Posts Tagged ‘siyaset’

4

Bahadır Kızak7 Şubat 2014Yorum Yaz

Modern Diktatörlük

“ On yurttaştan dokuzu benden nefret mi ediyor ? Eğer tek silahlı olan onuncuysa, ne önemi var ? “ İlk modern diktatörlüğün kurucusu Oliver Cromwell’a ait bu söz, modern diktatörlük kavramının yapı taşlarından biri.

Oliver Cromwell, soylu bir aileye mensup iyi eğitimli bir gençti. Protestanlığın püriten mezhebine bağlı koyu dindar bir anlayışla yetişti. Gençliği döneminde mezhebi nedeniyle baskı gören Cromwell Amerika’ya göç etmeyi düşünse de hükümetin yasaklamaları sonucu İngiltere’de kaldı. O yıllarda dinde değişimi savunan birçok püriten Amerika’da, sonraları Massachusetts olan kolonileri kurdu.

1628’de parlamentoya mebus olarak seçilen Cromwell, etkili konuşmaları ve çıkışlarıyla kısa sürede tanındı; fakat parlamento kral tarafından feshedildi. Devamını oku…

31

Sefa Yılmazel16 Nisan 2012Yorum Yaz

Unutuyor muyuz, Uyutuluyor muyuz?

     Olaylar olur, sözler söylenir ve zaman geçer. Peki ya sonra ne olur?

     Evet, bugün toplumumuzun olaylara ve söylenen sözlere olan duyarlılığını sunmaya çalışacağım sizlere. Öncelikle birkaç ‘hatırlatma’ yapmak istiyorum:

2009 Münevver Karabulut cinayeti
2009 Habur rezaleti
2010 Mavi Marmara
2010 KPSS kopya skandalı
2011 YGS şifre skandalı
2011 Van depremi
   

    Bu olayları hatırladınız mı? Hatırladınız değil mi? Peki, sadece bunlar mı? Yok, daha saymakla bitmez. Şimdi düşünün, bu olayların yaşandığı zamanı hatırlamaya çalışın. Gazeteler, dergiler, televizyonlar, sosyal medya… Sokakta, evlerde, iş yerlerinde her yerde bu olayları konuştuk, tartıştık. Sonra ne oldu? Sonrası malum; Türkiye’de olayların, haberlerin ömrü kısadır. Gündemin bu kadar hızlı değiştiği başka bir ülke var mı?  



   
Peki, neden böyleyiz? Neden olayları, söylenen sözleri bu kadar çabuk unutuyoruz?  Bu unutkanlık kimlere yarıyor? Kimler faydalanıyor halkın bu durumundan? Bu soruları neden soruyoruz?

     Evet, gelelim cevaplara. Öncelikle şunu söylemek gerek, vatandaşın düşünebilmesi, algılayabilmesi, olayları, söylenenleri unutmaması, kendine mesele etmesi için bir ön koşul vardır. Nedir bu ön koşul diye soracak olursanız, cevabım açık ve net bir şekilde ‘’karın tokluğu’’ olur. Karnı aç olan insan, kendi karnından ve doyuracağı karınlardan başka bir şey düşünemez. Düşünmesi de beklenilemez zaten. İnsanlarımız kendi geçim dertleri ile boğuşturularak, uyutuluyorlar. Evet, resmen uyutuluyoruz. Ali Amca akşam eve ekmek götürebilmenin derdinde, Ayşe Teyze çocukların peşinde, Hasan Ağabey faturaların, kredi kartlarının pençesinde… Hal böyle iken; vatandaşlarımızın sağlıklı düşünmesi, olayları ve söylenenleri hatırlaması mümkün mü sizce?  Değil tabi.

     Ee, vatandaşı bir torba kömüre muhtaç edenler de, bu durumdan faydalanmasını en iyi bilenler tabi. ‘’Duble yol yaptık, baraj yaptık, parklar yaptık,  Kur’an’ ı Kerim’i seçmeli ders yaptık, al sana bir çuval kömür, sende elektrik ödeme’’ deyip, arkadan da hortumu kendi bahçelerine çevirenler,  halkın inançlarını sömürüp oy alanlar ve daha niceleri… Ee, o zaman soruyorum; bu ülkenin siyasileri, milletinin düşünmesine, ilerlemesine, aydınlanmasına destek mi oluyorlar, köstek mi oluyorlar?

