Posts Tagged ‘Ortadoğu’

8

Burak Sünel10 Şubat 2014Yorum Yaz

ABD-İran Yakınlaşması ve Türkiye’ye Etkileri

 

İran’ın, ABD ile gergin ve en asgari düzeydeki diyalogdan mahrum ilişkisini değiştirme stratejisi izleyerek Ortadoğu bölgesindeki etkin varlığını pekiştirmeye başladığı görülüyor. ABD-İran ilişkilerinin düzelmesi, Türkiye ile İran arasındaki ilişkileri çok boyutlu etkileyecektir. Ankara, bölgedeki ağırlığını kaybetmekten endişe duymaya başlıyor.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun davetiyle İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif 1 Kasım’da Ankara’yı ziyaret etmişti. Ortak basın toplantısında, 25-26 Kasım’da Tahran’ı ziyaret edeceğini açıklayan Davutoğlu, Aralık ayında İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin Türkiye’de ağırlanacağını, Ocak ayında da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Tahran’a gideceğini bildirmişti. Türkiye ve İran’ın “rakip olarak” gösterilmek istendiğini kaydeden Davutoğlu, iki ülkeyi ortak kültürel ve tarihi değerlere sahip dost ve komşu ülkeler olarak görmek gerektiğini vurguladı. Ayrıca Aralık ayında Konya’daki Şeb-i Aruz törenlerine katılan Ruhani ile Ahmet Davutoğlu bir görüşme daha gerçekleştirdi. Genelde temkinli ve nispeten sessiz yürüyen İran-Türkiye diplomatik ilişkileri son aylarda oldukça yoğun, en üst düzeyde bile. ABD-İran ilişkilerindeki yumuşamalar ile yaşanan değişimin Türkiye-İran arasında yeni bazı pazarlık, müzakere alanları açtığı anlaşılıyor. Devamını oku…

8

Burak Sünel5 Aralık 2013Yorum Yaz

İran ve Türkiye’nin On Yıllık Nüfuz Mücadelesi

Bulundukları bölgenin iki en güçlü aktörü olan Türkiye ve İran arasındaki ilişkileri “düşmanca” nitelendirmek biraz ağır kaçmaktadır. Buna “rekabet” ya da olsa olsa “ılımlı/pasif düşmanlık” diyebiliriz. İki ülkenin de büyük imparatorluk bakiyesi olduğunu düşünürsek Ortadoğu gibi karışık siyasi coğrafyada ender rastlanan köklü devlet geleneğine sahipler. Bu iki bölgesel gücü düşmanlık değil de rekabet olarak nitelendirmemiz birbirleriyle sıcak bir çatışmaya girmemeye özen göstermelerindendir. Basında göze çarpacak kadar yer almamasının, sanki donuk gibi olmasının aksine diplomatik anlamda İran ve Türkiye arasındaki ilişkiler gayet hareketlidir. Mesela Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün İran için sarfettiği “İran köklü bir devlettir. Diplomasilerinin de ne kadar köklü olduğunu biliyoruz” ifadesi Türkiye’nin İran’ı önemseyerek takipte tuttuğunun devlet nazarından yansımasıdır.

Birçok siyaset bilimci devletlerarası ilişkilerde barış hâlini aslında “çatışmasız bir savaş” olarak nitelerler. Yani, devletler fiziki mânâda savaş durumunda değillerdir ancak diplomasi hiçbir zaman durmaz ve mücadeleler bu safhada süregider. Türkiye ve İran arasındaki ilişki de bir nevi böyledir. Çünkü, özellikle son on yıldır bölgede yaşanan gelişmelere bu iki gücün kayıtsız kalması imkansızdı. Ortada bir savaş görünmediğine göre bu gelişmelere karşı tarafların verdiği mücadele diplomatik olarak sürmektedir.

