writing service research essay essay writer cheap do my assignment best online essay writing services writing essays for dummies cheap research papers
1
write essay for me essay editing service help with assignment writing writing an analytical essay professional essay writing services essay writing website pay someone to write my paper essay writing service reviews scholarship essay help essay in english essays for sale do my essay cheap essay writing service the great depression essay paper writers national junior honor society essay best writing services