     Özetle; karnı aç, okumaktan uzak olan kimse; kandırılmaya, uyutulmaya ve unutmaya mahkûmdur. 

     He hazır siyasilere de değinmişken, Sayın Başbakanımızdan da bir örnek vermek istiyorum. Meşhur bedelli askerlik olayı: Hatırlarsanız, yakın zamanda bedelli askerlik teklifi yasalaştı. 30 bin TL bedeli olan, bedelli askerlik için Sayın Başbakanımız neler demişti acaba?

 Böyle proje mi olur? Bu kiminle konuşulmuş? Sokakta birileri bir şeyler söylüyor. Bedelli askerlik olur mu olmaz mı? Bu; ne getirir, ne götürür. Bu ülkede parası olan var, olmayan var. Şimdi sen kalkıp da parası olana buyur kullan diyeceksin, parası olmayana o da gitsin yapsın diyeceksin. Bunu adalet terazisine oturtmak zorundasınız. Benim vatandaşımın belli bir kesimini mağdur etmeyeceğini biz bilseydik, bugüne kadar çoktan hallederdik. Ben böyle bir sorumluluğun altına Tayyip Erdoğan olarak giremem. Böyle bir şeyi referanduma götürürüz.” 


Bazen karın tokluğunun da yetmediği oluyor tabi. İmam-cemaat dersem, anlarsınız herhalde?

Ve son söz olarak: Her şehit haberinin ardından vatansever kesilip, üç gün sonra her şeyi unutan milletim adına,

Bu millet, sana minnettar kınalı kuzu! Senin yerin, Peygamberlerin yanı…

31

Sefa Yılmazel19 Mart 20121 Comment

Siyasi Fanatizm

     Hayatın, olayların, düşüncelerin, aşkın, dostluğun ve akla gelen her şeyin bir sınırı var mıdır? Veya olmalı mıdır? İnsan, çok yönlü bir varlıktır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik, düşünebilmesi ve idrak edebilmesidir. Dolayısıyla; düşünebilen, üretebilen bir varlığın kendine sınır koyabilmesi gerekir.

     Peki ya biz? Milletçe, her şeyi uçlarda yaşamayı seviyoruz. Sevgimizi, görüşümüzü, düşüncelerimizi, taraftarlığımızı hep uçlarda yaşıyoruz. Ya aşırıya kaçıyoruz ya da hiçe sayıyoruz. Etrafınıza bir bakın, hayatı uçlarda yaşayan kimselerle karşılaşmamanız imkansız gibi. Peki uçlarda yaşamaktan kastım nedir? Mesela dini veya siyasi bir görüş veya aşk veya futbol ve saire ve saire.

     Ben bugün siyasi fanatizmden bahsetmek istiyorum. Türkiye, Osmanlı İmparatorluğu’nun bıraktığı kültür mirasının etkisiyle de farklı dinden, farklı soydan, farklı mezhepden birçok kişinin yaşadığı bir ülke. Bu kadar çeşitliliğin olduğu bir bölgede düşünce farklılıklarının olması gayet normaldir fakat bizde durum biraz daha farklı. Türkiye’nin siyasi tarihine baktığımız zaman karşıt görüşlerin birbirlerine olan tepkilerini, düşüncelerini çok açık bir şekilde görebiliyoruz. Gerek tek parti dönemi olsun, gerek 68 kuşağı, gerek 80’li, 90’lı yıllar, gerekse günümüz… Düşünceler, ideolojiler değişse bile değişmeyen tek şey düşüncelerimizin dozu. Öyle ki, insanlar kendi davaları uğruna birbirlerini katlettiler, öldürdüler, vurdular, yaraladılar. Karşıt görüşe tahammülü olmayan, kendi düşünceleri dışında farklı düşüncelere saygısı olmayan, hırs dolu, kin dolu insanlar… Bu insanlar bizim insanlarımız, bu insanlar aynı toprakda doğup büyüyen, aynı sudan içen, aynı ekmeği yiyen insanlar. Peki ya bu düşmanlık, bu hırs, bu kin niye vardı ve niye hala devam ediyor? Bakın hatırlayın, gerici-ilerici, sağcı-solcu, alevi-sünni, Türk-Kürt, başörtü-türban… Bunların hepsi birer neden, birer oyun.  Bizi birbirimize kırdıran, kardeşi kardeşe katlettiren bu zihniyetin amacı nedir? Size burada komplo teorileri kurmayacağım. Evet; bizi birbirimize düşürdüler, oyuna getirdiler ya peki burada bizim suçumuz yok mu? Var. Hem de en büyük suç bizim. Bizler; düşüncelerin, ideolojilerin zincirlerine bağlanmış, sadece bedenimizi değil, ruhumuzu da bu düşüncelere kaptırmış kimseleriz. Geçin siyasi arenayı, yakında Gs-Fb taraftarları bile birbirini kesecek, katledecek. Nedir bu hırs, bu kin, bu fanatizm? Bu hırsı neden ilim dünyasında, sanatta, sporda göstermiyoruz veya gösteremiyoruz?