Son on yıldır dedik. Neden? Bunun sebebini yine Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ifadelerinin üzerine giderek çıkarabiliriz: “Bizim açımızdan Suriye birinci derecede önemli bir konu, bir millî güvenlik meselesidir.” Doğrudur, gerek 2003’te Irak’ta yaşananlar gerekse şimdi Suriye’de olup bitenler İran ve Türkiye için hem fırsat hem de tehditleri beraberinde getirdi. İki devlet bölgede nüfuzlarını korumak ya da arttırmak için kıyasıya mücadele içine girdiler. Etkileşimde oldukları coğrafyanın altüst olmaya başlaması bu mücadeleyi “milli güvenlik” seviyesine kadar getirdi. Devamını oku…

23

Tolga Bozkurt11 Ekim 2013Yorum Yaz

Körfez Raporu

Sanayi devrimiyle birlikte manifaktürel üretimin yerini fabrikasyon üretime bırakması yeni ham madde ve pazar arayışlarını hızlandırmıştı. Bu da sömürgecilik yarışının hız kazanması ve gelişmemiş ülkelerin potansiyel sömürge alanı olarak görülmesini sağlamıştı.

Bütün bu gelişmelere paralel olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme ve çöküş dönemlerini yaşaması, Osmanlı coğrafyası üzerinde, emperyal devletlerin iştahını kabartmış ve bugün Ortadoğu diye tabir ettiğimiz coğrafyanın suyu ısıtılmaya başlamıştır. Petrolün keşfi ile de bu coğrafya tamamen odak noktası haline gelmiştir.

Son bir asırda Ortadoğu coğrafyasında o kadar çok gelişme yaşandı ki, bu gelişmelerin tetikleyici ve destekleyici unsurlarından en büyüğü kuşkusuz bölgenin petrol faktörü olmuştur. Buna rağmen Ortadoğu ancak Arap Baharı diye nitelendirilen süreçle birlikte Türkiye’de daha çok ilgi çekmeye başlamıştır. Öncesinde İran, Irak ve kısmen Suriye ve İsrail gibi ülkelerle ve olayların olduğu zaman dilimleriyle sınırlı kalmıştır Türk kamuoyunun Ortadoğu’ya ilgisi. Tüm bunların yanında ilgimizin arttığı bu dönemde bile Körfez ülkeleri faktörü genellikle göz ardı edilmektedir. Devamını oku…

23

Tolga Bozkurt24 Nisan 2012Yorum Yaz

Neden Ortadoğu

Ortadoğu yıllardır özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya siyasetinin ve medyasının ilgi odağı durumunda. Dolaysıyla bu coğrafyanın bir parçası olan Türkiye’de Ortadoğu coğrafyasını yakından takip etmektedir. Hatta buradaki olayların ve senaryoların bir parçası olduğu için herkesten daha dikkatli takip etmek zorunluluğu vardır.
 Ortadoğu neresidir? Ortadoğu neden önemlidir? Ortadoğu ne zamandan beri önemlidir? Amerika Birleşik Devletleri’nin bu bölge ile ilişkisi nedir? Ortadoğu‘nun komşuları üzerinde etkisi nedir? Bu yazı işte bu tarz sorular etrafında yoğunlaşmıştır ve birçok zenginliğe sahip olan bu bölgenin özelliklerinden kaynaklanan sorunları ele almaktadır. M.Ö. dahi bu bölgede mevcut özelliklerinden dolayı savaşlar eksik olmamıştır. Hatta bir savaş sonunda yapılan ilk yazılı antlaşma olan Kadeş Antlaşması da bu bölgede yapılmıştır. İslamiyet’in gelişi ve bölge halkının Müslüman oluşu ile bir süre için de olsa halk rahat bir hayat sürmüştür. Osmanlı’nın, Yavuz Sultan Selim ile bölgeye girmesi neticesinde bu karışık bölgeye hak ve adalet götürülerek, bölge insanının 17. yy. a kadar rahat ve zengin hayat sürmesine vesile olunmuştur.  Muhyiddin Arabî hazretlerinin meşhur “ sin şın a girince mim in hakkı ortaya çıkacak” sözü bu süreç içerisinde vücut bulmuştur.
    Şimdi bu bölgenin tanımını yapalım: Kapitalist sömürgeci Avrupa’da ilk defa “Ortadoğu” terimini İngiltere kullanmış ve bu terimin içine Arap devletleri ile birlikte İsrail, Kıbrıs, İran ve Türkiye’yi de eklemiştir. Fakat Amerikalılar tarafından “yakın doğu” terimi İsrail ve İsrail devletine komşu olan Arap devletlerini temsil eder. Terminolojinin haricinde bu bölgenin sınırlandırılması imkânsızdır. Zaten birinci dünya savaşından sonra cetvelle çizilen sınırlar akıl almaz şekilde buralarda sürekli karışıklıklara sebep olmuştur. Bu coğrafi tespitin gerçekleşememesinin nedeni ise asırlar boyunca bölgede söz sahibi olma isteği ile mücadele eden dış güçlerin varlığıdır.
 Aslında bu coğrafi tespitin yapılamamasında bölgenin ekonomik durumunun, coğrafi konumunun, tarihi ve dini öneminin özellikleri ağır basar. Bunların yanında tarihi olaylar (Haçlı Seferleri, 1. Dünya Savaşı, 2. Dünya Savaşı ve daha sonra 20 yy ın ikinci yarısında Ortadoğu bölgesinde yaşanan savaşlar dizisi v.b.)sayılabilir.
Mesela haçlı seferleri için belli başlı ve bölgenin önemini belirten 4 ana madde sunabiliriz.
   1 dini inanç: batı Avrupalı hristiyanların dinlerince kutsal sayılan Kudüs’ü ve Filistin’i Müslümanlardan geri almak istemeleri.
   2 Avrupalının içinde bulunduğu yoksulluk.(Bu durum Avrupalı insanları doğunun refah ve zenginliğe sevk etmiştir.)
   3 ticaret: Uzak Doğu ile Avrupa arasındaki ticaretin ana hattı olan Müslümanların kontrolünü yok edip ticaret yollarını ele geçirmek istemeleri.
   4 Katoliklerin Filistin’i alması durumunda cennetle müjdelenmesi.
   Bu maddeler genel itibari ile günümüzde de özelliklerini korumaktadırlar.
  18. yy ve 19. yy da dünya üzerinde güçlü devletler kendi aralarında şarkı paylaşıp buralar hakkında çok önemli tetkikler yapmıştır. İngiltere hükümeti Hindistan Tibet ve Ortadoğu hakkında, Fransa hükümeti Çin Hindistan ve şimali Afrika hakkında, Alman âlimleri de Arabistan ve İslam âlemi hakkında birçok tetkikler yaptırdılar.
 Haçlı seferleri esnasındaki aynı tarihi ve sosyal nedenler yakın tarihi de şekillendirmiştir. Haçlı Seferleri esnasındaki tarihi sebeplere orta doğunun petrol zenginliği eklenmiştir. Bu da kapitalist Avrupa’nın bu coğrafyaya ilgisini ve şekillendirme isteğini daha da arttırmıştır. Zira 1. Dünya Harbi’nde Lawrence strateji bakımından İngilizlerin işlerine yarayacaktı.