     Sorunu tanımladık, halkımızdaki aşırı fanatizm ruhu. Peki ya bu sorunun cevabı ne? Bu sorunun bir çok cevabı olabilir, ama bana göre en önemli cevabı eğitimdir. Eğitim, eğitim ve yine eğitim. Başka bir çözüm yolu yok. İçi boşaltılmış, çürümüş, dayatmacı Milli Eğitim sistemimizin baştan aşağı değişmesi gerek. Bakın size bir örnek vereyim, çok uzak bir vakitte değil geçen hafta İstanbul Üniversitesi’nde karşıt görüşlü öğrenciler ‘hukuk fakültesi’ koridorunda birbirlerine girdiler. Sopalar, taşlar, yaralılar, kanlar… Evet hukuk fakültesini özellikle belirtmemin sebebi şudur: İstanbul Hukuk Fakültesi bugün en zor girilebilen bölümlerden biridir. Yaklaşık 1,5 milyon öğrencinin girdiği sınavda ilk 5000’e girebilen ‘’seçkin’’ öğrencilerin okuyabildiği bir bölüm. Hal böyle iken mevcut eğitim sistemimizde bu derece başarılı öğrencilerin bile durumu ortadadır. Varın gerisini siz düşünün artık.

8

Resul Sevimli18 Mart 2012Yorum Yaz

Etnisite ve Kimlik Olgusu

                                             

 Kimlik kavramı toplumun sosyal sisteminin en temel ve en önemli kökenini oluşturmaktadır. Kimlik, bireylerin gerek kültürel gerekse yaşadıkları çevrelerdeki sosyal konum ve statülerinin karşılığı olan çok boyutlu, inanç, tutum, değer yargıları gibi yaşam biçimini sembolize eden bir kapsama sahiptir. Sosyolojik anlam itibariyle “ben” olma durumu ve kişilerin öteki olmasını engelleyen bir unsurdur. Son zamanlarda kimlik kavramı sadece ülkemiz değil tüm dünyada en büyük sorun haline gelmiştir. Özellikle sınırları içinde birçok etnik grubu bulunduran ülkeler arasında sıkıntılara neden olabilecek türden, es geçilemeyecek bir olgudur.

Bu konuyu incelerken köklerini atalarımıza dayandırıp, günümüze kadar değişen süreçleri ele alarak kısa da olsa sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Bilindiği üzere Osmanlı İmparatorluğu Türk’ü , Rum’u, Ermeni’si, Boşnak’ı, Kürt’ü , Zaza’sı , Laz’ıyla çok kültürlü bir yapıya sahiptir. Bu yapı tarihte yer aldığı sürece emperyal güçler tarafından isyanlarla, kışkırtmalarla vs gibi tedrici bir şekilde kullanılmaya çalışılmıştır. Tarihte her değişen değer ve dünya sistemi o dönemin küresel boyutu olmuştur.