   Peki, Lawrence kimdir?Lawrence bir İngiliz ajanıdır. Hrıstıyanlığın koyu bir tarikatını temsil eden Cizvitlerin kolejinde okumuştur. Bu kolejde hem Hıristiyanlık hem de İngiliz siyaseti gereği yayılma ve propaganda dersleri almıştır. Daha sonra Oxford Üniversitesi’ni bitirerek İngilizlerin orta doğuda yayılma siyaseti çalışma istikametinde faaliyetlere katılıp 1910 yılında arkeolog Prof. Hagarth ile birlikte Türkiye ye gelmiştir. Fırat nehri kıyısında arkeolojik kazı adı altında petrol etüdü yaptı. Buralar hakkında siyasi ve etnolojik bilgiler topladı. Bu çalışmalarını 1914 yılına kadar Sina’da, Gazze’de ve Akabe’de sürdürdü. Böylece Osmanlı’nın sınırı içerisinde kalan Ortadoğunun haritası çıkmış ve etnik yapı tespit edilmiş oldu. Böylece dış güçlerin burada nasıl hareket edeceği konusunda çok büyük ve çok önemli bir iş yaptı. Öte yandan önemli bir bölge olan Orta doğuda sınırların belirlenememesinde 2. dünya savaşından sonra bölgede yapılan savaşlar etkili olmuştur. 20. Yy. ın ikinci yarısında genel olarak tüm dünya devletleri teknolojileşme adına atağa kalkmıştır. Hızlı trenlerin bilgisayarların yaygınlaşması, nükleer planların, uzaya uydu göndermeler v.s. bu nedenlerle enerji merkezi olan Ortadoğu’ya yeniden bir atak yapıldı. Avrupalı devletler, Amerika Birleşik Devletleri’nin de desteğini alarak resmi olarak burada bir şube açmaya karar verdiler. Bu şubenin adı İSRAİL…
 Peki, neden dünya devletleri buralarla ilgileniyorlar? Neden İngiliz hükümeti Lawrence gibi çok önemli birini buraya göndermiş; görevler vermişti? Neden buralar da hep kargaşa çıkarmaya çalışmışlardı? 20. yy.ın bu kadar kanlı geçmesinin sebebi ne idi? Bugünkü sebeplere bakıldığında orta doğunun genel olarak stratejik önemi batının çıkarlarına bağlı olarak belirlenmektedir. Ortadoğu bölgesi Süveyş kanalının 1876 da açılması ve 20 yy başlarında petrol çıkarma ve yönetim imtiyazlarının dağıtılması ile birlikte olağan üstü önem kazanmıştır. Ortadoğu bölgesinde petrol rezervlerinin olması batının dikkatini bölgeye çevirmesine neden olan en önemli olan faktördür. Ortadoğu dünya petrol rezervlerinin %65’ni dünya petrol üretiminin ise %25 ni elinde tutmaktadır. Ayrıca burada dünya doğalgaz rezervlerinin %80 i bulunmaktadır. Yaklaşık 1,1 trilyon varil dolayında olduğu bilinen kanıtlanmış dünya petrol rezervlerinin 800–850 milyar varili bu bölgede bulunmaktadır. Bu bölge ciddi anlamda dünya enerjisini karşılamaktadır.
 Bu enerji kaynaklarını Osmanlı sultanlarından sultan ikinci Abdülhamit han kendi saltanatında fark etmiş ve buraları kaybetmemek için siyasi çaba harcamıştır. Önce İngilizlerin daha sonra Almanların bölgede arkeolojik kazı adı altında petrol aradıklarını tespit ettirmiştir. Daha sonra sultan bu olaylar üzerine buraları korumak amacı ile petrol bulunan arazileri kendi has kasasından para ödeyerek kendi kişisel mülkü olarak kaydettirir. Bunun üzerine sultan ikinci Abdülhamit Han petrol aramalarını kendi iradesi ile sürdürür  
Önce bölgedeki petrol olan yerlerin haritasını çıkarttırır. Daha sonra bölgede çalışmalara başlar. Öncelikle bölgede 14 tane petrol kuyusu açtırır. Üretim ve arıtma tesisleri kurdurur. Hatta ilk defa “güzel kazanıyorum yılda 500 bin altın gelirim var der”
 Diğer bir boyuttan baktığımız zaman tarih boyunca yer yer dini sebeplerden dolayı da bu bölgede savaşlar çıkmıştır. 17. yy.dan sonra dini istekleri doğrultusunda ön plana çıkan Yahudilerin İsrail devletini kurması ve burada önder olma arzusu dengeleri yeniden bozmuştur.
Filistin de İngiliz manda rejiminin sona ermesinin hemen ardından 14 Mayıs 1948’de tel-Aviv de toplanan Yahudi milli konseyi, yayınladığı bir bildiri ile İsrail devletinin kurulduğunu ilan etti. Bunun hemen ardından Amerika birleşik devletleri ve ertesi gün de Sovyetler birliği hemen İsrail’ tanıdığını açıkladı. Bu gelişmeler öncesinde ise İngiliz birlikleri bölgeyi terk etmeye başlamışlardı bile.
İsrail devletinin kuruluşunun ilan edilmesinden birkaç saat sonra Arap birliği İsrail’e savaş açtı. Mısır, Ürdün, Suriye ve ırak kuvvetleri üç yönden saldırıya geçerek önemli ilerlemeler kaydettiler. Ancak İsrail’in planlı savunması üzerine savaş Araplar aleyhine dönüştü.
 İsrail savaş sonun da 1947’de taksim planı ile elde ettiği %56’lık Filistin toprağını %78’çıkardı. 700.000 Filistinli evlerini terk etmek zorunda kaldı. Yurtlarını terk eden Filistinlilerden 250,000 i Gazze’ye yerleştirildi. Filistinlilerin başka ülkelere göçü ve Yahudilerin Filistin’de artan nüfusu, demografik yapının bölgenin asıl yerleşik halkı olan Araplar aleyhine dönüşmesine neden oldu. Ve bugüne kadar süregelen Filistinli mülteciler sorunu başladı. Benzer şekilde 1948–1952 arasında Arap ülkelerinde yaşayan 1 milyon kadar Yahudiler kovuldu. Bunların büyük bir kısmı İsrail’e yerleşti. İsrail savaş sonunda savaştığı her Arap ülkesi ile ayrı ayrı ateşkes antlaşmaları imzaladı. Savaşa girmiş olan Ürdün Batı Şeria’ya; mısır’da Gazze şeridine asker yığdı. Kudüs’ün kontrolü ise batıda İsrail, doğuda Ürdün arasında bölündü.1948 savaşı sonrasında savaşa katılan Arap ülkelerinde siyasi rejim değişikliğine varan karışıklıklar yaşandı. En önemli değişiklik Mısır’da gerçekleşti. Mısır da Kral Faruk bir darbe ile tahttan indirilerek yerine General Necip getirildi. Savaştan en karlı çıkan İsrail oldu. 1941’te 85,000, 1943’te 539,000, 1946’da 608,000, 1947’de 650,000 olan Yahudi nüfusu 1949 yılında 758,000 ulaştı. Ve bu rakam giderek artmaya devam etmiştir.
Bölgenin özelliklerinin çok olması nedeni ile sıkıntılar yine devam ediyordu.
1956’da Süveyş kanal krizi patlak verdi. Ve 1967’de 6 gün süren 6 gün savaşları meydana geldi. İsrail’in savaşı kesin üstünlük kazanması sonucu İsrail topraklarını 4 katına çıkarmıştır.
1973’te Yom Kippur savaşları baş gösterdi. Bu savaş neticesinde dünyada petrol sıkıntısı baş gösterdi. 1975’te Lübnan’da Filistinli mültecilerin Lübnan’a yerleşmiş olması sebebi ile ülkenin demografisinde bozulmalar başlamıştır. Bu nedenle Müslüman Hıristiyan çatışması çıkmıştır. Bunu fırsat bilen İsrail Lübnan’a girmiştir.
1978’te petrol krizi yeniden baş gösterdi.
 Tarih boyunca mutlaka bir taraf ya ezilmiştir ya da kendilerini ezik hissetmişlerdir. Bölgedeki sıkıntılı yaşam özellikle 1. dünya savaşından çıkan bölge halkı epey cahil kalmıştır. İkinci Dünya Savaşından sonra bu sıkıntıları ve geleceği pekiyi görmeyen bölge halkı gençlerini okumaya sevk etmişlerdir. Özellikle Filistin üzerine yapılan baskı ve saldırılar sonucu üniversite okuyan kişi sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Nitekim bölgedeki Türk okullarının faaliyetleri hem ülkemizin değerini bir kat daha artırırken yeni orta doğunun inşasında çok büyük rol oynamaktadır. Hülasa ben yakın bir zamana kadar dünyanın yeni bir orta doğu göreceğine inanıyorum. Hele de dünya liderlerinin bölge ile alakalı müspet görüşleri beni daha da mutlu ediyor. Aslında beni esas mutlu eden nokta yeni orta doğunun bizim önderliğimizde kurulacak olması. Oradaki okullarımız, inşaat şirketlerimiz v.s. Osmanlı devletinin eserinin yanında Türkiye Cumhuriyetinin koyacağı eserler gerçekten milli duygularımı okşamaktadır. Keza benim fikirlerimin güçlenmesinde yeni Amerika birleşik devletleri başkanı Sayın Barack Hüseyin OBAMA’nın ülkemizi ziyareti sırasında Tophane-İ Amire binasında üniversiteli gençlerimizle konuşması sırasında öğrencilerimizden birinin “başbakanımızın Davos da ki çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz? ” sorusuna verdiği “Filistinli ve İsrailli anneler çocukları için aynı şeyi hissediyor ve istiyorlar. Biz sadece anneleri görev başına getirsek bazı şeyleri çözülebileceğine ben inanıyorum” cevabı da benim hislerimde yanılmadığımın bir kanıtı olsa gerek diye düşünüyorum. Ve ben artık bölgenin makûs talihinin değişeceğine inanıyorum. Dilerim ki o bölgede de artık kesin huzur sağlanır. Ve Kudüs herkese kapılarını açar…
 Neden dünyanın başka bir yeri değil de Ortadoğu? Görüldüğü üzere başından beri anlattığımız sıkıntılara, savaşlara, kargaşalara bölgenin özellikleri sebep olmaktadır. Yani tarih ve coğrafya toplumlar üzerinde mutlak surette etkilidir. Gerek tarihi özellikleri sebebi ile, gerek coğrafi özellikleri ve yer altı zenginlikleri sebebi ile Ortadoğu sürekli sıkıntılar ve savaşlar yaşamıştır. Bölge bu özelliklere sahip olmasa idi kesinlikle ne savaşlar yapılırdı, ne de senaryolar hazırlanırdı. Nitekim meyvesi olan ağaç taşlanıyor.