 1789 Fransız İhtilali’nde sonra ortaya çıkan milliyetçilik akımı bir nebzede daha önceden kendinin farkında olmayan pas tutmaya yüz tutmuş beyinleri harekete geçirmiş ve kişilere ben duygusu katarak birlik ve dayanışma ruhunu aşılamıştır. Fransız İhtilali’nden sonra ortaya çıkan milliyetçilik kavramıyla, kimlik olgusu İmparatorlukları derinden sarsan boyutlarından sadece bir tanesidir. Osmanlı’da da bunu net bir şekilde görebiliriz. . 600 yıllık koca dev Çınar, çağın değişen şartlarına ayak uyduramamış ve yavaş yavaş çöküş sürecine girmiştir. Bünyesindeki milletlerin kopuş serüveni ve geriye kalan hasta adam… Halil İnalcık’a göre Osmanlı’da Türk Kimliği 16.yy’ın birinci döneminden itibaren yok olmuştur. Bir ülkenin vatandaşlarından çoğunluğu %80’i bulan etnik grup o devletin “Egemen Kültürü” veya “Standart Kültürü”dür. Peki sizlere sorarım Osmanlı’da Türkler hem “Kurucu Kültür” hem de “Egemen Kültür” olmasına rağmen neden öteki konumuna itilip Türk Kimliği neredeyse yok sayılmıştır? Merkez , Enderun’dan gelen yabancı elit kadrolarla süslenirken çevrede ise ikinci plana atılan Kurucu ve Yüksek Kültür olan Türkler… İnsanın içinde yaşadığı topluma, kültüre karşı bir tutunum aracı olan kimlik olgusu, modernizmden postmodernizme kadar geçen süreçte , kavramsal olarak çeşitlilik göstermiş adeta bir valiz kavram haline gelerek eksenleri değişmiştir.

Günümüz siyasetinde Türkiye üzerinde oynanabilecek en güzel oyunlardan bir tanesi budur; etnisite ve kimlik olgusu. Mevcudiyeti ve manası bilinmeyen bazı kavramlar sözüm ona bazı kendi bilmez bölücüler(Siyasal Kürtçüler) tarafından her yere itilmekte ve ülkedeki kargaşayı arttırmaktadır. Türklük şemsiyesini öteki konuma getirerek ABD ve diğer müttefiklerine şirin görünme çabası ülkemizi bölünmeye kadar götürebilir. Batı kültürünün etnisite yaklaşımı ülke genelinde “Böl ve Yönet” stratejisini taşımakta ve etnisitie bilincini yükseltmektedir. Ülkenin alın yazısı yaz-boz tahtasına dönüşebilir.

 Türklük kavramı Ziya Gökalp’in de tabiriyle kavmi, ırkı olarak değil bütünleştirici olarak vardır. Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşayan herkes Türk’tür ama ırksal özellikleri açısından değil bütünlük olarak buna tabidir. Bu kavram sürekli faklı noktalara çekilmekte faşistlik olarak düşünülmektedir. Hala tartışmakta yorulduğumuz Türkiyelilik gibi kavramlar ulus-devlet anlayışını yok edip Başkanlık Sistemi getirerek Türklük üst kimliğini alt kimliğe indirgeyen , federe-devlet olmaya sürükleyen spekülasyonlardan başka bir şey değildir. Bu daha önce de dediğim gibi ülkemizi bölünmeye kadar götürür. Zaten Siyasal Kürtçülerin ve bölgedeki lider küresel güçlerin de stratejileri bu yöndedir. Aslında bir nebze de geride bıraktığımız Sevr’i küresel boyutuyla görüyoruz. Milliyetçilik esasıyla bölmek… O zaman bize küçük bir toprak parçası verilmişti fakat şimdi her yerdeler.

 Zaman öyle bir zaman ki Türk’üm demeye korkar olduk, Türk’üm dedik mi aman sen faşistsin aman herkesi dışlıyorsun falan feslikan cümleleri kulaklarımızda yankılanıyor. Çoğuna göre Türklük kandan ibaret oluyor. Evet biz bu topraklarda özgürlüğümüzü kanla kazandık ama unutmasınlar ki birlik olarak bütünlük olarak bunu başardık. Satranç tahtasının fedailerini temsil eden piyonlar olmamıza rağmen bu oyunda sonuna kadar varız. Fakat şöyle de bir şey var ki oyun bittiğinde piyon da aynı kutuya konulur vezir de şah da…

8

Resul Sevimli14 Mart 20121 Comment

Rauf Denktaş

KIBRIS’A ADANMIŞ BİR ÖMÜR: RAUF DENKTAŞ

                                                        