Kaynakça

*Martin 1998 s 47
*Mcghee1992 s 24
*Bulut 1997 s36–37
*Bill and lieden 1974 134
*Yıldız 1993 s 146
*Gürel ve Ergün 1993 s 123
* Gresh ve Vidal 1991
*Chistyakov 1995 s 48
*M.e. b.  11, sınıf edebiyat kitabı
*B.O.P. Prof. Dr. Mahir KAYNAK 2006 s 3
*Hürriyet Cüneyt ÜLSEVER 13.07.06
*Oral SANDER siyasi tarih 1918–1994 imge kitapevi 13. baskı s 559–563
*Wikipedia Irak- İran savaşları
*Congressional Record september 20/2002 us senato
*Kadir MISIROĞLU Filistin dramını düşündürdükleri
*Nihat ERİM devletlerarası hukuku ve siyasi tarih metinleri 1 Ankara 1953
*Doç. Dr. Arzu TERZİ Bağdat-Musul’da Abdülhamit’in mirası ve petrol arazi   
*Fahir ARMAOĞLU siyasi tarih alkım yayınevi

           Bu yazı Sevgili Kardeşim AHMET FARUK BAKACAK’a aittir.

8

Resul Sevimli29 Mart 2012Yorum Yaz

İran’ın Nükleer Programı ve Olası İran-İsrail Savaşı

 

Ortadoğu’da hareketli günler devam etmektedir. Arap Baharı hareketleri, bölgedeki totaliter rejimleri birer birer yıkarken, bu rejimler ile arasında sıkı bir ilişki bulunan İran-İsrail ilişkilerini gittikçe germektedir.

 Özellikle 2003’de İran’daki seçimlerle birlikte Ahmedinejad’ın Devlet Başkanı olması ve İsrail’in gizli tuttuğu İran üzerindeki emellerinin açığa çıkmasıyla, her iki devlet arasındaki ilişkiler daha da gerilmeye başlamıştır. İran’ın nükleer programının yol açacağı olası bir savaşla ilgili söylentiler son haftalarda artarken; İsrail ve Amerika, Tahran Hükümeti’nin nükleer bomba elde etmesini engellemek için askeri bir müdahale seçeneğini hazırda tutmaktadır. İran’ın nükleer programına ilişkin söylemler giderek sertleşse de olası felaketlere karşı en iyi çözüm diplomasiden geçmektedir.

 Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) İran’ın nükleer programına ilişkin ‘en sert raporu’ dünya gündemine oturmuştur. Raporun en önemli özelliği ilk kez İran’ın nükleer askeri kapasitesini geliştirmek için denetlenen resmi çalışmalar dışında da gizli denemeler yaptığına dair ‘güçlü kanıtlar’dan bahsetmesi…Uzmanlara göre rapor, İran’ın nükleer bomba sahibi olmaktan çok ,savaş başlıklarını da içeren askeri teknolojiyi geliştirme çabalarını ortaya koymaktadır. İran’ın nükleer programına karşı tepkiler de bir hayli artmaktadır. Özellikle İsrail ve onun koruyucu meleği ABD, İran’ın bu duruma son vermesi için kendilerine taraftar çekerek söylemlerini meşrulaştırmaktadırlar.

 İran’ın nükleer programından şüphesiz ki en rahatsızlık duyan ülke İsrail’dir. Olası bir nükleer saldırıda İsrail yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.İki ülke arasında bitmek bilmeyen gerginlik yeni boyutlara ulaşmıştır. Giriş kısmında bahsettiğim İsrail’in İran üzerindeki emelleri, özellikle İran’ın nükleer silah üreten tesislerini vurmaya yöneliktir. İsrail devlet adamlarının söylemlerine göre İran’ın nükleer tesislerine yönelik yapılacak saldırıda, İran’ı 3-4 sene geriye götürecek güçleri bulunmaktadır. İsrail’in bölgede yumruk kadar toprağı ve nüfusu olmasına karşın bu denli cesaret dolu konuşmaları sizce nereden gelmektedir? Bu devrede işin içine tahmin ettiğiniz gibi ABD girmektedir. ABD, İran’ın nükleer programına karşı Avrupa ülkelerine gönderdiği direktiflerle, İran’a ekonomik yaptırımlar uygulatmaya başlamıştır. İran bu ekonomik yaptırımlara özellikle petrol ihracatının zarar görmesinden doğacak sonuçlara karşılık Avrupa ve ABD’ye, Hürmüz Körfezi’ne indireceği balta ile ticaret yaptırmayacağını dile getirmektedir. Uygulanan yaptırımların arttırılması da henüz sonuç vermemiştir. Zaten, dünyada ekonomik ve siyasi yaptırımlarla çöken bir rejim de bulunmamaktadır.

İran’ın nükleer programı tüm İranlılar için milli bir gurur haline gelmektedir ve Şiilikten sonra İran halkını bütünleştiren ikinci en önemli unsur olmuş durumdadır. Nitekim, Batı’da yaşayan İranlı muhalifler bile nükleer programı desteklemektedir. Bu nedenle, İran ile görüşmeler yapılması sonuç vermemektedir. İran’a karşı en kötü seçenek askeri müdahale olacaktır. Olası savaşta İran’ın, İsrail’i dolaylı olarak Ortadoğu’da müslüman topraklarına yerleştireceği nükleer başlıklarıyla vurma ihtimali bulunmaktadır. Bu da Ortadoğu merkezli olarak dünyayı yeni bir Soğuk Savaş’a sokabilir. Bu da 20.yüzyılda gördüğümüz sistemlerin kutuplaşmasıyla meydana gelen Soğuk Savaş, 21. yüzyılda yerini dinlerin kutuplaşmasının Soğuk Savaşı’na bırakabilecektir. Bu olasılık, sözde demokratikleşme çabalarını arttıran dünya için felakettir.

 Sonuç olarak düşünülmesi gereken;İsrail’in ,İran’ın nükleer tesislerine füze saldırılarında bulunması ABD’de Kasım 2012’de yeni gelecek hükümete göre mi olacağı veyahut Suriye’de Esad rejiminin çökmesinden sonra mı olacağıdır. Türkiye’yi ilgilendiren en önemli kısım ise Malatya’ya yerleştirilmesi düşünülen füze kalkanın, İran’ın İsrail’e karşı saldırılarını engelleyeceğinden dolayı, İran’ın bu durum karşısında Türkiye’yi vurmaktan çekinmeyeceğini söylemesidir. Önümüzdeki süreçlerde ne olacağını hep birlikte göreceğiz. Tarihin akışını iyi anlayan devletler ayakta kalacaktır diğerleri ise sel olup gidecektir…