       Adı Kıbrıs’la özdeşleşen Rauf Denktaş 1924′te dünyaya geldi. 88 yıllık yaşamının çok büyük bir bölümünü Kıbrıs davasına adadı. Henüz 1.5 yaşındayken annesini kaybeden Denktaş, anneannesi ve babaannesi tarafından büyütüldü. 1930 yılında eğitim için İstanbul’a gönderildi. Arnavutköy’de ilkokuldan liseye kadar eğitim veren Fevzi Ati Lisesi’nde yatılı okumaya başladı. Ortaokuldan sonra Kıbrıs’a döndü ve liseyi Kıbrıs’ta bitiren Rauf Denktaş İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra hukuk eğitimi için İngiltere’ye gitti. İngiltere’deki hukuk eğitiminin ardından Ada’ya genç bir avukat olarak dönerek, Kıbrıslı Türklerin mücadelesine liderlik eden Doktor Fazıl Küçük’ün yanında çalıştı. Türk cemaatinin iki önemli ismi Faiz Kaymak ve Dr. Fazıl Küçük arasında arabulucu rolünü üstlenen Rauf Denktaş, iki liderin onayıyla Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu Kongresi’nde başkanlığa seçildi. Savcılık görevinden İngiliz yönetimini zorlukla ikna ederek istifa etti ve cemaat sorunlarıyla uğraşmaya başladı. 1949 yılı yaz aylarında savcılık yapmayı ise sürdürdü. Ama Kıbrıslı Türkler onu 1948′de henüz 24 yaşındayken ENOSİS’e karşı düzenlenen ilk büyük mitingde tanıdı. Denktaş’ın ilk kez halka seslendiği bu miting, yarım asrı aşan siyasi hayatının da başlangıcı olacaktı.1949 yılında Aydın Hanım’la evlendi. 1955′te terörist bir hüviyete bürünen ENOSİS’le mücadelede ve EOKA karşısında Kıbrıs Türklerinin direnişine yön veren Denktaş, 1958 yılında hükümetteki görevinden istifa etti. Arkadaşlarıyla 1 Ağustos 1958′de Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) kurdu. 1958 Haziranı’nda Rumların yeraltı örgütü EOKA’ya karşı Kıbrıslı Türkleri korumayı amaçlayan Türk Mukavemet Teşkilatı’nın 4 kişilik ilk hücresinde yer aldı. “Toros” kod adıyla bir numaralı Türk Mukavemet Teşkilatı’nın mücahidi olarak kaydedildi. 1959′daki Londra-Zürih anlaşmalarıyla Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasının hazırlanması çalışmalarına katılan Rauf Denktaş 1960′ta Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı’na seçildi.Üç yıl sonra 1963′te Cumhuriyetin yıkılması ve Rumların saldırılarının yeniden başlamasıyla Kıbrıslı Türkler, dolayısıyla Rauf Denktaş için de zor günler yeniden başladı. 1964 Londra Konferansı’ndan sonra Makarios tarafından “İstenmeyen Adam” ilan edildi; Yeşilada’ya girmesi yasaklandı. Gizlice Erenköy’e çıkarak savaşa katıldı. Beş yıl boyunca Ada’ya gizli yollardan girip çıkarak, Erenköy çatışmaları sırasında iki kez ölümden döndü. 1967′de Ada’ya gizlice girerken tutuklandı. Yoğun girişimler sonucu Türkiye’ye geri verildi. 1968′de adaya giriş yasağı kaldırıldığında Kıbrıs’a döndü. 1970 seçimlerinde Türk Cemaat Meclisi Başkanlığı’na seçildi. 28 Şubat 1973′e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcılığı ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanlığı yaptı. Rauf Denktaş 1974′te Türk Barış Harekatı’nı izleyen süreçte kurulan Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin de ilk devlet başkanlığını üstlendi. 1983′te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ilan ederek, 1985-2005 yılları arasında aralıksız cumhurbaşkanlığı görevini sürdürdü. 17 Nisan 2005′te yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmayıp, 24 Nisan’da Cumhurbaşkanlığı makamını Mehmet Ali Talat’a devretti. Kıbrıs müzakerelerinde Denktaş’ın karşısına Klerides’in ardından masaya sırasıyla Rum liderler Makarios, Kiprianu, Vasiliu, tekrar Klerides ve Papadopulos oturdu. Rauf Denktaş Kıbrıs Türk Federe Devleti ve KKTC Cumhurbaşkanı olarak 5 Rum yönetimi liderinin yanısıra, 5 Birleşmiş Milletler genel sekreteri, 6 Türk Cumhurbaşkanı ve 13 başbakanıyla çalıştı. Zorluklarla dolu bir siyasi mücadele veren Rauf Denktaş tam 3 kez de evlat acısı yaşadı. 6 çocuğundan üçünü kaybetti. Fotoğrafa merakıyla bilinen Denktaş, cumhurbaşkanlığı dönemi boyunca hiç fotoğraf makinesini elinden düşürmedi. Çoğu Kıbrıs sorunuyla ilgili 50′nin üzerinde eseri bulunan Rauf Denktaş, adı ülkesiyle birlikte anılan liderler arasında tarihteki yerini aldı.