23

Tolga Bozkurt22 Mart 2012Yorum Yaz

Suriye ve Dengeler

      Ortadoğu’da domino etkisi yaratan “Arap Baharı” ile beraber diktatörlük rejimleri birer birer yerle bir olmuştu. Kimi uzun kimi kısa süren ama kanlı süreçlerin neticesinde değişen dengeleri kuran mevcut güçlerin, pek bir şey yapamadığı bir uzantısı daha var bu “baharın”; Suriye meselesi. Beşşar Esad’ın rejimi bir yılı aşkın süredir bu devrimler silsilesine katılmamakta inat ediyor. Bunu bir nebze de babası Hafız Esad’ın yönetimi ele geçirdikten sonra kurduğu sisteme borçludur. Carnegie Ortadoğu Merkezi’nden Paul Salem, 1970 yılında bir darbeyle işbaşına gelen Hafız Esad rejiminin, her türlü darbe girişimi ve isyana dirençli bir yapı geliştirdiğini belirtiyor. Baba Esad, zamanında karmaşık bir istihbarat yapısı kurdu. Kurduğu sistem yalnızca herkesi izlettirmekle kalmadı, izleyenleri de izlemeye aldı. Yönetiminin kilit noktalarına, bağlı olduğu Nusayri mezhebinden yakınlarını yerleştirdi, Hristiyan ve Dürzî azınlığı da yanına çekerek, onları Sünni çoğunluktan gelebilecek tehlikelere karşı koruduğu izlenimi yarattı. Sistem o kadar sağlam ki, ihanet, saf değiştirme, ve muhalefet gibi olasılıklara karşı tüm yetkilileri “Muhaberat” kısa adıyla bilinen istihbarat dairesi tarafından izlemeye alınmıştır. Ve saf değiştirmeler genellikle ordunun alt kademelerinde gerçekleşmiştir.

      Tabi sistemin sağlam veya çürük olması sadece iç meseleleri etkiliyor. Bunun dışında, diğer ülkelerin devrimlerinde de olduğu gibi dış dinamikler etkisini de göz önünde bulundurmak lazım. Suriye konusunda, diğer Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi muhaliflere büyük bir destek söz konusu değil. Küçük çaplı destekler tabi ki mevcut. Lakin büyük çapta bir destek yok. Lübnan’da yaşayan Suriyeli muhaliflerden Hişam el Malih’in de savunduğu gibi, Hür Suriye Ordusu, Esad rejimiyle başa çıkabilecek tek güç durumunda. El Malih, “Daha Şam hükümetini kınama konusunda bir uzlaşmaya varamamış uluslararası toplumun Libya gibi Suriye’ye müdahale edebileceği olasılığı oldukça zayıf. Uluslararası toplum, Hür Suriye Ordusu’na en azından silah desteği verebilir” diyor.

      Bu konuda Birleşmiş Milletler ise tutarsız bir tavır sergiliyor. Birleşmiş Milletler’de, bu konuda geçen ay bir karar tasarısı teklifinde bulunuldu. Suriye’deki şiddetin sona ermesi ve Suriye rejimi tarafından yapılan insan hakları ihlallerini kınayan karar tasarısında uzlaşmaya varılamadı. Daimi üye olan Rusya ve Çin’in bu tasarıyı veto etmesi uzlaşmayı engelledi. Peki Rusya ve Çin bu tasarıyı neden veto etti?

      Ortadoğu’da yaşanan “Arap Baharı”nın Amerika ve Batı dünyasının lehine sonuçlanacağı endişesi Rusya ve Çin’in bu tasarıyı veto etmesinde büyük bir rol oynamıştır. Bu iki devlet de, ayaklanmalar sonucu oluşan yeni iktidarların Amerika’nın çıkarlarını gözetecek iktidarlar olmasını istememektedirler. Ayrıca Rusya’nın Suriye’yle imzaladığı kârlı askeri anlaşmalar ve Tartus’ta bulunan Rus deniz üssü de Rusya’nın Beşşar Esad rejimini destekleme nedenlerinden biri. İşin ilginç tarafı bu gibi nedenlerden dolayı bu tasarıyı veto eden Rusya ve Çin, tekrardan tasarıyı kabul etme kararı aldılar. Acaba kararlarını değiştirmelerinde etkili olan faktörler nelerdi?

research paper editing custom research paper writing service cheap assignment writing service write a research paper good college essays case study website custom writing paper custom essay order research essay writing essays custom essay order cheap custom writing service buy an essay cheap custom writing service research essay essay writer cheap do my assignment best online essay writing services writing essays for dummies cheap research papers
1
write essay for me essay editing service help with assignment writing writing an analytical essay professional essay writing services essay writing website pay someone to write my paper essay writing service reviews scholarship essay help essay in english essays for sale do my essay cheap essay writing service the great depression essay paper writers national junior honor society essay best writing services