Koca bir “Çınar”:Rauf Denktaş

      Yaşamı boyunca mücadelesini istiklal uğruna vermiş, milletimizin Kıbrıs davasını her zaman çilesini çekmiş ve sonunda muvaffak olarak KKTC’yi kuran büyük bir vatansever, eşsiz bir devlet adamı ve yeri doldurulamaz bir şahsiyet…

Kıbrıs Türk siyaset sahnesinde, büyük bir bölümü toplum lideri olmak üzere yaklaşık yarım asırlık bir rol üstlenmiştir. Hayatını adeta Kıbrıs davasına vakfetmiştir. Kıbrıs’ın tarihinde; bazen takma isimle davayı halka anlatan bir gazeteci, bazen milli davanın duyulması için kurulan bir gazete sahibi ,bazen bir savcı, bazen yakalanan TMT elemanlarının avukatı, bazen halkı bilinçlendiren bir konuşmacı, bazen eli silahlı bir kuvay-ı milliyeci, bazen tutuklu bir vatansever, bazen bir politikacı, bazen devlet adamı, yenilmez bir müzakereci, sarsılmaz bir irade, yanıltılamayan bir milli şuur, dağınık halkı milli davaya inandırıp birleştiren tarihin derinliklerinden süzülüp bugüne gelen bir Kutluk Kağan olarak karşımıza çıkıyor. Birleşmiş Milletler’ in 1960′lardan bu yana gelip geçmiş tüm Genel Sekreterleri’ni hayatlarından bezdirecek kadar usta bir politikacı ve de diplomat olmayı başarmıştır.

 Tarihimizde sık rastladığımız bir şey vardır; bir toplumdan devlete geçiş. Büyük üstad Rauf Denktaş davasına olan inancıyla “Kıbrıs Kıbrıslılarındır” diye haykırarak, emperyalist ordularına bulunduğu mecallerle onlara rağmen Kıbrıs’ın bağımsızlığını ilan etmiştir. Hürriyet ve istiklal onun damarlarının en ücra köşelerine kadar işlemiş ve her şeyden önce kendi milletini düşünmüştür. Kıbrıs Türk Kimliği’nin oluşmasında öncülük etmiş, elde ettiği kazanımlarla simge olmuştur. Onunla ilgili tek sıkıntı, oluşan yeni konjonktürü iyi yorumlayamaması olmuştur diyebilirim.19′uncu yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Fransız siyaset ve devlet kuramcısı ve tarihçi Alexis de Tocqueville, “Demokrasilerde her kuşak yeni bir halktır” der. İşte Rauf Denktaş da 60’lı 70’li yılların izinde kalıp Yeni Dünya Düzeni’ni yorumlarken her insan gibi hatalar düşmüştür; fakat bu, onun üzerimizdeki olumlu etkisini asla silecek bir şey değildir ve olmayacaktır. O, her zaman saygıyla anılacak büyük bir lider olmaya devam edecektir.

 Bugün Kıbrıs topraklarında yaşayan oranın havasını soluyan birçok insan, ona çok şey borçludur. Her toplumun Milli kahraman” diye nitelendirebileceğimiz bir yüce kahramanı vardır. KKTC için de hiç şüphe yoktur ve olmayacaktır ki bu Rauf Denktaş’tır.

Rauf Denktaş  Türklük uğruna verdiği bağımsızlık savaşıyla ve bağlanmış olduğu o kudretli davasıyla bugün Kıbrıs ve Türkiye Siyasi Tarihi’nde ileride kendinden sıkça söz ettirecek sayfalarda yer almıştır. Biz onu, sahip olduğu yüce karakteriyle rehber edinip yaşamımız boyunca anacağız. Ailesine ve yakınlarına Allah’tan rahmet dilerim, mekanın cennet olsun eyyy Koca Çınar!!!!!!

31

Sefa Yılmazel14 Mart 20121 Comment

Eğitim Meselesi

     Günlerdir tartışılan 4+4+4 eğitim sistemi gündemi baya oyaladı. Muhalefet, iktidarı farklı amaçlara hizmet etmekle suçladı. İktidar, gene sert çıktı ve yapılan eleştirilere aynı üslupla cevap verdi. Buraya kadar her şey normal. Klasik meclis tartışmalarımız. İktidar bir şey sunar, muhalefet eleştirir, ve saire ve saire…     

     Siyasilerimiz bu meseleyi tartışa dursun, gelin biz olaylara daha farklı bir şekilde bakalım. Bana göre, Türkiye’nin en önemli sorunu ‘’eğitim’’dir. Eğitimin; futbol sistemi gibi 4+4+4 şeklinde tartışılmasındansa, niteliği tartışılmalıdır. Eğitim sistemiz baştan aşağı yanlışlarla, sapmalarla, dayatmalarla dolu. Tamamen ezberci, kalıplara sıkıştırılmış, düşünmeyi körelten, beyinleri sulandıran, kendi kültüründen uzaklaştırılmış bir eğitim sistemine sahibiz. Üniversite kazanmak için; şair ezberleten, formül ezberleten bir zihniyet. Batı’nın klasiklerini okutup, kendi klasiklerinden uzaklaştırılmış; İbn-i Sina’dan, Farabi’den, Cahit Arf’tan, Hayyam’dan, Akşemseddin’den ve nicelerinden bi’ haber bir sistem. Batı’ya ayak uydurma pahasına; kendi kültüründen, kendi tarihinden, kendi benliğinden uzaklaştırılmış bir eğitim.Milli Eğitim diyoruz değil mi? Allah aşkına bu eğitim sisteminin neresi milli?

     Ve en büyük sorunlardan biri, fırsat eşitsizliği. Aklınıza Doğu-Batı farkı gelecek, ama ben size daha acı bir şey söyleyeceğim. Bırakın Doğu-Batı’yı bugün İstanbul gibi Dünya’nın sayılı metropollerinden biri olan bir şehirde bile fırsat eşitsizliği söz konusu. Sultanbeyli, Alibeyköy ve daha birçok bölgede okulların hali içler acısı durumda. Sen en büyük şehrinde bile eğitim eşitliğini oluşturamamışken, kalkıp bir de 4+4+4 ‘ü tartışıyorsun ya helal olsun sana ey şanlı meclis!

     Türkiye’nin demografik yapısına baktığımız zaman, gençliğin nüfus içersindeki payını daha iyi anlamış oluruz. Eee madem potansiyel bir gençlik var, niye biz bu genç beyinleri daha da geliştirecek, aydınlatacak bir eğitim sistemi oluşturmuyoruz da tamamen dayatmaya dayalı bir sistemle devam ediyoruz. Yoksa korkuyor muyuz? Okuyan gençlikten, düşünen gençlikten, üreten gençlikten? Düşünmeyen ve karnı aç olan insanı kandırmak kadar kolay bir iş yoktur bu dünyada. Sorarım size yoksa sizde bunu mu istiyorsunuz ?

   
      ‘’En önemli ve verimli vazifelerimiz milli eğitim işleridir. Milli eğitim işlerinde kesinlikle zafere ulaşmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu şekilde olur.’’
 Mustafa Kemal ATATÜRK

31

Sefa Yılmazel12 Mart 20123 Yorum

Türkiye’de Siyaset

       Öncelikle Genç Çınar ailesi olarak siz değerli okurlarımıza merhaba! Bizler üniversiteli gençler olarak, elimizden geldiğince yazıp, çizmeye çalışacağız. Bizler kendilerini bir gruba, bir cemaate, bir partiye, bir derneğe bağlamamış bir grup öğrencileriz. Evet, istesek hepimiz, x partide, y derneğinde iyi yerlere gelebilirdik. Ama biz istiyoruz ki genç beyinler bu yaşta kendilerini belli bir düşünceye kitlemesin, dünyaya bir pencereden bakmasın. Yazılarımızı okumadan önce sizlere bir tavsiyem olacak, ‘’Lütfen okumaya başlamadan önce at gözlüklerinizi çıkartınız, teşekkürler.’’.  Neyse daha fazla uzatmadan yazıya geçmek lazım. İlerleyen zamanlarda Allah nasip ederse, bizi daha iyi tanıyacaksınız umarım. Bu yazımda Türkiye’de siyasete olan yaklaşımdan bahsedeceğim. Sürç-i lisan ettiysek affola.
     
       Türkiye’de siyaset,  7’den 70’e herkesin fikir sahibi olduğu, bakkalından  diplomatına herkesin bildiği, kıraathanesinden üniversitesine her yerde tartışılan bir kavram. Öyle ki;  her an, yurdun her köşesinde vatan kurtarmaya soyunmuş kimselerle karşılaşmanız mümkün. Öte yandan öyle bir gençlik var ki,  daha cumhurbaşkanı kimdir, genelkurmay başkanı ne yapar bunlardan bihaber. Bir tarafta siyaseti her masada, her pozisyonda tartışabilen bir grup; öte yanda siyasetle, ülkeyle uzaktan yakından alakası olmayan, dünyadan bihaber bir gençlik. Neden böyleyiz peki? Ya da böyle uçlarda mı olmalıyız hep? Neden doğru bir şekilde, yeteri kadar bilmiyoruz, konuşmuyoruz, tartışmıyoruz ve düşünmüyoruz. Evet, evet bu, düşünmüyoruz biz. İnsan düşünen bir varlıktır, derler; ama korkarım bizi düşünmekten uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Düşünmeyen, sadece tüketen bir toplum yaratma çabası içindeler. Ya da düşüneni de kendi düşüncelerine hapsetmeye çalışıyorlar. Yanlış düşünen, sabit düşünen, ya da hiç düşünmeyen bireyler olma yolunda azimle ilerliyoruz.
     
     Siyaset nedir? Kim siyasetle ilgilenir? Kim siyaset konuşur? Siyaset; sadece diplomatların yaptığı, üç beş sözüm ona aydının konuşabildiği bir kavram değildir. Siyaset bizimdir. Bu topraklar bizimse, bu devlet bizimse, bizlerde siyasetin bir parçasıyız. Bunu bilmek, bu konuda fikir sahibi olmak, hepimizin  görevidir. Evet, siyaset bilgisi olmayan kimselerin, siyaset konuşması yanlıştır. Bu bizim toplumumuzun bir özelliğidir. Öyle ki; sadece siyasette değil, her konuda fikir sahibiyiz. Bir nevi herbokolog diyoruz biz buna. Rahmetli Uğur Mumcu’nun ‘’Bilgi sahibi olunmadan, fikir sahibi olunmaz.’’ cümlesi aslında bu konudaki her şeyi özetliyor. Evet, yerinde bir söz bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmaz.
 
      Peki, öteki taraf ne âlemde? Neden bazı genç kardeşlerim, böylesine ilgisiz, böylesine duyarsız?  Neden, Üstat Necip Fazıl’ın da dediği gibi ‘’ zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin; ve gerçek kahramanlık mâdeniyle sahtesini ayırdetmekte kuyumcu ustası bir gençlik’’ olamıyoruz? Bu soruların cevabını uzakta aramaya gerek yok. Cevap bize bir ‘kitap’ kadar yakın. İşte,  gençliğimizin sıkıntısı bu. O-ku-mu-yo-ruz! Elimizde o kadar imkân varken, okumaktan öylesine uzaklaşmışız ki, hayatımız sosyal medyadan ibaret olmuş halde. Cumhurbaşkanını bilmeyen sevgili arkadaşım, Facebook’u kim kurdu desem Marc Zuckerberg diye cevap vermesini çok iyi bilir. Genç beyinleri öylesine köreltmişiz ki, pas tutmuş beyinlerimiz.  Okumuyoruz, düşünmüyoruz, geziyoruz, check in yapıyoruz , Facebook tan dürtüyoruz, Twitter dan laf gönderiyoruz. Hey genç dostum, akranım sana sesleniyorum, oku! Durmadan oku, her fırsatta oku! Seni kurtaracak tek şey bu. Okumanın, görüşü olmaz, dini olmaz, rengi olmaz,  ırkı olmaz sen sadece oku, yeter ki oku!
İlk emri unutma:
İKRA


                                                                                                   

research paper editing custom research paper writing service cheap assignment writing service write a research paper good college essays case study website custom writing paper custom essay order research essay writing essays custom essay order cheap custom writing service buy an essay cheap custom writing service research essay essay writer cheap do my assignment best online essay writing services writing essays for dummies cheap research papers
1
write essay for me essay editing service help with assignment writing writing an analytical essay professional essay writing services essay writing website pay someone to write my paper essay writing service reviews scholarship essay help essay in english essays for sale do my essay cheap essay writing service the great depression essay paper writers national junior honor society essay best writing services